İsmail Kara

DERIN TARIH YAZARI

Laiklik politikalarının değişmez umdeleri var mı?

Bütün Cumhuriyet tarihini, özellikle de 3 Mart 1924 sonrasını laiklik anlayışları ve politikaları açısından tektip ve değişmez bir yorum, mevzuat ve uygulamalar manzumesi olarak değerlendirmek ne kadar doğru olur? Bu soru etrafında farklılaşan dönemlere işaret etmek için siyasî merkezin, aydınların, bürokrasinin, basın-yayın organlarının iç dinamiklerin ve uluslararası şartların değişmesine paralel olarak bir kısmı ciddi denebilecek tadil ve tashihlere gittiğinden bahis açılabilir. Tadil ve tash...

Prof. Dr. Semavi Eyice

DERIN TARIH YAZARI

​Sultan Abdülhamid'e niyet kime kısmet Ertuğrul ve Söğütlü Yatları

Osmanlı Devleti’nin son dönemi padişahlarından olan Sultan II. Abdülhamid için İngiltere tezgâhlarında yapılmak üzere iki yat sipariş edilmişti. Ismarlanan bu iki yattan birincisine Osmanlı hanedanının kurucularından Ertuğrul Gazi’nin adı, ikincisine ise Osmanlı Beyliği’nin ilk tohumunun atıldığı yerin adı verildi. Böylece Sultan için sipariş edilen Ertuğrul ve Söğütlü yatları Marmara’nın parıltılı sularındaki yerlerini almışlardı. Sultan II. Abdülhamid döneminde kullanılan sözkonusu yatlar Cumh...

Prof. Dr. M.Şükrü Hanioğlu

DERIN TARIH YAZARI

İlk Osmanlı Meclis-i Meb'usanı ve İngiltere

Tanzimat sonrası Osmanlı ıslahat siyasetleri büyük çapta İngiltere’nin desteğiyle yürütülmüştü. İlerleyen yıllarda Whitehall, Osmanlı anayasacı hareketine de katkı sağlamış ve Ahmed Midhat Paşa liderliğindeki ricâlin bu alandaki girişimlerine yardımcı olmuştu.(1) Buna karşılık, Osmanlı Kanun-i Esasîsi’nin ilânı ve Meclis-i Meb‘usan’ın toplanması Londra’da ciddi bir ilgi görmemiş, tam tersine “yetersiz” ve “mevcut sorunları çözemeyecek” adımlar olarak yorumlanmıştı.Bu ilk bakışta bir çelişki gibi...

Ayşe Nur Ayyıldız

HABER YAZARI

Buruk Acı

Kızımı ilk kez kucağıma almamın üzerinden birkaç ay geçmemiş ve anne olmak daha nedir bilmezken, eşimin uzun dönem askerliği sebebiyle başka bir şehre taşınıverdik. Türkiye’nin doğusuna ilk kez gidişim ve evim dediğim yerden bu kadar uzun süreli ilk kez ayrılışımdı. Hiç tanımadığım bir şehirde hiç tanımadığım insanlar arasında, daha yeni yeni tanımaya başladığım kızımla heyecanlı bir maceraya başlıyordum. Kimseye belli etmesem de içten içe korkuyordum, öyle ya bir anne kuzusu olarak gurbet denil...

Asya Karagül

HABER YAZARI

15 Temmuz Destanı ve Militarizm

Üç tarafı denizlerle, dört yanı hainlerle çevrili bir kara parçasıyız biz. Şu dünya denen kürenin ne tarafından tutsak elimizde kalıyor, ne tarafına geçsek yerçekimi kayboluyor ve uzay boşluğuna düşüyoruz. Fakat bizler, vatan ne demektir iyi biliyoruz. Düştüğümüz toprağı pamuktan döşek, üzerimize örtülen al bayrağı atlas yorgan sayıyoruz. Ölümün de yaşamın da bir amacı var, biliyoruz. Etrafımızın düşmanlarla çevrili olması içimizden kahramanlar çıkmayacağı anlamına gelmez. Bu tez, yakın zamanda ...

Mustafa Armağan

DERIN TARIH YAZARI

Adnan Menderes İmam-ı Azam'ın türbesinde neler düşündü?

Rahmetli Aydın Menderes, vefatından bir süre önce (2009 yılı ortalarında) bir yazım üzerine beni arayarak 1921’de Suriye sınırı çizilirken topraklarımızın peşkeş çekildiğini söyleyen Hasan Basri Çantay’ın hangi partinin sıralarında oturduğunu sormuştu. Kendisine fakirin de o cevabın hasretiyle yandığını söylemekle yetinmiştim. Hazır kendisini yakalamışken sormadan edemedim: “Rahmetli babanızın Bağdat’ta İmam-ı Azam’ın türbesini ziyaretinde söyledikleri doğru mudur?” Sağ olsun, kendisi birkaç kol...

D. Mehmet Doğan

DERIN TARIH YAZARI

Alkışlar performans

Bazı kelimeler var ki birçok anlamı karşılayacak şekilde yerli yersiz kullanılıyor ve mahiyeti bilinmeden yaygınlaşıyor. Bunların çoğunlukla uydurma ve yabancı kaynaklı kelimeler olduğunu söyleyebiliriz. Mesela teklif, tavsiye ve hatta telkin yerine ekseriya “öneri” deniliyor. Bu tür kelimelere gerçek mânaları bilinmeden veya dikkate alınmadan yakıştırmalarla birçok anlam veriliyor. Yabancı dillerden tercüme yapılırken kelimelerin dilimizdeki karşılıklarını bulunmak zahmetine girilmiyor ve bu ke...

İsmail Kara

DERIN TARIH YAZARI

“Milletin azmi ve kararı” ne zaman meclis'te oldu?

İslam dünyasında Hilafet-Saltanat sistemini değiştirmeye ve dönüştürmeye dönük siyasî fikirler ve teşebbüsler meşrutiyet fikri etrafında ortaya çıktı ve gelişti denebilir. Aynı zamanda yeni İslam siyasî düşüncesinin, yeni İslam siyasî kurumlarının ve yeni İslam siyaset üslubunun teşekkül alanı olan bu meşrutiyet programı bir taraftan  Emevilerle başlayan (onunla başladığını iddia ettiği) ve Osmanlıların son dönemine kadar gelen, yani neredeyse bütün İslam tarihini kuşatan Hilafet-Saltanat sis...

Mehmet Çelik

DERIN TARIH YAZARI

Kurtarıcı ama kurucu ol(a)mayan Gazi Meclis

1. Dünya Harbi’nin bütün cepheleri, Sevr Projesi, Millî Mücadele diye isimlendirdiğimiz süreç, Londra ve Paris görüşmeleri, Milletler Cemiyeti’nin kuruluşu, misyonu ve Lozan Antlaşması, ardından Saltanat ve Hilafetin kaldırılması… Bunların hepsi bir ana planın, büyük bir resmin parçaları. Tek başlarına ele alınıp değerlendirilemezler! Ana hedef Osmanlı Devleti’nin tasfiyesiydi. Bunun altyapı çalışmaları 1815 Viyana Kongresi’nden sonra başlatılmıştı. Şimdi büyük resmin küçük bir parçası olan Anad...

Prof. Dr. M.Şükrü Hanioğlu

DERIN TARIH YAZARI

Ahmed Rıza Bey ve "Batı'nın ahlakı"

Jön Türklüğün fikrî temelini oluşturan en önemli kişilik olan, Osmanlı İttihad ve Terakki Cemiyeti’nin sadece adının değil, dünya görüşünün şekillenmesinde de belirgin rol oynayan Ahmed Rıza Bey, “İnkılâb-ı Azîm” sonrasında Cemiyet tarafından yükseltildiği “ebu’l-ahrar” mevkiini hızla kaybetmiş, Harb-i Umumî sona erdiğinde ise örgütün muhalifleri arasına katılmıştı.  Ahmed Rıza Bey örgüt yönetiminin, entelektüel birikimlerini fazlasıyla küçümsediği ve “komiteci” olarak nitelendi...

Prof. Dr. Semavi Eyice

DERIN TARIH YAZARI

Eski İstanbul'un eskimeyen kitap kurtları

Kitap toplamaya ortaokulun ilk sınıfındayken başladım ve bu merakım bir daha beni bırakmadı. Ancak burada kendi kitaplarımdan ve kütüphanemden değil, tanımış olduğum bazı kitap meraklılarının özelliklerinden ve kütüphanelerinden bahsedeceğim.  Kitaplardan konuşulduğunda bazıları filan nadir kitabın kendilerinde olduğunu bir öğünme vesilesi yaparak anlatırlar. Nitekim babamla aynı yüksekokulda öğretim görevlisi olan bir tarih öğretmeni ile konuştuğumuzda bana, ünlü Hammer Tarihi’...

Prof. Dr. M.Şükrü Hanioğlu

DERIN TARIH YAZARI

Talat Paşa'yı tarihselleştimek

Osmanlı İttihad ve Terakki Cemiyeti liderlerinden Mehmed Talât Paşa, Berlin’de uğradığı suikast ve ağırlıklı olarak 1915 Ermeni tehciriyle ilişkisi çerçevesinde tarihselleştirilen bir siyasetçidir. Edirne’de başlayarak Selânik’e uzanan ve “İnkılâb- ı Kebîr”in hazırlanması sürecinde belirginleşen Jön Türklük serüveni üzerinde genellikle fazla durulmaz. Başka bir ifadeyle Talât Bey (Paşa), tarihçiliğin Jön Türk hareketi içinde ne düşünür, ne de eylemci olarak büyük önem atfettiği kişilerden biri d...

İsmail Kara

DERIN TARIH YAZARI

"Tarihi değiştirmek" niçin asıl dava olsun

Tanzimattan beri devam eden sahte inkılaplar ve bu inkılapların türettiği sahte kahramanlar davamızın müşahhas planda baş meselesidir.” 50’li yıllarda yazılan bu cümle Necip Fazıl’ın en dikkate değer ve en çok okunan, elbette aynı zamanda en problemli eserlerinden İdeolocya Örgüsü kitabının başlarında yer alıyor. Davanın “İslâm inkılabı” ve Türkiye’nin “kurtuluş”u olduğu hatırlandığında “tarihi değiştirme” nin merkezî yeri belki daha bir ehemmiyet kazanacak. İnkılap ve kurtuluş için yeni bir tar...

Şeyma Özin

HABER YAZARI

Babama Mektup

Babam kanser hastası. Bunu öğrendiğim güne kadar, eşten dosttan bu hastalığa dair bir yaşanmışlık duyduğumda, anlattıklarının yerine kendi anne/babamı koyardım ve karşımdaki kişi onun acısına üzülüyorum zannederken aslında ben yaşamam muhtemel olan o acıya -kendi acıma- üzülürdüm. İmandan bir cüzmüş gibi acıya ve hüzne bitişik bir hayat benimkisi. Gittiğim her yere hüznü de beraberinde götürüyor, sonra o duyguyu oraya kendim taşıdığımı unutarak, “Burada da mı hüzün, niye burada ...

Yavuz Bahadıroğlu

DERIN TARIH YAZARI

Tenim deniz kokuyor, kanım deniz akıyor

Karesioğulları topraklarında İncilli (Karasu) adıyla bilinen yitik Türkmen köyünde o gün çocuklar arasında bir karmaşa vardı. Ellerde tahta kılıçlar, dillerde “Savulun bre!” naraları, dudaklarda mutlu tebessümler saçan bir sürü çocuk oynuyordu. Mevsim yazdı. Güneş tam tepede, hava sıcak mı sıcak, yüzler buram buram ter, yanaklar kan kırmızı. Çocuklardan biri tahta kılıcını döndüre döndüre kalabalığa daldı: “Mürsel geliyor bre, savulun!” Tahta kılıcını yaşıtlarından birinin kılıç yerine değnek tu...

‘Türk’ Medeni Kanunu Lozan’dan mı çıktı, Ankara’dan mı?

06 Ocak 2017, Cuma

Lozan'la doğrudan irtibatlı bir konuda, Hilafetin ilgası meselesinde, Meclis'te uzun ve ihatalı bir konuşma yapan devrin Adliye Vekili, müderris, hukukçu Seyyid Bey (1873-1925), yapılan işin dinen bir mahzur taşımadığını ikna edici delillerle ispat etmeye çalışırken, II. Meclis seçimleriyle hayli zayıfla(tıl)mış olan muhalefetin kolunu kanadını da büyük ölçüde kırmış oluyordu. O konuşmanın sonunda yer alan birkaç cümleyi, konumuzla çok yakından irtibatlı olduğu için aynen aktarmak gerekecek:

“Islahat-ı adliye [adlî reform] namı altında alelacele bir kanun yapmak doğru olamaz, muzırdır. Almanlar son kanun-i medenilerini ancak 15 senede vücuda getirebildiler. Memlekete, milletin örf ve âdetine, milletin bünye-i ictimaiyesine [sosyal yapısına] uygun kanunlar yapmak kolay bir şey değildir. (…) Garbın örf ve âdeti olduğu gibi Şarkın da, memleketimizin de örf ve âdeti ve kavâid-i hukukiyesi [hukukun dayandığı kaideleri] vardır. (…) Ben size bir ayda büyük bir kanun, devletin kanun-i medenisini bile getirebilirim. Ne yaparım? Alman veya İsviçre kanun-i medenisini tercüme ettirerek heyet-i aliyyenize takdim edebilirim. Lâkin ona Türkiye kanunu denmez. Muhterem Saracoğlu Şükrü Bey'in tabiri vechile 'Türkün ruhundan doğan kanun' denmez; Alman veya İsviçre kanunu denir. Almanya veya İsviçre başka, Türkiye başkadır. Türkiye'de Türkiye kanunu lazımdır.”

Doğru ve yerinde tespitler yapan Seyyid Bey siyaseten kuşatamadığı, uluslararası irtibat noktalarını yeterince bilmediği bir alanda iyi ve vasıflı bilgilerini başkalarının emrine tahsis edecek kadar saf bir adamdı. O kadar ki, üst bir kurum olan Hilafeti hem dinî, hem de fıkhî deliller serd ederek feda etmiş, alt bir mesele olan medeni kanunu kurtarmanın peşine düşmüştü. Başını verip ayağını kurtarmaya çabalamak gibi bir şeydi bu yaptığı. Çok kısa bir zaman sonra saflığının mükâfatı kabilinden işi bitmiş biri olarak kenara itilecek ve 1 yıl sonra İstanbul'da bilinmeyen bir insan olarak vefat edecektir. Bugün Çemberlitaş'ta, Sultan Mahmud haziresindeki mezarının yeri bile belli değil.

Yakın tarihimizde çokça görülen bu hazin safça manzara bir tarafa, bu konuşmadan öğreniyoruz ki, 3 Mart 1924 tarihi itibariyle İsviçre Medeni Kanunu'nun tercüme edilerek yürürlüğe konması teşebbüsleri başlamış durumdadır. Halbuki Seyyid Bey'in de içinde bulunduğu bir heyet 1 yıldan fazla bir zamandır 'örf ve adetlerimizden' de istifade ederek Mecelle'den de, Hukuk-i Aile Kararnamesi'nden de daha 'ileri' fakat yerli bir medeni kanun hazırlamış ve ilk taslağı Meclis'e sunmuştur. (İnönü 28 Aralık 1922'de Lozan'da yaptığı konuşma ile bu süreci ve çalışmaları savunacaktır.) Seyyid Bey'in rüzgârların değiştiğini hissettiği bir ortamda haklı fakat karşılıksız yakınmalarının bir sebebi de budur. Hilafetin ilgası ile medeni kanunun Lozan'dan gelen aynı paket içinde olduğunu ya hiç düşünmüyor veya o kadarını kendisinin de içinde bulunduğu Meclis'e, kurucu kadroya yakıştıramıyordu.

Laikliğin kaynağı da Lozan mı?

Cumhuriyet idaresinin katı laiklik kararlarına ve kaba uygulamalarına, neticeleri itibariyle dinî alanın tahribine, bunun üzerinden Türkiye'nin siyaseten ve kültürel olarak zaafa uğramasına giden yolu esas itibariyle Lozan'ın döşeyip döşemediği meselesi artık soğukkanlılıkla ele alınıp tartışılması gereken bir meseledir. Her şeyden önce, Cumhuriyet'i kuran kadronun Lozan'a kadar Hilafeti kaldırmak, medrese ve tekkeleri kapatmak, Şeriye ve Evkaf Vekâleti'ni lağvedip Diyanet gibi zayıf bir kurum kurmak, harfleri değiştirmek, Türkçe ezan okutmak istikametinde fikirlerinin ve kararlarının olduğunu ama uygun zaman ve fırsat kolladıklarını söylemenin, en hafif tabiriyle ucuz ve Türkiye'yi taşıyamayacak bir açıklamaya mahkûm olmak mânâsına geldiğini görmek gerekecektir.

Örnek bir olay olarak Medeni Kanun üzerinden bu meseleyi görebilir, büyük ölçüde takip edebiliriz zannediyorum. Şöyle ki, Anadolu'da kurulan yeni devletin tam da 'yerli' Medeni Kanun hazırlıklarını yaptığı sırada Lozan'da gayrimüslim azınlıklarla ilgili şu karar çıkıyordu.

“Madde 42: Türkiye Hükümeti gayrimüslim ekalliyetlerin hukuk-i aile veya ahkâm-i şahsiyeleri bahsinde bu mesâilin mezkûr ekalliyetlerin örf ve adetlerince hall ü fasl edilmesine müsaid ahkâm vazına muvâfakat eder. (…) İhtilaf vukûunda Türkiye Hükümeti ile Cemiyet-i Akvâm Meclisi Avrupa hukuk-şinasları meyânından müntehab hakem tayin edeceklerdir.”

Ankara Hükümeti'nin imzaladığı/imzalamak zorunda kaldığı antlaşmanın bu maddesi Türkiye'de kalan gayrimüslim azınlıklara açıkça kendi medeni kanunlarını dinleri ve geleneklerine uygun şekilde yapma ve uygulama hakkı veriyor, Cemiyet-i Akvam tehdidi üzerinden de Türkiye'yi mükellefiyet ve baskı altına alıyordu. İşte bu madde üzerine Türkiye gayrimüslim azınlık temsilcileriyle görüşerek, onlardan Türkiye'nin 'laik' bir medeni kanun kabul etmesi halinde kendi medeni kanunlarını yapma haklarından vazgeçeceklerine dair resmî belge talep edecek ve bunu muhtemelen bazı zorlu müzakereler, pazarlıklar neticesinde alacaktır. (Gizli tutulması beklenen ve zannediyorum 'laik' hukukun ilk defa resmen telaffuz edildiği bu enteresan feragat belgeleri Adliye Vekâleti tarafından yayınlanmıştır). İşte Türkiye'nin kendi 'yerli' medeni kanununu hazırlama çalışmalarını rafa kaldırması ve tercüme edilen İsviçre Medeni Kanunu'nu 'Türk' Medeni Kanunu olarak kabul etmesi (daha geniş çerçevede laikleşmesi) süreci böyle başlayacaktır.

Bütün yüksek maliyet risklerine ve 'gayrimüslimlerin hakları' üzerinden hâlâ ödemekte olduğumuz faturalara rağmen bu tercihin o gün için siyaseten 'doğru' bir tercih ve diplomasi zaviyesinden yabana atılamayacak bir başarı olduğu söylenebilir. Kapitülasyonların (adliye açısından yabancı konsolosluk yargılamalarının) kaldırılmasına odaklanarak bu maddeyi ve Fener Rum Patrikhanesi'nin İstanbul'da kalmasını kabul eden Türkiye, o gün (herhalde bugün de) birkaç medeni kanun ve birkaç farklı mahkemeyi kaldıracak ve taşıyacak durumda değildi(r). Türk ilim ve fikir hayatı açısından garip, akademisyen hukukçular zaviyesinden de hayli düşündürücü olan husus ise maddeleri, yazışmaları, belgeleri elimizin altında olan bu sürecin Medeni Hukuk kitaplarında/ derslerinde, İnkılap Tarihi metinlerinde neredeyse yok denecek kadar zayıf ve belirsiz bir şekilde yer almış olmasıdır.

Esbab-ı Mûcibe'nin satır araları Doğrusu çok merak ediyorum, Seyyid Bey'den sonra Adliye Vekili olan ve medeni kanun sürecini yürüten İsviçre doktoralı hukukçu Mahmud Esad'ın (Bozkurt, 1892-1943) kaleme aldığı Medeni Kanun 'Esbâb-ı Mûcibe Layihası'nda (gerekçesinde) yer alan aşağıdaki açık ifadeler Hukuk Fakültelerinde, Medeni Hukuk derslerinde nasıl okutuluyordur acaba?

“Şüphe yoktur ki, kanunların gayesi herhangi bir örf ve adet veya yalnız vicdanla alakadar olması icab eden ahkâm-ı diniye [dinî hükümler] değil, siyasî, ictimaî, iktisadî, millî vahdetin [birliğin] her ne bahaya olursa olsun temin ve tatminidir. Asr-ı hâzır [günümüz] medeniyetine mensup devletlerin ilk fârikası [ayırd edici özelliği] din ile dünyayı ayrı görmektir. Bunun aksi, devletin kabul ettiği din esaslarını kabul etmeyen kimselerin vicdanlarına tahakküm olur. (…) Bâhusus muhtelif dinlere mensup tebeayı ihtiva eden devletlerde tek bir kanunun bütün câmiada tatbik kabiliyetini ihraz [elde] edebilmesi için bunun din ile kat'-ı münasebet etmesi [ilişiğini kesmesi] hâkimiyet-i milliye [millî egemenlik] için de bir zarurettir. Çünkü kanunlar dine müstenid olursa vicdan hürriyetini kabul mecburiyetinde bulunan devlete, muhtelif dinlere sâlik [mensup] tebeası için ayrı ayrı kanun yapmak icab eder. Bu hal asr-ı hâzır devletinde şart-ı esasî [temel şart] olan siyasî, ictimaî, millî vahdete külliyen münafidir [aykırıdır]. Hatırlamak icab eder ki, devlet yalnız tebeası ile değil, ecnebilerle de hal-i temastadır. Bu takdirde de onlar için de kapitülasyon namı altında ahkâm-ı istisnaiye [istisnai hükümler] kabul etmek zarureti hâsıl olur. Lozan Muahedesi ile ilga olunan kapitülasyonların memleketimizde ibkası [devamı] için ecnebiler tarafından serd edilen esbâb-ı mûcibenin [gerekçenin] en mühim ciheti bu nokta olmuştur. Bundan başka Fatih Sultan Mehmed devrinden son zamanlara kadar gayrımüslim tebea hakkında tatbik edilen ahkâm-ı istisnaiyeye de bilhassa bu dinî vaziyet bâis [sebep] olmuştur. Hâlbuki yeni Türk Kanun-ı Medenî layihasının ihzârı [hazırlanması] vesilesiyle memleketimizde mevcut ekalliyetler Lozan muahedesinin kendilerine kabul ettiği haklardan sarf-ı nazar ettiklerini Adliye Vekâleti'ne bildirmişlerdir.” (…)

Bir millet ve onun temsilcisi olarak bir devlet, bir siyasî yapı, tarihinin kritik dönemlerinde zorlu ve zorunlu kararlar verebilir, bile bile konjonktüre uygun olanı mutlak doğru olarak görebilir, gösterebilir. Laiklik kuralına ve İsviçre Medeni Kanunu'na razı olmak sadece böyle bir şeydi; yoksa Türkiye'nin siyasî, dinî ve kültürel tarihinin, hatta modernleşme tecrübesinin beklenebilir bir neticesi, makul bir uzantısı değildi. Şaşırtıcı olan, zaruret halinin artık normal hal olarak anlaşılması ve bilerek kabul edilen yanlışın hakikat haline gelmesidir.

Mahmud Esad'ın gerekçesinde yer alan sondan bir önceki cümlesi başka türlü nasıl anlaşılabilir acaba? “Türk Kanun-ı Medenî layihası mevki-i mer'iyete vaz edildiği [yürürlüğe konduğu] gün milletimiz 13 asrın [İslâmiyet'in] kendisini çeviren itikadât-ı sakîmesinden [bozuk inançlarından] ve tezebzüblerden [kafa karışıklıklarından] kurtulmuş, eski medeniyetin kapılarını kapayarak hayat ve feyiz bahşeden muasır medeniyetin içine girmiş bulunacaktır.”

İşi bilenler esas itibariyle diplomatik bir oyun, muhteva olarak ise saçma ve gülünç olan bu ifadeleri ciddi, ağır ve soğuk bir yüzle onaylarcasına, belki alkışlayarak karşılamışlardır. Peki, o gün ve bugün işi bilmeyenler? Onlara devrimbazlık yahut sadece hissiyat düzeyinde devrim karşıtlığı yapmaktan başka bir şey kalmamıştır. Yaşadığımız yakın tarih tecrübesi ve Türkiye'nin geldiği bugünkü nokta gösteriyor ki birbirini besleyen her iki tavır da Türkiye'nin işine yaramıyor.

  • Son bir not: Türkiye'nin 1923-24 şartlarında hazırlayıp sonra rafa kaldırdığı kendi 'millî' medeni kanunu, gayrimüslim ekalliyetlerin bütün feragat belgelerinde İslâm hükümlerini esas alan 'dinî' bir kanun olarak geçiyor.