Prof. Dr. Semavi Eyice

DERIN TARIH YAZARI

Osmanlı İstanbul’unda mesire yerleri

Fethin hemen ardından hızla Türkleşmeye başlayan İstanbul'da halkın yeşillik alanlara ve açık havaya çıkma ihtiyacı baş göstermişti. Bu yerlerde aranan şartların başında, içinden bir akarsuyun geçmesi geliyordu. Ayrıca serin gölgelikler sağlayan ağaçlar ve yeşil çimenlerin bulunması da önemliydi Bazı kaynaklardan anladığımıza göre şehrin içinde en eski mesire yeri, Trakya yönünden gelerek Aksaray Meydanındaki bir vadinin dibinde 90 derecelik dönüşle Marmara'ya akan derenin kenarında bulunuyordu...

Prof. Dr. M.Şükrü Hanioğlu

DERIN TARIH YAZARI

Otoriterlik perdesi, demokrasi provası: Serbest Fırka

Hakkında daha evvel yayınlanmış bir kitapta “Üç Devirde Bir Adam” olarak tanımlanan Ali Fethi Okyar'ın yeni bulunan evrakı, II. Abdülhamid döneminden Erken Cumhuriyet'e ulaşan bir zaman dilimi hakkında ilginç ipuçları sunmaktadır. Değişik tarihlerde ve genellikle gelişmeler sonrasında kaleme alınmış notlar ve belge suretlerinden oluşan söz konusu evrak, düzenli tutulmuş bir günlük önemini haiz değilse de, hangi bilgilerin Ali Fethi Okyar'a ait olduğunun anlaşılamadığı yukarıda anılan çalışmanın ...

Ayşe Nur Ayyıldız

GZT YAZARI

Eurovision

İngilizce öğrenmeye ilk başladığım zamanlar en büyük zevkim, İngilizce şarkıları dinleyerek anladığım kadarını not etmek, sonrasında ise beğendiğim şarkı ve şarkıcıları aramaktı. O zamanların en ünlü yabancı müzik yayını yapan istasyonu Capital Radio'nun gece programlarını kasetçaların başında bekler ve heyecanla şarkıları anlamaya çalışırdım. Kaydedip doldurduğum belki onlarca kaset vardır böyle hiç üşenmeden. Yeni yeni öğrendiğim bir dile ait bir şarkıyı dinlemek ne kadar heyecan verici ise, o...

Asya Karagül

GZT YAZARI

Tarihsel süreçte iktidar algısı

İnsanoğlu, dünyaya adım attığından beri, aile yapısının bir üst modeli olarak devlet/iktidar yapısı bu topraklara yerleştirmiştir. Köklü bir gelenek olan iktidar, tarih boyunca bir çok düşünür tarafından dönemin hakim paradigmalarına göre şekillenmiş ve çeşitlendirilmiştir. Tarihsel süreçte iktidar kuramının değişimi konusu, günümüz siyaset ve iktidar anlayışını, ülkemizde ve dünyada oldukça etkilemektedir. Bildiğiniz üzere bugün yaşadıklarımız geçmişimizin bir eseridir ve kökü olmayan hiç bir a...

Tuncay Güneş

GZT YAZARI

Katılım bankaları gerçekten faizsiz mi?

Katılım bankalarının vermiş oldukları kar payları, çoğu kesim tarafından bilmeden eleştirilmiştir. Bazı kesimler tarafından "faizden ne farkı var?" diye üstü kapalı sorgulanmış ve hatta yine "faizin adını değiştirmişler kar payı koymuşlar" diye söylentilere sebep olmuştur. Bu duruma açıklama yapmak gerekir diye düşündüm. Öncelikle katılım bankalarının mevduat bankalarından farkı; İslami kurallara göre hareket etmesi ve bunu yaparken alimlere danışarak hareket etmesidir. Verilen fetvalara göre h...

Ayşe Nur Ayyıldız

GZT YAZARI

Anneciğim’e…

“Anne, beş kişi için yalnızca dört dilim pasta olduğunu fark ettiği anda pastadan nefret ettiğini duyuran ilk kişidir.” Tenneva JordanSoğuk, sevimsiz bir kış günü. Küçük kızım aramıza gelmeden evvel son bir yolculuğa çıkalım diyerek havaya aldırmadan iki çocukla kalktık düştük yollara. Varış noktamız Paris. Bir yandan çocukları memnun etmek bir yandan da hiç bilmediğimiz bu meşhur şehri hiçbir noktasını atlamadan gezebilmek için çırpınıyoruz eşimle. Birimizde harita, diğerinde navigasyon, birimi...

Zeynep Temizer Atalar

GZT YAZARI

İzninizle biraz kızabilir miyim?

Oğlumun doğumundan yaklaşık on gün sonraydı. Banyodaki aynaya bakarken bulmuştum kendimi… Hani çok yoğun bir tempoda çalıştığınız, koşturduğunuz bir hafta olur, hem bedeniniz hem de zihniniz öyle yorgundur ki sizi motive eden tek şey hafta sonu olur… O gün uzun uzun dinleneceğinizi, keyifli bir kahvaltı yapacağınızı hatta evden hiç çıkmayıp bütün günü boş boş geçireceğinizi hayal edersiniz ya, işte öyle bir haftanın içindeydim sanki. Sonra o aynaya bakıp şunu dediğimi hatırlıyorum; “O hafta sonu...

Yasemin D. Karaca

GZT YAZARI

Gibiler Dünyasında Plastik Çiçekler

Uzun ve yüz yıl sürecekmiş gibi duran bir kış bitti, havalar ısındı, tomurcuklar vakitsizce çiçek açıp 'aa biz şaka yapmıştık' diyip geri dönen soğuk havanın vurgununu yedi ama yine de pes etmedi, ağaçlar yeşillendi, bahçeler renklendi, doğa yine hem şenlendi hem de şenlendirdi. Bu kalabalık İstanbul nerde, diyen tüm zihinler, hafta sonlarında sokakları, parkları, sahil kenarlarını, her yeri ama her yeri doldurmak için kendini dışarı attı ve insan kalabalığından, herkes meğer dışarı çıkmaya ne k...

Prof. Dr. Norman Stone

DERIN TARIH YAZARI

İngiliz Hanedanı’na Rus ve Alman kanı nasıl karıştı?

Savaş 1914'te patlak verdiğinde Britanya kraliyet ailesinin ismi Alman karşıtlığına uygun olarak değiştirildi. Kraliyet ailesi Kuzey Almanya'da Hanover Hanedanlığı olarak bilinirdi ve bu, 11. yüzyıla kadar uzanan bir geçmişe sahipti. Ancak 1914'e gelindiğinde Londra'daki insanlar daksundları (ilk kez Almanya'da yetiştirilen bir köpek cinsi) taşlayıp Beethoven'ı yuhaladığında 'Hanover' ismi 'Windsor' ile değiştirildi.Windsor adı Londra yakınlarındaki Thames Nehri üzerindeki meşhur kraliyet kalesi...

İsmail Kara

DERIN TARIH YAZARI

​27 Mayıs Anayasası (yahut yeni anayasa) hakkında “dinî görüş”

Bazı meseleleri anlatabilmek ve umumiyetle atlanan birkaç önemli hususu tekrar hatırlatmak için Türkiye'de askerî darbeler ve müdahalelerle dinî fikirlerin ve hareketlerin canlanması, bunların yeni bir aşamaya geçmesi, görünürlüğü, iktisadî imkânları, iktidara yakınlaşması arasında kronolojik olarak doğru orantılı fakat çok yönlü, karmaşık ve problemli bir ilişki olduğuna ısrarla işaret ediyoruz.Durum açıkça böyle olmakla beraber kimse duymuyor, duymak istemiyor. Çünkü bu soğuk ve zor gerçek kur...

Prof. Dr. M.Şükrü Hanioğlu

DERIN TARIH YAZARI

​Bir ‘Devr-i Sabık’ olarak II. Abdülhamid rejimi

Sultan II. Abdülhamid iktidarının bilhassa 1878 ilâ1908 yılları arasındaki bölümü yakın tarihimizin oldukça sınırlı tahlil ettiğimiz bir parantezini oluşturur. Kendisinden önceki Tanzimat ve sonraki 2. Meşrutiyet dönemleri daha detaylı biçimde ve farklılıkların vurgulandığı zaman dilimleri olarak ele alınırken, II. Abdülhamid dönemi oldukça kaba çizgilerle ve sultanın kişiliği üzerinden kavramsallaştırılmıştır. 1908 sonrasında siyasî partilerin ortaya çıkışıyla yaşanan büyük değişim, 30 yıl Sult...

Prof. Dr. Norman Stone

DERIN TARIH YAZARI

Uluslararası ekonomi tarihinden öğreneceğimiz çok şey var!

Düşünen bir Türk için modern zamanlardaki en büyük ulusal utanç konusu enflasyondu. Neyse ki artık 20 milyonluk banknotlar silinmekte olan bir anı. Yabancılar Latin Amerika gibi koktuğunu söyleyip dalga geçtikleri paranın rumba dansını ve askerî darbeleri hatırlattığını belirtirlerdi. Türkiye'de Avrupa Birliği'ne katılma konusu konuşulmaya başlandığında generallerden biri bunun para üzerindeki Atatürk resminin kaldırılacağı anlamına gelip gelmeyeceğini sormuştu. Dışişleri Bakanlığı'ndan Selim Ku...

Asya Karagül

GZT YAZARI

İslam ve Batı; Guerra Fria

Homeros'a göre Avrupa ile Anadolu arasında gerçek bir ayrım yoktu ve Truva savaşı Batı ile Doğu arasında gerçekleşen bir mücadele değildi. Ne zaman ki Pers orduları ile İskender'in Yunan ordusu karşılaştı, işte o zaman Batı ile Doğu ayrımı bariz bir hal aldı. Aslında bu bölgeler bir bütünün parçaları olsalar da belli bir tarihsel sürecin ardından, çıkarları doğrultusunda kutuplaşmaya ve birbirlerine karşı mücadele etmeye başladılar.İslam ile Hıristiyanlık arasındaki çatışma ise şüphesiz iki dini...

İsmail Kara

DERIN TARIH YAZARI

Halife mi, sultan mı, imparator mu?

Sultan Abdülhamid yakın seleflerinden, dedesi II. Mahmud'dan, babası Abdülmecid'den, amcası Abdülaziz'den farklı (vurguyu artırmak için isterseniz 'tamamen farklı' diyelim) bir din ve siyaset ilişkisi inşa etmek peşinde oldu mu, yoksa onun döneminde olup bitenler sadece konjonktürel farklılıklara ve gelişmelere mi işaret eder? Wanda'nın altını çizerek anlattığına göre Sultan II. Mahmud oğullarından Abdülmecid'i, Fransızca öğrenmek dahil batılı ölçülere uygun bir eğitime tabi tuttu. Babasından so...

İsmail Canbulat

GZT YAZARI

Erguvanlar Geldi! Haydi İstanbul’a! Haydi Boğaz’a!

eski bir istanbul mahallesinde yolumu kaybettim ahşap sokaklar adını çağırdı bana boğaz'ın bütün renkleriyle yürüdüm aşka dair büyülere avcumdaki aynadan yansıyan yüzüne çakışan yüzüm elinden tutup attaya gittiğim çocukluğum eski / sarı bir fotoğrafta kaldı …ki bahar patladığında her yer akdeniz olurbir çiçeğe aşık olur mezar taşlarındaki hayat izleri* …. Baharla birlikte günler uzuyor sana doğru, sevgili İstanbul. Gönüller meylediyor senin güzel ruhuna, ümitvâr yüzüne, tohumla...

Şüphesiz Leonardo Da Vinci'nin Monalisa'sı dünyada en çok bilinen, her gözün aşina olduğu sanat eserlerinin başında gelir. İsmini bilmeseniz bile mutlaka bir yerde karşınıza çıkmıştır. Sayfalar dolusu yazı, bir o kadar belgesel, hepsinden daha fazla sohbetin de konusu olmuştur bu eser. Kimi resimdeki kadının gizemli gülüşünden, kimi tekniğinden bazıları da sanat tarihindeki öneminden bahseder. Bütün bu külliyatı eksiksiz takip etmiş olsak dahi Monalisa hakkında söylenecek her şeyin söylendiğini söyleyemeyiz. Çünkü eğer bu resim sözlerle ifade edilebilecek olsaydı Leonarda Da Vinci bu resmi yapmaz, yazardı. Sanatçı bu resmi yaptı, çünkü o resim sözlerle ifade edilmesi mümkün olmayan bir şeyi anlatıyordu. Tıpkı müzik gibi. Her sanat eseri, başka bir dille ifade edilemeyecek bir sessizliğin ifadesi olduğu için, o sessizliği sese dönüştürebildiği için var.

Ayasofya da böyledir. 1500 yaşındaki bu anıtın içine girdiğinizde hissettiklerinizin kelimelerle ifadesi eksiktir. Muhteşem, çok etkileyici deriz, teknik olarak başarısından bahsederiz, anıtsallığından, mekan kullanımındaki başarısından, dekorasyonundaki renk paletinin mükemmelliğinden dem vururuz ama biliriz ki Ayasofya bunların toplamından daha fazla, dile getirdiklerimizden daha güzel, anlattıklarımızdan daha başkadır.

Sanat dediğimiz şey de bir dildir ve bilmediğimiz dillerde yazılan şeylerin tercümeleri gibi, bu dili başka bir dile çevirdiğimizde çıkan sonuç orijinalinden az ya da çok ama mutlaka farklıdır. Belki en iyi örnek kutsal kitaplar ve onların başka dillerdeki versiyonlarıdır. Bunlara meal deme sebebimiz, anlamın birebir aktarılamadığını anlatmaktır.

Hiç kayısı yememiş birine kayısının tadını istediğimiz kadar tarif edelim. Bir fikir verebiliriz ama asla gerçek tadını hissettiremeyiz.

Diğer yandan sanat, anadil gibidir. Doğduktan sonra herkes bu dili bir şekilde mutlaka öğrenir. Ancak anadilde konuşuyor olmak o dilin bütün inceliklerini anlıyor olmayı beraberinde getirmez. Kimisi anadilini iyi konuşur, kimisi kötü konuşur. Bazısı bu dilin ustası olur, bazısı da 150 kelime ile hayatını tamamlar. Her insanın doğuştan getirdiği sanat “dili” bilgisi de böyledir. Tek kelime Japonca bilmeseniz bile Japon mimarisinden zevk alabilirsiniz. Daha çok zevk almak içinse daha çok Japon sanatı görmeniz, duymanız, tecrübe etmeniz gerekir.

Aynı dil öğrenmek gibi, sanatı daha iyi anlamak için de pratik yapmak gerekir. Eğer pratiği dili iyi kullanan biriyle yaparsak daha iyi öğreniriz, kötü konuşan biriyle yaparsak daha kötü öğreniriz. İyi sanat eserleriyle karşılaşmışsak, ismi sanat eseri olan ama aslında sanat eseri olmayan şeyleri daha iyi seçeriz. Misal Süleymaniye Cami'ne sürekli giden biri Ataşehir'deki Mimar Sinan camisini daha az etkileyici bulacaktır. Bursa Ulu Cami'ndeki hatları seyredenler, mahalle camisindeki şablon yazılardan etkilenmeyecektir. Eski mabedlerimizi görkemli kılan şeyin onların boyutu ya da eskilikleri değil, yapanların sanat dilindeki maharetleri olduğunu aklımızdan çıkarmayalım.

O yüzden şehirdeki binaların iyi mimarlar tarafından yapılması gerekir. O yüzden evlerimizi dekore ettiğimiz eşyaların iyi tasarımcılar tarafından yapılması gerekir. Sokak lambaları, kaldırımlar, gazeteler hatta marketten aldığımız yiyeceklerin paketleri dahi tasarımcılar tarafından yapılırsa sanat pratiği hayatımızın her alanına girer ve biz şehirde yürürken, kitap okurken, evde otururken sanat pratiği yapabilir hale geliriz. Aksi durumda 150 kelime ile konuşan, ne kendini ifade edebilen ne de kendisine söyleneni anlayanlar gibi bize verilmiş bu hayatı, o hayattan alabileceğimiz zevkin farkına varamadan, gözleri olan ama göremeyen, kulakları olan ama işitemeyenler olarak göçüp gideriz.

Sanat telepati gibidir, sözün getirdiği bütün yanlış anlamaları aşar, doğrudan kalbe ulaşır. Irk, din, dil, cins, coğrafya ayırt etmez. Her davete icabet eder, herkesle konuşur, eskimez, bitmez, kendini tekrar etmez. O yüzden de hep orijinaldir. Bu dünyada kendini bilmeye çalışan her insan için başlangıç noktası, biz olmaya çalışan her yürek için de ortak noktadır. Sevdiğimiz ve iyi olduğunu düşündüğümüz insanlar için İçinin güzelliği dışa vurmuş deriz ya, sanat da öyledir. “Biz”deki güzel olanın dışarı çıkması, yaratılışın mükemmelliğini sürekli tecrübe etme aracıdır, merkez noktadır.

Sanat deyip geçmeyin, taklitlerinden sakının :)