Ayşe Nur Ayyıldız

GZT YAZARI

The Truth Is Out There *

‘İki ihtimal var: Ya evrende yalnızız ya da değiliz. İkisi de eşit derecede korkutucu.’                                                                                  Arthur C. Clarke Sosyalliğe en çok ihtiyacı olan canlı tartışmasız insan. Hz. Adem’in yaratılışının ardından yanına eş olarak Hz. Havva’nın yaratılması da en belirgin örnek. Eskiler de bunu ziyadesiyle tecrübe etmiş olacak ki, yalnızlık Allah’a mahsustur, yalnız taş duvar olmaz minvalindeki özdeyişler türetmişler. Faka...

Ayşe Nur Ayyıldız

GZT YAZARI

Bir Tıkırtı Duydum Sanki

Küçükken en çok sevdiğim şeylerden biri, apartmanımızın arka tarafındaki su deposunun yanına serdiğimiz kilim üzerinde mahalleden arkadaşlarımla evcilik oynamaktı. Çocuklarımıza saatler boyu annelik yapar, üstlerini bir giydirir bir çıkarır, numaradan yemeklerini yedirir, gezmeye götürüp komşuculuk oynatırdık. Sessiz sakin kendi dünyamıza dalmışken, zaman zaman etraf aniden hareketlenir, mahallenin neredeyse bütün çocukları abimin liderliğinde apartmanın kömürlüğüne doluşurdu. Merakımızdan biz d...

Ayşe Nur Ayyıldız

GZT YAZARI

Lütfen Işıkları Kapatmayın

İnsanoğlunun Yaratıcıya karşı işlediği en büyük günah nedir diye sorsanız şükürsüzlük yani bir anlamda sahip olduklarını idrak etme yoksunluğu olduğunu söylerdim. Çünkü öyle ya da böyle düşünebileceğiniz her bir günah şükretmeyi unutmanın türevi olarak çıkar karşımıza. Elinizdekileri umursamadan yahut sizden çok daha azına razı olanları görmeden rahatça çalabilirsiniz mesela. Yaşamın kıymetini hiçe sayarak başka bir canı heba edebilirsiniz. Namus, vicdan duygularından arınıp kendi eşinizin varlı...

Asya Karagül

GZT YAZARI

Dünya'ya dağılan nar taneleri

Bölgeler arasındaki coğrafi engeller, kavimlerin geçmişini yazmış ve geleceğini şekillendirmiştir. Bu yüzdendir ki tarih, asla coğrafi bilgiden mahrum yazılamaz.Kafkas halkının tarihini şekillendiren Kafkasya sıradağları, Avrupa ile Asya arasında bir coğrafi sınır hükmündedir. Sadece geçitler ile kalbine ulaşabileceğiniz bir Kaf Dağı'dır Kafkasya. Öyle ki bu coğrafya sadece bölgeyi dış güçlerden değil, bölge halkını da birbirinden ayırır. Bu sebepten ötürü bölge halkı birbiriyle bağ kurup zam...

Ayşe Nur Ayyıldız

GZT YAZARI

Ah Nerede O Eski Günler...

Küçükken ne zaman yaşı oldukça geçkin, tonton bir teyze ya da dedenin yanına ilişip muhabbet etmeye başlasam, her sokağı denize çıkan sayfiyeler misali, konu mutlaka bir yerden geçmişe ve dünyanın ne kadar değiştiğine varırdı. Takılmış bir bozuk plak gibi sanki anlaşmışlarcasına hepsinin ağzından aynı cümleler dökülüverirdi: “Siz bilmezsiniz yavrum, ah nerede o eski günler…” Ben de çocuk aklımla içten içe ölesiye merak ederdim o eski günleri. Ne idi o günleri bu kadar özel, bu kadar özlenesi kıl...

Zeynep Temizer Atalar

GZT YAZARI

Çocuk, Ramazan ve İman

Din, sevap, günah, cennet, cehennem, melek, Allah gibi kavramlar soyuttur. Elle tutulur, gözle görülür değillerdir. Yani bir çocuğun anlamlandırabileceği bir düzeyde olmazlar. Nerdeyse ergenlik dönemine kadar çocuklar daha çok somut düşünürler. Göremedikleri, duyamadıkları kavramları anlayıp içselleştirmeleri daha zordur. Ramazanla beraber bu soyut süreç, çocuk için biraz daha anlam kazanır. Ailesinin cemaatle namaz kıldığını, evde her zamanki akşam yemeği telaşından daha farklı bir koşturmacanı...

Prof. Dr. Semavi Eyice

DERIN TARIH YAZARI

Osmanlı İstanbul’unda mesire yerleri

Fethin hemen ardından hızla Türkleşmeye başlayan İstanbul'da halkın yeşillik alanlara ve açık havaya çıkma ihtiyacı baş göstermişti. Bu yerlerde aranan şartların başında, içinden bir akarsuyun geçmesi geliyordu. Ayrıca serin gölgelikler sağlayan ağaçlar ve yeşil çimenlerin bulunması da önemliydi Bazı kaynaklardan anladığımıza göre şehrin içinde en eski mesire yeri, Trakya yönünden gelerek Aksaray Meydanındaki bir vadinin dibinde 90 derecelik dönüşle Marmara'ya akan derenin kenarında bulunuyordu...

Prof. Dr. M.Şükrü Hanioğlu

DERIN TARIH YAZARI

Otoriterlik perdesi, demokrasi provası: Serbest Fırka

Hakkında daha evvel yayınlanmış bir kitapta “Üç Devirde Bir Adam” olarak tanımlanan Ali Fethi Okyar'ın yeni bulunan evrakı, II. Abdülhamid döneminden Erken Cumhuriyet'e ulaşan bir zaman dilimi hakkında ilginç ipuçları sunmaktadır. Değişik tarihlerde ve genellikle gelişmeler sonrasında kaleme alınmış notlar ve belge suretlerinden oluşan söz konusu evrak, düzenli tutulmuş bir günlük önemini haiz değilse de, hangi bilgilerin Ali Fethi Okyar'a ait olduğunun anlaşılamadığı yukarıda anılan çalışmanın ...

Ayşe Nur Ayyıldız

GZT YAZARI

Eurovision

İngilizce öğrenmeye ilk başladığım zamanlar en büyük zevkim, İngilizce şarkıları dinleyerek anladığım kadarını not etmek, sonrasında ise beğendiğim şarkı ve şarkıcıları aramaktı. O zamanların en ünlü yabancı müzik yayını yapan istasyonu Capital Radio'nun gece programlarını kasetçaların başında bekler ve heyecanla şarkıları anlamaya çalışırdım. Kaydedip doldurduğum belki onlarca kaset vardır böyle hiç üşenmeden. Yeni yeni öğrendiğim bir dile ait bir şarkıyı dinlemek ne kadar heyecan verici ise, o...

Asya Karagül

GZT YAZARI

Tarihsel süreçte iktidar algısı

İnsanoğlu, dünyaya adım attığından beri, aile yapısının bir üst modeli olarak devlet/iktidar yapısı bu topraklara yerleştirmiştir. Köklü bir gelenek olan iktidar, tarih boyunca bir çok düşünür tarafından dönemin hakim paradigmalarına göre şekillenmiş ve çeşitlendirilmiştir. Tarihsel süreçte iktidar kuramının değişimi konusu, günümüz siyaset ve iktidar anlayışını, ülkemizde ve dünyada oldukça etkilemektedir. Bildiğiniz üzere bugün yaşadıklarımız geçmişimizin bir eseridir ve kökü olmayan hiç bir a...

Tuncay Güneş

GZT YAZARI

Katılım bankaları gerçekten faizsiz mi?

Katılım bankalarının vermiş oldukları kar payları, çoğu kesim tarafından bilmeden eleştirilmiştir. Bazı kesimler tarafından "faizden ne farkı var?" diye üstü kapalı sorgulanmış ve hatta yine "faizin adını değiştirmişler kar payı koymuşlar" diye söylentilere sebep olmuştur. Bu duruma açıklama yapmak gerekir diye düşündüm. Öncelikle katılım bankalarının mevduat bankalarından farkı; İslami kurallara göre hareket etmesi ve bunu yaparken alimlere danışarak hareket etmesidir. Verilen fetvalara göre h...

Ayşe Nur Ayyıldız

GZT YAZARI

Anneciğim’e…

“Anne, beş kişi için yalnızca dört dilim pasta olduğunu fark ettiği anda pastadan nefret ettiğini duyuran ilk kişidir.” Tenneva JordanSoğuk, sevimsiz bir kış günü. Küçük kızım aramıza gelmeden evvel son bir yolculuğa çıkalım diyerek havaya aldırmadan iki çocukla kalktık düştük yollara. Varış noktamız Paris. Bir yandan çocukları memnun etmek bir yandan da hiç bilmediğimiz bu meşhur şehri hiçbir noktasını atlamadan gezebilmek için çırpınıyoruz eşimle. Birimizde harita, diğerinde navigasyon, birimi...

Zeynep Temizer Atalar

GZT YAZARI

İzninizle biraz kızabilir miyim?

Oğlumun doğumundan yaklaşık on gün sonraydı. Banyodaki aynaya bakarken bulmuştum kendimi… Hani çok yoğun bir tempoda çalıştığınız, koşturduğunuz bir hafta olur, hem bedeniniz hem de zihniniz öyle yorgundur ki sizi motive eden tek şey hafta sonu olur… O gün uzun uzun dinleneceğinizi, keyifli bir kahvaltı yapacağınızı hatta evden hiç çıkmayıp bütün günü boş boş geçireceğinizi hayal edersiniz ya, işte öyle bir haftanın içindeydim sanki. Sonra o aynaya bakıp şunu dediğimi hatırlıyorum; “O hafta sonu...

Yasemin D. Karaca

GZT YAZARI

Gibiler Dünyasında Plastik Çiçekler

Uzun ve yüz yıl sürecekmiş gibi duran bir kış bitti, havalar ısındı, tomurcuklar vakitsizce çiçek açıp 'aa biz şaka yapmıştık' diyip geri dönen soğuk havanın vurgununu yedi ama yine de pes etmedi, ağaçlar yeşillendi, bahçeler renklendi, doğa yine hem şenlendi hem de şenlendirdi. Bu kalabalık İstanbul nerde, diyen tüm zihinler, hafta sonlarında sokakları, parkları, sahil kenarlarını, her yeri ama her yeri doldurmak için kendini dışarı attı ve insan kalabalığından, herkes meğer dışarı çıkmaya ne k...

Prof. Dr. Norman Stone

DERIN TARIH YAZARI

İngiliz Hanedanı’na Rus ve Alman kanı nasıl karıştı?

Savaş 1914'te patlak verdiğinde Britanya kraliyet ailesinin ismi Alman karşıtlığına uygun olarak değiştirildi. Kraliyet ailesi Kuzey Almanya'da Hanover Hanedanlığı olarak bilinirdi ve bu, 11. yüzyıla kadar uzanan bir geçmişe sahipti. Ancak 1914'e gelindiğinde Londra'daki insanlar daksundları (ilk kez Almanya'da yetiştirilen bir köpek cinsi) taşlayıp Beethoven'ı yuhaladığında 'Hanover' ismi 'Windsor' ile değiştirildi.Windsor adı Londra yakınlarındaki Thames Nehri üzerindeki meşhur kraliyet kalesi...

Yolda yürürken iki annenin sohbetine şahit oldum. Yanlarında 3-4 yaşlarındaki kızları vardı. Biri diğerine kuralları sürekli kendisinin koymak zorunda kaldığından ve çocuğunun da onu hep “kötü” olarak algıladığından dert yanıyordu.

Eminin bu konuşma birçok anne için oldukça tanıdık… Çünkü haklılar. Günümüz annelerinin yükü oldukça fazla. Hem evin ihtiyaçları, hem eşin ve çocukların ihtiyaçları bir de bunun üstüne eve geç gelmek zorunda kalan babalarla beraber çocukların oyun-ödev ihtiyaçları da eklenince bir noktadan sonra taşıyorlar. Böyle olunca da önce kendileri sonra çevresindekiler için işler daha da zorlaşıyor.

Sonuç; tüm gün koşturup hiçbir işe yetişemediğini hisseden yorgun, yetersiz, öfkeli anneler, eve geldiklerinde karşılaştıkları tablodan rahatsız, isteksiz, gergin babalar ve bir türlü tatmin olmamış, mutsuz, huysuz çocuklar…

Şimdi durup filmi baştan oynatırsak ve her şeyin başladığı yere dönersek, yani hani şu toz bulutuna, ne görürüz?

Bir çift birbirlerini severler ve evlenirler. Sonra biraz daha büyük bir aile olmak isterler, nasip olur bir çocukları dünyaya gelir. Ama o çocuk sadece anneyle ya da sadece babayla olmaz. Bu iş için her iki kişinin de birbirine ihtiyacı vardır. Çocuklar dünyaya geldikten sonra büyürken de hem anneye hem de babaya ihtiyaç duyarak büyümeye devam ederler.

Bir çocuk için annenin de babanın da farklı işlevi vardır. Anne, çocuğun daha çok sevgi, şefkat ve merhamet tarafını destekler. Baba ise kural, çerçeve, disiplin, otorite tarafını… Çocuk anneyle daha çok koşulsuz sevildiğini, kucaklandığını, hata yapsa da kabul edildiğini hissetmek ister. Babayla ise sınırları, nereye kadar gidip nereden sonra durması gerektiğini, disiplini görmek ister.

Bu sınırlar birbirlerinden bıçakla kesilmiş kadar keskin değildir elbette. Yani bir çocuk için anne de zaman zaman disiplinli ya da baba da zaman zaman sevecen olmalıdır şüphesiz. Ama teraziye koyduğumuzda hangi ebeveyn için hangi halin daha ağır basması gerektiği yukarıda anlatılan gibi olmalıdır.

Fakat bazen bu durumda roller değişilir. Bazen anne çocuğuyla ilgili bütün ihtiyaçları tek başına üstlenmek ister çünkü eşinin ya da başkasının müdahalelerini doğru bulmaz, beğenmez ya da kendini kadar o yalnız hisseder ki buna mecbur kalır. Bazen de baba, birlikte geçirdiği zamanda çocuğuyla sadece eğlenmek ister, çocuğunun onunla mutlu olması, isteklerinin karşılanıyor olması onun için yeterlidir. İlişkilerini kızmalarla, cezalarla boğmak istemez. Yani anne kuralcı, disiplinli olur baba ise sevecen merhametli. Anne evde esen fırtına olur baba ise sığınılacak liman…

Çocuklar anne ve babalarından gördüklerini, kendi içsel parçaları haline getirirler. Yani onlardan gördükleri, bir süre sonra hem kendilerine hem de başkalarına davranma biçimleri haline gelir.

Annedeki sıcaklık ve sevecenlik, kendilik algısındaki değeri, hatalarını kabul edişini ve her şeye rağmen yeniden başlama cesaretini içselleştirmesini sağlar. Babadaki güç, özgüveni, kendini güvende hissetmesini ve gerek kişisel gerekse toplumsal kurallara uygun bir şekilde yaşaması gerektiği bilincini içselleştirmesini sağlar.

Roller değişince çocuğun iç dünyasında da dengeler şaşar. Çünkü sevgisine, sevecenliğine ihtiyaç duyduğu annesinin öfkesi, onu çaresizleştirir ama bunu ifade edebilmek o kadar da kolay olmaz… Ya daha da “yaramaz”laşır ya da “uyumlu” gibi görünür. Gücünü hissetmeye ihtiyaç duyduğu babasını parmağında oynatabileceğini gördüğü zaman kendini güvende hissetmez… Özgüveni de bu bağlamda yeterince güçlü olmaz, çok korkan ve/veya korkutan bir çocuk haline dönüşür.

İşler bu şekilde devam ettikçe evdeki kaos ortamı da her geçen gün biraz daha artmaya başlar. Sonunda ev yine kızgın, yetersiz anneli, yorgun, isteksiz babalı, mutsuz huysuz çocuklu bir aile ortamına dönüşür.

Peki disiplin demek illa da anne ya da babanın “kötü” olarak algılanması mı demek?

Bir çocuğun durması gereken yerleri söylemek ya da yaptığı davranışın onaylanamaz olduğunu göstermek, “kötü” olmayı da beraberinde getirmek zorunda mıdır?

Elbette hayır!

Ne yapmak gerekir?

- Önce herkes kendi rolüne sahip çıkmalı. Eğer rollerde bir karışma varsa anne, anne rolüne, baba ise baba rolüne geçmeli.

- Babanın güçlü olması, önce annenin gözünde güçlü olmayı gerektirir. Yani eğer anne, babanın gücünü saymıyorsa, “Baban öyle diyor ama boşver ben ikna ederim böyle yap.” derse, baba, çocuk gözünde de değerini kaybeder. Annenin de eşini evde otorite figürü olarak görmesi ve ona saygı duyması gerekir. Arka planda anne ve baba, evdeki ya da dışardaki kurallar üzerinde konuşup tartışabilir ama çocuk nazarında son söz babaya ait olmalıdır.

- Babanın çalışma saatleri uzun olabilir, evden erken çıkıp eve geç geliyor olabilir ama bu durum, aileden tamamen uzakta kalacağı anlamına gelmez. Babayı sembolik olarak da olsa evin içinde tutmak gerekir. Mesela sofrada babanın yerini gelse de gelmese de sabit tutmak, izin ya da onay alınacaksa mutlaka babaya sormak gerektiğini hatırlatmak gibi…

- Anne evdeki kuralcı tavrını bir kenara koyup, çocuğuyla daha eğlenceli vakit geçirebileceği aktiviteler üzerine yoğunlaşabilir. Etrafın dağılmasına ya da kirlenmesine aldırmadan resim yapmak, kek yapmak ya da çocuğun istediği herhangi bir etkinliği yapmak gibi...

- Baba ise evdeki kuralların uygulanmasındaki son söze sahip olan kişi olmalıdır. Mesela yatma vakti geldiğinde baba; “Hadi bakalım herkes yatağına” dediğinde, bütün çocukların yatağında olmasını sağlayacak kadar güçlü ama bunu kızarak ya da aşağılayarak yapmayacak şekilde de sevecen olmalıdır.

- Bazı kurallar oldukça net olmalı ve bu konuda taviz verilmemelidir. Mesela anne/babaya ya da kardeşe vurmak asla kabul edilebilir bir davranış olmamalıdır. Böyle bir durumda oldukça net bir ses tonuyla “Oldukça kızgın görünüyorsun ama Bana/Kardeşine vurmana izin veremem. Çünkü canım/canı acıyor. İstersen şuradaki mindere vurabilirsin.” demek yeterli olur.

- Disiplinin özü ceza vermek yerine çocuğa davranışı karşısında alternatif yollar önerebilmekten geçer. Çünkü bir anne ya da baba çocuğuna kızdığında, çocuk da ona kızar. Öfke, düşünmenin ötesine geçer ve bu durumda çocuk, ebeveynlerini dinlemez. Mesela arkadaşıyla yaşadığı tartışmayı annesine anlatan bir çocuk, annesinden aldığı “ama sen de öyle yapmasaydın” gibi bir cevapla daha da öfkelenir ve sonunda, yaptığı davranışa ve etkilerine odaklanmaktan ziyade arkadaşına ve annesine duyduğu öfkeyle uğraşır.

- Kriz durumlarında –bir kitapta okuduğum ve çok hoşuma giden bir terimi sizinle de paylaşacağım- duygusal müdahale yapmak gerekir. Bunun anlamı, çocuk çok üzgün ya da çok öfkeli olduğunda önce onun duygusunu aynalamak gerektiğidir. Mesela bir mağazaya girdiniz ve çocuğunuz gördüğü bir oyuncağı almanızı istiyor. Ama siz bunu uygun bulmuyorsunuz. Böyle bir durumda çocuğunuza “Bu oyuncağı çok beğendiğini görüyorum, onu almak istiyorsun. Keşke alabilseydim ama yapamam. Bunun yerine bir balon ya da dondurma alabiliriz hangisini seçersin?” demek gibi…

- Anne ya da baba olarak “Hayır!” demeden önce durup düşünmek gerekir. Neden Hayır diyorum? Bazen evin düzeninin bozulmaması için, bazen çocuğunuza “Burada patron benim”i göstermek için bazen de çocuğunuz için en doğrusunun bu olduğunu düşündüğünüz için olabilir. Peki, durum gerçekten Hayır demeyi gerektiriyor mudur? Hem çocuğun ihtiyacını karşılayacak hem de bunun uygun bir yolla yapılabileceği alternatif bir çözüm yolu bulunamaz mı? Mesela duvarları boyayan çocuğunuza “Duvarları boyamana izin veremem çünkü duvarlar boyanmak için değildir. Ama istersen bu büyük kâğıtları duvara yapıştırabiliriz ve sen de bunları boyayabilirsin.” diyebilir misiniz? Bazı davranışlar kabul edilemez ama alternatif yolları bulunabilir.

- Yaramazlık yapmanın karşılığı ceza olduğunda, bu durum önleyici olmaz. Hatta tam tersine tetikleyici bir unsur haline de gelebilir. Ama aynı zamanda çocuğun yaptığı davranışın sonucuna katlanması gerekeceğini de görmesi gerekir. Böyle durumlarda çocuğa “….. seçersen …… seçmiş olursun” kalıbı kullanılabilir. Mesela “Odanı toplamamayı seçersen, yemekten önce çizgi film izlememeyi seçmiş olursun. Karar senin.” demek gibi… Seçimin ona ait olması, çocuğun “ceza aldım” duygusunu yaşamasının önüne geçer.

- Kuralların çocuk tarafından anlaşılır ve net olması çok önemlidir. Bir yere giderken “Bak sakın yaramazlık yapma” gibi bir ifade çocuk için yeterli olmaz. Bunun yerine “Bak gittiğimizde dolapları izin almadan açmanı istemiyorum tamam mı?” demek ne istediğinizi, çocuğunuzun da anlamasını kolaylaştırır.

- Kuralları koyarken çocuğun gelişimsel sürecini takip etmek önemlidir. Mesela 2 yaşındaki bir çocuk oyuncaklarını arkadaşlarıyla paylaşmaz. Onun elindeki ona aittir. Dolayısıyla bu nedenle çocuğa kızmak yerine problem durumunda dikkatini dağıtmak daha doğru olur.

- Çocukların hareketleri mümkün mertebe durdurulmamalıdır. Çocuklar koşmak, zıplamak tırmanmak isterler. Koşma, rahat otur, her yerden atlama diyerek sürecin engellenmesi, çocukta saldırganlık gibi bir geri dönüşe sebep olabilir. Ev bunun için uygun bir yer değilse, çocuğun bu ihtiyacının karşılanacağı alternatif mekânlara gitmek gerekebilir.

- Diyelim ki çocuğunuz koyduğunuz bir kurala uymadı. Bu durumda ebeveynin sevecen ama kararlı tutumu, süreç için en etkili yol olur. Yani çocukla bu davranışı neden yaptığı –ki çoğu zaman cevap da alınamaz zaten- ya da neden yapmaması gerektiğiyle ilgili uzun konuşmalar yapmaya gerek yoktur. “İnsanlara vurulmaz” dendikten sonra neden vurduğunu sormak ya da neden vurmaması gerektiğiyle ilgili uzun açıklamalar yapmak gereksizdir. Ayrıca çocuğun yaptığı bu davranış karşısında ebeveynin sevecen tutumu, kendisine yöneleceğini düşündüğü misillemeden de korur. Böylece çocuk yaptığı davranışın uygun olmadığını daha güvenli bir duygusal çerçevede fark etmiş olur.

- Bazı durumlarda bazı çocuklar cezayı, ebeveynleriyle kurdukları iletişimin bir parçası haline getirirler. “Dayak arsızı” olarak da anılan bu çocuklar adeta birileri onlara kızsın diye özellikle davetkâr davranışlarda bulunurlar. Aslında bu çocuklar büyük oranda ne kadar “kabul edildiklerini” görmek isteyen, ne olursa olsun yine de sevilip sevilmediğini test etme ihtiyacı duyan çocuklardır. Yaramaz olmayı kimlik haline getirmiş, ebeveynleri ya da diğer insanlar tarafından yaramazlık yaptıkça görüldüğünü düşünen çocuklardır. Kızmak, iç dünyalarında sevmenin yerine geçmiştir. Bu durumun hayatı etkileyen bir hal almış olması durumunda mutlaka bir uzman yardımı almak gereklidir.

- Koyduğunuz kurallar karşısında kararlı ve tutarlı olmak çok önemlidir. Mesela parkta oynama süreniz doldu ve bunu çocuğunuza hatırlattınız. Buna rağmen gelmemekte direnen çocuğunuzu elinden tutarak ya da kucağınıza alarak parktan götürebilirsiniz. Çocuğunuzun buna karşı çıkıyor olması sizi sevmediği anlamına gelmez ya da bu sebepten ağlıyor olması sizi sevmediği anlamına gelmez. Tam tersi, verdiği sözü tutan bir ebeveyne sahip olduğunu bilmek ağlasa da bir yandan onu rahatlatacaktır.

- Kurallarda bazı özel durumlarda taşınma, boşanma, hasta olma, tatile gitme… gibi, esnemeler olabilir. Ama çocuk, bu esnemelerin özel durumlardan kaynaklandığını, aslında bundan çok da hoşnut olmadığınızı bilmelidir.

- Koyduğunuz bir kurala çocuğunuzun karşı çıkabilme hakkı mutlaka olmalıdır. Yasaklara karşı çıkması, beraberinde yeni yasaklar getirmemelidir. Duygusunu ifade edebileceği özgür bir alanının olması oldukça önemlidir.

- Elbette kızabilir, sinirlenebilir, sesinizi yükseltebilirsiniz. Ama bu durumda olabildiğince kendi duygularınızdan bahsetmenizde fayda vardır. “Şu anda çok öfkeliyim, Bu yaptığına çok kızıyorum…” gibi… “Beni çok yoruyorsun, Yeter artık bıktım senden” gibi ifadeler çocuğun kendini çok daha suçlu hissetmesine sebep olur.

Çocuklar sınırları kontrol etmeyi severler. Ne kadar ileri gidebileceklerini, nerde durmaları gerekeceğini denerler. Ama karşılaşmayı bekledikleri mutlak şey, ebeveynlerinin güçlü, kararlı ve net olan çerçeveleridir. Aksi durumda her istediğini yapabilen çocuk için sahip olduğu bu güç, oldukça tehdit edici ve korkutucudur. Her istediği yapılan çocuk, kaybetmeyi öğrenemez. Kaybetmeyi tecrübe edemeyen çocuk, yetişkin oldukça hayat içinde karşılaşacağı başka türlü kayıplarla baş edemez.

Çocuklar duygularını ifade etmeyi, anne babalar da yetişkin rollerini ve bu rollerin sınırlarını öğrendikçe cezalara duyulan ihtiyaç da azalır. Öz disipline sahip çocuklar yetiştirebilmek için karşılıklı saygı en temel gerekliliktir.