Asya Karagül

GZT YAZARI

Sözde Ermeni soykırımı ve Türkiye denklemi

Yazıya başlamadan önce anlaşılması gereken şey şu; geçmiş, tarih demek değildir. Geçmiş nesneldir fakat elde kalan belgeler ile o dönemi tasavvur etmeye çalışan tarihçinin yaptığı çalışmalar, her ne kadar objektif ve belgeye dayalı olsa da sınırlı kaldığından ötürü, öznellikten kaçamaz.Tarih yazımı ayrıca incelenmesi gereken bir konu olduğundan sözü burada kesip, yazının esas konusuna geçiyorum.Bugün bizler, tarihimizdeki bazı olayların üzerinde diğerlerinden daha çok duruyoruz. Bu yüzden de ülk...

Mustafa Armağan

YAZARI

Şah Fırat Operasyonu ışığında Süleyman Şah Türbesi

IŞİD'in Süleyman Şah Türbesi'ne saldıracağı endişesiyle gerçekleştirilen “Şah Fırat Operasyonu” yeniden tarihle oturup tarihle kalkmamıza yol açtı. Cumhurbaşkanı'ndan sokaktaki adamına kadar hepimiz bir şekilde bu tarih müzakeresine dahil olduk.Çok şey konuşuldu ve daha çok şey de konuşulacak tabiatıyla. Biz de bu yazıda hem operasyon üze­rine sıcağı sıcağına düşündüklerimizi paylaşacağız, hem de getirdiğimiz 'kutsal emanetler'in tarihî mahiyeti­ne ışık tutacağız. İlk akla takılan soru şu: Türk...

Mehmet Çelik

DERIN TARIH YAZARI

Menzil: Çanakkale Hedef: Vaat edilmiş topraklar, yani Filistin

Siyonistler İsrail uğruna İngilizlere gönüllü olarak yardım etmişlerdi. Yahudilerin Çanakkale'ye gönderdiği 'katır alayı' ciddi bir askerî başarısı yokken dikkatleri nasıl üzerinde toplamayı başardı? İngilizlerle işbirliği İsrail'in kuruluşuna giden yolu nasıl hazırladı? Türkçede Yahudi Katır Bir­liği diye adlandırılan 562 gönüllü Yahudinin Ça­nakkale muharebelerine İngilizlerin safında katılması son yıl­larda gerek yazılı basında, gerekse TV kanallarında maksadı aşan spekülatif y...

İsmail Kara

DERIN TARIH YAZARI

Tevhıd-i Tedrısat’ın bedenimizle irtıbatlı bir ruhu var mı?

Tevhid-i Tedrisat eğitimin birleştirilmesi şeklinde değil geleneksel eğitim kurumlarının, medreselerin, ilmiye sınıfının yani farklı bir anlama ve yorumlama biçiminin ortadan kaldırılması, yok edilmesiyle neticelen(diril)miştir. 3 Mart 1924 tarihi Türkiye'nin, Millî Mücadele kahramanları­nın, Ankara'da kurulan yeni devletin, kurucu kadronun beklediği ve plan­ladığı bir tarih mi idi yoksa aniden Türkiye'nin önüne gelip oturan bek­lenmedik fakat çözülmesi zarurî bir “hadise” mi oluvermişti? Bu s...

D. Mehmet Doğan

DERIN TARIH YAZARI

Kılavuzu “Türkçeden Osmanlıcaya karşılıklar kılavuzu” olanın hali nice olur?

Kılavuz, dilimizin kadim kelimelerinden; kısaca “yol gösterici, rehber” olarak açıklanabilir. Bir türkümüzde, âşık, Bağdat ellerinden gelen tur­nalara şu soruyu soruyor: Esip esip karlı dağlar aşarsınKılavuzun mu yok niye şaşarsın Bir yazdan bin güzden derdim deşersinDurnalar ne haber yardan ne haber Divanü Lügati't-Türk'de “kulabuz/ kulavuz” olarak geçi­yor. Örnek olarak şu atasözü veriliyor: Kalın kaz kulavuzsuz bolmas. Açıklaması şöyle: Kalabalık kaz sürüsü ancak kıla­vuzla uçabilir... “Kıl...

Şeyma Özin

GZT YAZARI

“Çay Kahve İnsan” hayatlarımıza ne katıyor?

Tarık Çayır. Genç bir yazılım geliştiricisi. Bu yönüyle belki birçok yazılımcıdan bir farkı yok, tabi hayata değer katmak ve faydalı işler yapmak gibi bir gayesi olduğunu bilmeyenler için böyle. Ben kendisini “Çay Kahve İnsan” kanalından tanıyorum, bazı insanlar birbirlerini gözlerindeki ışıktan tanır, niyetinden tanır, çabasından tanır ve en önemlisi tanımak gibi bir gayesi varsa tanır.Bu yazıyı okuyan herkesi Çay Kahve İnsan'ı tanımaya davet ediyorum.Çay Kahve İnsan YouTube kanalı, fayda ve de...

İsmail Kara

DERIN TARIH YAZARI

Hilafeti kim ne zaman kaldırdı?

3 Mart 1924 tarihinde TBMM'de olup bitenler; hilafetin ilgası, tevhid-i tedrisat ve din işlerinin Diyanet seviyesine indirilmesi, elbette radikal kırılmalar ve beklenmeyen, sarsıcı, şaşırtıcı düzenlemelerdir. O kadar ki bu düzenlemelerin Lozan Konferansı görüşmeleri masasına oturuncaya kadar Cumhuriyet'i kuran kadronun aklından geçtikleri de çok şüphelidir. Onlar olsa olsa İttihat ve Terakki fikriyatını takiben daha kendi kontrolleri altında bir halife ve daha mânevi bir hilafet kurumu arayabili...

Prof. Dr. Norman Stone

DERIN TARIH YAZARI

Churchill’in Çanakkale düşü nasıl suya düştü?

Winston Churchill 2. Dünya Savaşı sebebiyle öne çıkmış olan 20. yüzyılın büyük İngiliz kahramanlarından biridir. İngiltere başından sonuna kadar bu savaşta yer almıştı ve 1945 yılında Alman toplama kamplarını gören hiç kimse, yapılan hatalar ne olursa olsun savaş için harcanan bunca emeğe değdiğini düşünemezdi. Churchill'in 1965 yılındaki muhteşem cenaze töreni tüm dünyada televizyonlardan izlendi. Bu, aynı zamanda Churchill'in büyük bir destekçisi olduğu Britanya İmparatorluğu'nun cenazesi olar...

Prof. Dr. M.Şükrü Hanioğlu

DERIN TARIH YAZARI

Nasihatten fetvaya, fetvadan ‘Bizim hilafet size zarar vermez’ yaklaşımına

1895 sonrasında hız kazanan Jön Türk muhalefetinin kullandığı önemli temalardan biri de “hilafet” olmuştur. Dönemin Jön Türk neşriyatı incelendiğinde II. Abdülhamid'e yönelik eleştirilerin bilhassa 1902 yılına kadar din temelli olduğu ve bunların otokratik idareden şikayetten ziyade “vazifesini yerine getirmeyen halifenin hal'inin gerekliliği”ni vurguladığı görülür. Bu muhalefet, Doktor Abdullah Cevdet'in II. Abdülhamid'i, 'mahkeme-i kübrada' Hz. Peygamber ve Hz. Ömer'e yargılatarak “hilafetin ...

İsmail Canbulat

GZT YAZARI

Ön yargılarını parçala! Ümit Yılbar’ı hatırla!

Ümit Yılbar… Yakın tarihimizin çok az bilinen kahramanlarından biri O. Dahi bir müzisyen. “Her şey sevgi üzerine” diyen bir aşık, bir ozan! Pentagram'ın solo gitaristi. İktisat mezunu. Kayakçı. Milli disk atma şampiyonu. 80'li ve 90'lı yıllarda “ortalığı kasıp kavuran” ünlü heavy metal grubu Pentagram (Mezarkabul) grubunda 1985 yılından 1990'a kadar solo gitar çalan, daha sonra kendi grubuyla müzik yapıp, birçok müzisyen yetiştiren, 1993'de de gönüllü olarak gittiği güneydoğuda şehit düşen As...

Ayşe Nur Ayyıldız

GZT YAZARI

The Girl On The Train

Hayallere karşı savaş açmak zordur. Dünyadaki belki en güçlü silaha, insan beyninin ürettiğine karşı alternatif sunabilmek, hiç durmaksızın akan bir şelaleye bariyer çekmeye benzer : bir yeri, sonra bir yeri daha ve sonra bir yeri daha yamamak gerekir hiç durmadan. Üstelik yolun sonunda harcadığınız emeğin boşa gitme ihtimali şaşırtacak kadar yüksektir. Yine de insanoğlunun amansızca elini çekemediği elmaya benzer hayale uygun bir kılıf bulabilmek. Nedir peki hayale karşı yol almak? Misal, siz h...

Asya Karagül

GZT YAZARI

Bir tasavvur olarak medeniyet

İnsanlar dünyayı mesken edindiklerinde henüz hiç bir kavram ve mantalite şeması çizilmemişti. Ne zaman ki insanlar, olayların ve durumların getirisi ile; medeniyet, kültür, adalet, özgürlük, hukuk, insan hakları gibi terimlere gereksinim duydular, işte o zaman kendilerini bunlara muhtaç ettiler. Aslında doğada bulunmayan bu tip kavramlar ile insanoğlu kendini bir kutuya hapsetti ve bu kutu içerisinde özgürlük mücadelesi vermeye başladı. En özgür olanlarımız bile aslında bugün sadece o kutunun sı...

İzgü Fuhan

GZT YAZARI

Hej Stockholm Kardeş*

Stockholm'e uçmak üzere havalimanına yola çıktığımda, telefonuma art arda mesajlar geldi. Hiçbir şeyden haberim yoktu. Mesajlar, bir terör saldırısı olduğunu söylüyordu. Hemen haberleri inceledim. Stockholm'ün en işlek caddelerinden birinde gerçekleşen bu saldırı sonrası; arkadaşlarım, ailem gidip gitmeyeceğimi soruyordu. Cevabım netti. Tabi ki gidecektim. Bu tür saldırıların yapmak, ve yaymak, istediği şey bir 'korku havası' zaten. Hayatın yasa saygıyla devam etmesi gerektiğine, inananlardanım...

Ayşe Nur Ayyıldız

GZT YAZARI

Hurda Köşkü

“Nesneler," diye yanıt verdi büyükbaba, “göründükleri gibi değildir." ' Hafızam bir balığınkinden daha kötüdür. Ayrıca hep hatırlamamın hiçbir fark yaratmayacağı şeyler kazınır aklımın bir köşesine. Pek çok kişinin üzerinde saatlerce konuşabildiği önemli mevzuları kolay kolay anımsamam ama zihnimin gölgeli kısımlarında belli zaman aralıklarına ait önemsiz sahneler kalıverir. Birini kokusundan hatırlarım, birini gürültüsünden. Çatapat sesleri ve o duman saniyeler içinde 7 yaşımdaki bir yaz ...

D. Mehmet Doğan

DERIN TARIH YAZARI

Bizim yoğurdumuz “Ak”tır!

Müslüman sa­ati” yazısıyla hayatımızda­ki değişimin pek farkında olmadığımız zaman boyutunu ifşa eden Ahmet Hâşim “memleketi­mizde akşamın habercisi yoğurtçudur” diyor… Hâşim'e akşamı haber veren yoğurtçuları son ta­nıyanlar bizleriz belki de... Tavalara çalınmış yoğur­du omuz terazisinin ke­felerinde akşama doğru “yoğurtcuuu, kaymaaak” nidalarıyla pazarlayan yo­ğurtçuların devri gerilerde kaldı, fakat yoğurt hayatı­mızdaki yerini koruyor. Büyük yazar...

Yolda yürürken iki annenin sohbetine şahit oldum. Yanlarında 3-4 yaşlarındaki kızları vardı. Biri diğerine kuralları sürekli kendisinin koymak zorunda kaldığından ve çocuğunun da onu hep “kötü” olarak algıladığından dert yanıyordu.

Eminin bu konuşma birçok anne için oldukça tanıdık… Çünkü haklılar. Günümüz annelerinin yükü oldukça fazla. Hem evin ihtiyaçları, hem eşin ve çocukların ihtiyaçları bir de bunun üstüne eve geç gelmek zorunda kalan babalarla beraber çocukların oyun-ödev ihtiyaçları da eklenince bir noktadan sonra taşıyorlar. Böyle olunca da önce kendileri sonra çevresindekiler için işler daha da zorlaşıyor.

Sonuç; tüm gün koşturup hiçbir işe yetişemediğini hisseden yorgun, yetersiz, öfkeli anneler, eve geldiklerinde karşılaştıkları tablodan rahatsız, isteksiz, gergin babalar ve bir türlü tatmin olmamış, mutsuz, huysuz çocuklar…

Şimdi durup filmi baştan oynatırsak ve her şeyin başladığı yere dönersek, yani hani şu toz bulutuna, ne görürüz?

Bir çift birbirlerini severler ve evlenirler. Sonra biraz daha büyük bir aile olmak isterler, nasip olur bir çocukları dünyaya gelir. Ama o çocuk sadece anneyle ya da sadece babayla olmaz. Bu iş için her iki kişinin de birbirine ihtiyacı vardır. Çocuklar dünyaya geldikten sonra büyürken de hem anneye hem de babaya ihtiyaç duyarak büyümeye devam ederler.

Bir çocuk için annenin de babanın da farklı işlevi vardır. Anne, çocuğun daha çok sevgi, şefkat ve merhamet tarafını destekler. Baba ise kural, çerçeve, disiplin, otorite tarafını… Çocuk anneyle daha çok koşulsuz sevildiğini, kucaklandığını, hata yapsa da kabul edildiğini hissetmek ister. Babayla ise sınırları, nereye kadar gidip nereden sonra durması gerektiğini, disiplini görmek ister.

Bu sınırlar birbirlerinden bıçakla kesilmiş kadar keskin değildir elbette. Yani bir çocuk için anne de zaman zaman disiplinli ya da baba da zaman zaman sevecen olmalıdır şüphesiz. Ama teraziye koyduğumuzda hangi ebeveyn için hangi halin daha ağır basması gerektiği yukarıda anlatılan gibi olmalıdır.

Fakat bazen bu durumda roller değişilir. Bazen anne çocuğuyla ilgili bütün ihtiyaçları tek başına üstlenmek ister çünkü eşinin ya da başkasının müdahalelerini doğru bulmaz, beğenmez ya da kendini kadar o yalnız hisseder ki buna mecbur kalır. Bazen de baba, birlikte geçirdiği zamanda çocuğuyla sadece eğlenmek ister, çocuğunun onunla mutlu olması, isteklerinin karşılanıyor olması onun için yeterlidir. İlişkilerini kızmalarla, cezalarla boğmak istemez. Yani anne kuralcı, disiplinli olur baba ise sevecen merhametli. Anne evde esen fırtına olur baba ise sığınılacak liman…

Çocuklar anne ve babalarından gördüklerini, kendi içsel parçaları haline getirirler. Yani onlardan gördükleri, bir süre sonra hem kendilerine hem de başkalarına davranma biçimleri haline gelir.

Annedeki sıcaklık ve sevecenlik, kendilik algısındaki değeri, hatalarını kabul edişini ve her şeye rağmen yeniden başlama cesaretini içselleştirmesini sağlar. Babadaki güç, özgüveni, kendini güvende hissetmesini ve gerek kişisel gerekse toplumsal kurallara uygun bir şekilde yaşaması gerektiği bilincini içselleştirmesini sağlar.

Roller değişince çocuğun iç dünyasında da dengeler şaşar. Çünkü sevgisine, sevecenliğine ihtiyaç duyduğu annesinin öfkesi, onu çaresizleştirir ama bunu ifade edebilmek o kadar da kolay olmaz… Ya daha da “yaramaz”laşır ya da “uyumlu” gibi görünür. Gücünü hissetmeye ihtiyaç duyduğu babasını parmağında oynatabileceğini gördüğü zaman kendini güvende hissetmez… Özgüveni de bu bağlamda yeterince güçlü olmaz, çok korkan ve/veya korkutan bir çocuk haline dönüşür.

İşler bu şekilde devam ettikçe evdeki kaos ortamı da her geçen gün biraz daha artmaya başlar. Sonunda ev yine kızgın, yetersiz anneli, yorgun, isteksiz babalı, mutsuz huysuz çocuklu bir aile ortamına dönüşür.

Peki disiplin demek illa da anne ya da babanın “kötü” olarak algılanması mı demek?

Bir çocuğun durması gereken yerleri söylemek ya da yaptığı davranışın onaylanamaz olduğunu göstermek, “kötü” olmayı da beraberinde getirmek zorunda mıdır?

Elbette hayır!

Ne yapmak gerekir?

- Önce herkes kendi rolüne sahip çıkmalı. Eğer rollerde bir karışma varsa anne, anne rolüne, baba ise baba rolüne geçmeli.

- Babanın güçlü olması, önce annenin gözünde güçlü olmayı gerektirir. Yani eğer anne, babanın gücünü saymıyorsa, “Baban öyle diyor ama boşver ben ikna ederim böyle yap.” derse, baba, çocuk gözünde de değerini kaybeder. Annenin de eşini evde otorite figürü olarak görmesi ve ona saygı duyması gerekir. Arka planda anne ve baba, evdeki ya da dışardaki kurallar üzerinde konuşup tartışabilir ama çocuk nazarında son söz babaya ait olmalıdır.

- Babanın çalışma saatleri uzun olabilir, evden erken çıkıp eve geç geliyor olabilir ama bu durum, aileden tamamen uzakta kalacağı anlamına gelmez. Babayı sembolik olarak da olsa evin içinde tutmak gerekir. Mesela sofrada babanın yerini gelse de gelmese de sabit tutmak, izin ya da onay alınacaksa mutlaka babaya sormak gerektiğini hatırlatmak gibi…

- Anne evdeki kuralcı tavrını bir kenara koyup, çocuğuyla daha eğlenceli vakit geçirebileceği aktiviteler üzerine yoğunlaşabilir. Etrafın dağılmasına ya da kirlenmesine aldırmadan resim yapmak, kek yapmak ya da çocuğun istediği herhangi bir etkinliği yapmak gibi...

- Baba ise evdeki kuralların uygulanmasındaki son söze sahip olan kişi olmalıdır. Mesela yatma vakti geldiğinde baba; “Hadi bakalım herkes yatağına” dediğinde, bütün çocukların yatağında olmasını sağlayacak kadar güçlü ama bunu kızarak ya da aşağılayarak yapmayacak şekilde de sevecen olmalıdır.

- Bazı kurallar oldukça net olmalı ve bu konuda taviz verilmemelidir. Mesela anne/babaya ya da kardeşe vurmak asla kabul edilebilir bir davranış olmamalıdır. Böyle bir durumda oldukça net bir ses tonuyla “Oldukça kızgın görünüyorsun ama Bana/Kardeşine vurmana izin veremem. Çünkü canım/canı acıyor. İstersen şuradaki mindere vurabilirsin.” demek yeterli olur.

- Disiplinin özü ceza vermek yerine çocuğa davranışı karşısında alternatif yollar önerebilmekten geçer. Çünkü bir anne ya da baba çocuğuna kızdığında, çocuk da ona kızar. Öfke, düşünmenin ötesine geçer ve bu durumda çocuk, ebeveynlerini dinlemez. Mesela arkadaşıyla yaşadığı tartışmayı annesine anlatan bir çocuk, annesinden aldığı “ama sen de öyle yapmasaydın” gibi bir cevapla daha da öfkelenir ve sonunda, yaptığı davranışa ve etkilerine odaklanmaktan ziyade arkadaşına ve annesine duyduğu öfkeyle uğraşır.

- Kriz durumlarında –bir kitapta okuduğum ve çok hoşuma giden bir terimi sizinle de paylaşacağım- duygusal müdahale yapmak gerekir. Bunun anlamı, çocuk çok üzgün ya da çok öfkeli olduğunda önce onun duygusunu aynalamak gerektiğidir. Mesela bir mağazaya girdiniz ve çocuğunuz gördüğü bir oyuncağı almanızı istiyor. Ama siz bunu uygun bulmuyorsunuz. Böyle bir durumda çocuğunuza “Bu oyuncağı çok beğendiğini görüyorum, onu almak istiyorsun. Keşke alabilseydim ama yapamam. Bunun yerine bir balon ya da dondurma alabiliriz hangisini seçersin?” demek gibi…

- Anne ya da baba olarak “Hayır!” demeden önce durup düşünmek gerekir. Neden Hayır diyorum? Bazen evin düzeninin bozulmaması için, bazen çocuğunuza “Burada patron benim”i göstermek için bazen de çocuğunuz için en doğrusunun bu olduğunu düşündüğünüz için olabilir. Peki, durum gerçekten Hayır demeyi gerektiriyor mudur? Hem çocuğun ihtiyacını karşılayacak hem de bunun uygun bir yolla yapılabileceği alternatif bir çözüm yolu bulunamaz mı? Mesela duvarları boyayan çocuğunuza “Duvarları boyamana izin veremem çünkü duvarlar boyanmak için değildir. Ama istersen bu büyük kâğıtları duvara yapıştırabiliriz ve sen de bunları boyayabilirsin.” diyebilir misiniz? Bazı davranışlar kabul edilemez ama alternatif yolları bulunabilir.

- Yaramazlık yapmanın karşılığı ceza olduğunda, bu durum önleyici olmaz. Hatta tam tersine tetikleyici bir unsur haline de gelebilir. Ama aynı zamanda çocuğun yaptığı davranışın sonucuna katlanması gerekeceğini de görmesi gerekir. Böyle durumlarda çocuğa “….. seçersen …… seçmiş olursun” kalıbı kullanılabilir. Mesela “Odanı toplamamayı seçersen, yemekten önce çizgi film izlememeyi seçmiş olursun. Karar senin.” demek gibi… Seçimin ona ait olması, çocuğun “ceza aldım” duygusunu yaşamasının önüne geçer.

- Kuralların çocuk tarafından anlaşılır ve net olması çok önemlidir. Bir yere giderken “Bak sakın yaramazlık yapma” gibi bir ifade çocuk için yeterli olmaz. Bunun yerine “Bak gittiğimizde dolapları izin almadan açmanı istemiyorum tamam mı?” demek ne istediğinizi, çocuğunuzun da anlamasını kolaylaştırır.

- Kuralları koyarken çocuğun gelişimsel sürecini takip etmek önemlidir. Mesela 2 yaşındaki bir çocuk oyuncaklarını arkadaşlarıyla paylaşmaz. Onun elindeki ona aittir. Dolayısıyla bu nedenle çocuğa kızmak yerine problem durumunda dikkatini dağıtmak daha doğru olur.

- Çocukların hareketleri mümkün mertebe durdurulmamalıdır. Çocuklar koşmak, zıplamak tırmanmak isterler. Koşma, rahat otur, her yerden atlama diyerek sürecin engellenmesi, çocukta saldırganlık gibi bir geri dönüşe sebep olabilir. Ev bunun için uygun bir yer değilse, çocuğun bu ihtiyacının karşılanacağı alternatif mekânlara gitmek gerekebilir.

- Diyelim ki çocuğunuz koyduğunuz bir kurala uymadı. Bu durumda ebeveynin sevecen ama kararlı tutumu, süreç için en etkili yol olur. Yani çocukla bu davranışı neden yaptığı –ki çoğu zaman cevap da alınamaz zaten- ya da neden yapmaması gerektiğiyle ilgili uzun konuşmalar yapmaya gerek yoktur. “İnsanlara vurulmaz” dendikten sonra neden vurduğunu sormak ya da neden vurmaması gerektiğiyle ilgili uzun açıklamalar yapmak gereksizdir. Ayrıca çocuğun yaptığı bu davranış karşısında ebeveynin sevecen tutumu, kendisine yöneleceğini düşündüğü misillemeden de korur. Böylece çocuk yaptığı davranışın uygun olmadığını daha güvenli bir duygusal çerçevede fark etmiş olur.

- Bazı durumlarda bazı çocuklar cezayı, ebeveynleriyle kurdukları iletişimin bir parçası haline getirirler. “Dayak arsızı” olarak da anılan bu çocuklar adeta birileri onlara kızsın diye özellikle davetkâr davranışlarda bulunurlar. Aslında bu çocuklar büyük oranda ne kadar “kabul edildiklerini” görmek isteyen, ne olursa olsun yine de sevilip sevilmediğini test etme ihtiyacı duyan çocuklardır. Yaramaz olmayı kimlik haline getirmiş, ebeveynleri ya da diğer insanlar tarafından yaramazlık yaptıkça görüldüğünü düşünen çocuklardır. Kızmak, iç dünyalarında sevmenin yerine geçmiştir. Bu durumun hayatı etkileyen bir hal almış olması durumunda mutlaka bir uzman yardımı almak gereklidir.

- Koyduğunuz kurallar karşısında kararlı ve tutarlı olmak çok önemlidir. Mesela parkta oynama süreniz doldu ve bunu çocuğunuza hatırlattınız. Buna rağmen gelmemekte direnen çocuğunuzu elinden tutarak ya da kucağınıza alarak parktan götürebilirsiniz. Çocuğunuzun buna karşı çıkıyor olması sizi sevmediği anlamına gelmez ya da bu sebepten ağlıyor olması sizi sevmediği anlamına gelmez. Tam tersi, verdiği sözü tutan bir ebeveyne sahip olduğunu bilmek ağlasa da bir yandan onu rahatlatacaktır.

- Kurallarda bazı özel durumlarda taşınma, boşanma, hasta olma, tatile gitme… gibi, esnemeler olabilir. Ama çocuk, bu esnemelerin özel durumlardan kaynaklandığını, aslında bundan çok da hoşnut olmadığınızı bilmelidir.

- Koyduğunuz bir kurala çocuğunuzun karşı çıkabilme hakkı mutlaka olmalıdır. Yasaklara karşı çıkması, beraberinde yeni yasaklar getirmemelidir. Duygusunu ifade edebileceği özgür bir alanının olması oldukça önemlidir.

- Elbette kızabilir, sinirlenebilir, sesinizi yükseltebilirsiniz. Ama bu durumda olabildiğince kendi duygularınızdan bahsetmenizde fayda vardır. “Şu anda çok öfkeliyim, Bu yaptığına çok kızıyorum…” gibi… “Beni çok yoruyorsun, Yeter artık bıktım senden” gibi ifadeler çocuğun kendini çok daha suçlu hissetmesine sebep olur.

Çocuklar sınırları kontrol etmeyi severler. Ne kadar ileri gidebileceklerini, nerde durmaları gerekeceğini denerler. Ama karşılaşmayı bekledikleri mutlak şey, ebeveynlerinin güçlü, kararlı ve net olan çerçeveleridir. Aksi durumda her istediğini yapabilen çocuk için sahip olduğu bu güç, oldukça tehdit edici ve korkutucudur. Her istediği yapılan çocuk, kaybetmeyi öğrenemez. Kaybetmeyi tecrübe edemeyen çocuk, yetişkin oldukça hayat içinde karşılaşacağı başka türlü kayıplarla baş edemez.

Çocuklar duygularını ifade etmeyi, anne babalar da yetişkin rollerini ve bu rollerin sınırlarını öğrendikçe cezalara duyulan ihtiyaç da azalır. Öz disipline sahip çocuklar yetiştirebilmek için karşılıklı saygı en temel gerekliliktir.