Filistin meselesi bir portakala sığar mı?

HASANALİ YILDIRIM GERÇEK HAYAT 4 DAKİKADA OKUNUR

Ekranlarımızdan izlediğimiz o makinelere ve makineleşmiş insanlara taş atan küçücük çocukların, gençlerin ve yaşlıların ‘ne’den mahrum bırakıldığı için neye icbar edildiğini anlamak ne kadar da imkânsız! Yasir Arafat’ın ifadesiyle ‘çocuk generaller’in İsrail tanklarına attığı her taş, “Ben, beni mecbur bıraktığınız şeye isyan ediyorum ve insanlıktan çıkmak istemiyorum!” diye haykırmak aynı zamanda.

Stanley Kubrick’in efsanevi bir filmi var Otomatik Portakal (Clockwork Orange) diye. 1971 tarihli yapım, yönetmen kadar kült bir yazarın, Anthony Burgess’in filmle aynı addaki romanından uyarlama. Dönemin gençliğini derinden etkileyen ve dilimize de çevrilen romanın adı, uzun yıllar boyunca Malezya’da yaşayan yazarın, oradayken öğrendiği bir Malay deyimine dayanmakta ve aslında Mekanik Adam manâsına gelmekte.

Sahiden de bütün insani değerlerini yitirmiş ve ancak şiddet gördüğünde veya gösterdiğinde yaşadığını hissedebilen Alex, küçük bir dehşet çetesinin önderidir ve hempalarıyla birlikte geceleyin şehrin sokaklarındaki garibanlara kan kusturmaktadır.

Ve hemcinslerine zulmederken de zerre miktar bir insani tavır, izlenim, eda yahut his barındırmamaktadır. Tıpkı bir makine gibi; evet. Veya Yahudi efsanesindeki kısmi muadili golem gibi.

Peki “bütün insani değerlerini yitirmek” kalıp ifadesi hakikatiyle ne demek? Kısaca işaret etmek gerekirse insana mahsus irade melekesinin mütemmim cüzü durumundaki vicdanın sesini, fısıltı kabilinden dahi duymamacasına susturmak veya bastırmak demek.

Otomatik Portakal (Clockwork Orange) filminin afişi...

Makine Adam mı Dediniz?

Filmin kahramanı Alex, nihayet bir gün suçüstü yakalanır. Elbette çetedeşlerinin kendisine ihanetiyle. Gelgelelim filmin seyri bu ândan itibaren tipiklikten tamamen sıyrılır. Alex, binlerce mahkûm gibi hapse tıkılmaz; bir tedavi deneyinin kobayı hâline getirilir. Ailesi de Alex’ten bıkmıştır. Onlar da bu deneye ses çıkarmaz.

İşkenceden beter deney aşamasındaki tedavi bittiğinde Alex, sahiden de her türlü şiddetten arındırılmış, hatta bir meleğe dönmüştür. Daha doğrusu dönüşmüştür.

Tedaviden önce, insan dendiğinde aklımıza gelmesi mecburi en esaslı fakültelerden biri durumundaki vicdandan yoksun yaşayan Alex, tedavi tamamlandığında bu sefer de hayatiyetini devam ettirecek hayvaniyetten, kendini savunma mekanizmalarından mahrum bırakılmıştır. Deyim yerindeyse Alex’teki bir ‘yok’un (vicdan) mahrumiyetinin doğurduğu zalimlik elinden alınırken, başka bir ‘var’ın varlığı elinden alınmış, kendini koruma güdüsü yokedilmiştir.

Deney aşamasındaki tedavi hakikaten de başarılmıştır ama önceki ‘makine adam’ın yerini bu sefer de zıddı başka bir ‘makine adam’ almıştır. Ne ki bu inanılmaz değişim rızayla değil, zoraki gerçekleşmiştir; dayatılmıştır yani.

Otomatik Portakal filminde, Alex karakterini oynayan Malcolm McDowell...

Kendini Koruma Ayrıcalığı

Şiddet yanlısı genç, görece kısa sayılabilecek bir vakitte, her ne ise o olmaktan çıkarılmış, evet, belki sahiden de şiddet düşkünü tarafları kökünden tıraşlanmış ve tam manâsıyla munis birine dönüştürülmüştür. Ama aynı zamanda kendini savunmaktan da aciz bırakılmıştır. Tıpkı bir nesne gibidir artık. Bir makine. Fakat kendini koruyamayacak, ancak neye memursa onu ifa edebilecek bir makine: makine adam!

Yine de unutmamak gerekir, kimileyin insanın beceremeyeceği zorluktaki işlerin altından kalkan bir makine, bırakalım insanı, dikeniyle filân kimi nebatatın malik bulunduğu nefsini koruma hususiyetinden yoksundur. Zatı gereği.

Belki bütün bir modernite tarihini, insanı makineleştirme süreci diye görmek de kabil.

Yafa filmi, Otomatik Portakal filmine nazire yapıyor. Yafa filminin afişi...

Bir Meyvenin Fısıldadıkları

Size sözünü edeceğim asıl film Otomatik Portakal değil, onunla benzer ismi taşıyan ve elbette ona nazire mahiyetinde bir film: Yafa, Portakalın Otomatiği (Jaffa, the Orange’s Clockwork). Belgesel, Yafa portakalının içinde aslında nelerin barındığını tahkiye ediyor.

Ülkemizde de satılan Yafa portakalı, aslen 19. yy’da Filistinli çiftçiler tarafından geliştirilen bir narenciye çeşidi.

Çekirdeksiz veya az çekirdekli ama çok lezzetli bu meyve, aynı zamanda Filistin’in istihdam remzi mahiyetinde. 1948’de İsrail’in Filistin’i işgal etme sürecine beynelmilel destek bulmasının ardından, o güne kadar ahalinin en önemli gelir kaynağı, o ândan itibaren işgal devletinin önemli gelir kaynaklarından biri hâline gelir. Portakal bahçeleri nasıl el değiştirmişse portakal da sahip değiştirmiştir.

Eyal Sivan


Ülkemizde de Mersin bölgesinde en güzel çeşitlerinden biri yetiştirilen Yafa portakalının hikâyesi, adını andığım bu belgeselin asıl mevzuu. 2009 tarihli yapımın yönetmeni, İsrail Hükûmeti’nin tescilli muhaliflerinden Eyal Sivan. Hakkını teslim etmek lâzım, yönetmen belgeselde alışılmadık bir şey deniyor; bir yandan Yafa portakalının cazip görselliği üzerinden, aslen Filistinliler’e ait bu meyvenin, işgalin ardından kısa zamanda nasıl bir ‘İsrail markası’ hâline getirildiğinin hikâyesini anlatıyor, öbür yandan da Filistin-İsrail meselesinin tarihçesini, bir Yahudi’den pek göremeyeceğimiz dürüstlükteki tespitler eşliğinde resmediyor.

Resmetme tabiri gayet yerinde. Çünkü yönetmen filmini kotarırken sahiden de eski haber görüntülerinden, belgesellerden, fotoğraflardan, resimlerden, gravürlerden, illüstrasyonlardan, reklâmlardan; şiirlerden, şarkılardan, edebiyat metinlerinden ve hatıralardan istifade ediyor. Yahudi ve Filistinli hatıralarından üstelik. Ve elindeki malzemeyi bir kırkyama gibi kotarmak yerine bir yapboz gibi her öğeyi yerli-yerine koymaya gayret ederek.

Nihayetinde ortaya çıkan Siyonist zihnin nasıl da çarpık, mekanik ve gayri insani bir ruh hâli barındırdığına bütün çarpıklığıyla şahitlik ediyorsunuz.

Filistinli çocukların İsrail tanklarını taşladıkları bilinen bir gerçek...

‘Makinalaşmak İstemiyorum’

Yeniden Kubrick’e dönelim: “İyilik içten gelen bir şeydir. Bir tercihtir iyilik. Bir insan tercihten mahrum bırakıldığında insanlıktan çıkar.”

Ekranlarımızdan izlediğimiz o makinelere (=tanklara) ve makineleşmiş insanlara taş atan küçücük çocukların, gençlerin ve yaşlıların ‘ne’den mahrum bırakıldığı için neye icbar edildiğini anlamak ne kadar da imkânsız! Yasir Arafat’ın ifadesiyle ‘çocuk generaller’in İsrail tanklarına attığı her taş, “Ben, beni mecbur bıraktığınız şeye isyan ediyorum ve insanlıktan çıkmak istemiyorum!” diye haykırmak aynı zamanda.

İki filmin ne de fazla ortak paydası var: İhanet, zorlama, şiddete maruz bırakma, sefilleştirme, kobaylaştırma, dönüştürme, makineleştirme, merhametsizleşme, merhametsizleştirme, yekdiğerini insan yerine koymama, insanlıktan çıkarma, çalma, çırpma, tabiinin yerine gayritabiiyi yerleştirme…

Bütün bir İsrail tarihi, aynı zamanda İsrailliler’in ilk Alex gibi gördüğü her Filistinliyi ikinci Alex’e dönüştürme gayretinin tarihi: Her Filistinli’yi, kendini savunamayan, hayatta kalabilmek için bile düşmanına muhtaç, aciz, zayıf ve her türlü iktidardan ve imkândan mahrum bir sürüye dönüştürme plânının…

Sadece her Filistinli’yi mi acaba?

Meraklısına:

Otomatik Portakal nasıl mı bitiyordu?

Şiddeti, hayat anlayışı ve kendini ifade tarzı hâline getirmeye sürüklenen Alex, yeni bir tedavi sürecinden geçirilir. Filmin son sahnesinde, izleyiciye, yani kendisini bu hâle getirenlere delici ve bir o kadar da delice bir nazar fırlatmaktadır; tıpkı filmin ilk sahnesindeki gibi.