Taşradan meclise, bir Afgan hikâyesi

BİLAL GÜNDOĞDU MECRA 8 DAKİKADA OKUNUR

O, henüz dört yaşındaymış babası öldürüldüğünde. Ruslar, önce esir almışlar Baba Yoldaş’ı, meşhur Puliçarhi Hapishanesi’ne götürmüşler. Ailesi, yıllar boyu “Babamız bir gün geri dönecek” diye kapıyı gözlemiş. Ama ne çare! Meğer, çoktan şehit edilmiş Baba Yoldaş. Cenazesini bile teslim etmemiş Ruslar. Mezarı olmayan bir babanın evladı olarak büyümüş o. Tam 40 yıldır Afganistanlı çocukların değişmeyen kaderiyle o da tanışmış böylece. İşgalin beraberinde getirdiği belirsizlik ve korku ortamı içinde geçmiş çocukluk yılları. Sonra akranları gibi yapmamış ve zor olanı tercih ederek başlamış kendini yetiştirmeye.

Önce ilkokul eğitimi için başkent Kabil’e amcasının yanına yerleşip zorluklarla ilk ve ortaokulu bitirmiş. Ülkedeki lise eğitim seviyesi yeterli olmadığı için de o yaşta hicreti tercih etmiş ve Pakistan’a gitmiş. Lise eğitiminin ardından rüyası olan doktorluk mesleği için Pakistan’da üniversite sınavına girmiş ama tıp yerine mühendislik kazanmış. Bir yılın ardından mühendislikte yapamayacağını iyice idrak etmiş ve Kabil’e geri dönmüş. Şansı yaver gitmiş ve Pakistan’da tanıştığı Türk öğrencilerin de etkisiyle 3 ay sonra açılan Türkiye burslarına yine çeşitli zorluklarla başvurmuş. Gurbetin cilvesi bu ya: Türk öğrenciler, yurtlarını bırakıp Pakistan’da üniversite okurken; orada tanıştıkları Afgan öğrencinin üniversite eğitimi için Türkiye’yi öneriyorlar.

İslam coğrafyasının çocukları.

Birileri, onlar cahil kalsın diye uğraşırken; öz yurtlarında parya muamelesi gören İslam coğrafyasının gençleri, ilim tahsili için gurbet ellere varıyor. Sünnetullah bu defa başka türlü tecelli ediyor 90’lı yıllarda gönül coğrafyamızda:

İlim tahsili için gurbet! İşte böyle başlıyor Afganistan Milletvekili Dr. Hamit Yoldaş’ın hikayesi.

Dr. Yoldaş’la başkent Kabil’deki son gecemizde bir Türk lokantasında buluşuyoruz. Yoldaş, Yetim Dayanışma Günleri vesilesi ile geldiğimiz Afganistan programımızın nasıl geçtiğini soruyor önce bize. Yaşadıklarımızı ve onun yaşadıklarını anlatmaya geliyor sonra sıra. Ardından muhabbet daha da özelleşiyor ve ben yaşını soruyorum Yoldaş’a. “75’liyim” deyince ben de espri olsun diye “Hayat sizi fazla yıpratmış, ben daha yaşlı sanmıştım” sizi diyorum. O da önce içli bir ah çekiyor, sonra da başlıyor anlatmaya:

Dr. Hamit Yoldaş, Türk lokantasında.

Özal’ın büyük öğrenci projesi “Türkiye Bursları” ile kazandığı Antalya Tıp Fakültesi’ni, Antalya şartları göz önünde bulundurularak Ömer Faruk Korkmaz Hoca’nın telkinleri ile bırakıyor ve daha az puanla kabul alan Konya Meram Tıp’a geçiş yapıyor. Tabi öncesinde TÖMER’de dil eğitimi alıyor. Sonra da Korkmaz Hoca’nın tavsiyesiyle Milli Gençlik Vakfı’nın (MGV) evine yerleşiyor. Konya ile özdeşleşen Afganistan Belh doğumlu Mevlâna Celaleddin Rumi, hemşehrisini ağırlıyor artık 8 yıl boyunca. Ümmetin derdi, Yoldaş’ı Konya’da da bırakmıyor ve 28 Şubat soğuğuyla yüzleştiriyor kendisini. Başörtüsüne özgürlük için attığı bir imza nedeniyle meşhur Beyaz Toros’larla da tanışıyor Yoldaş. Neyse ki Alaaddin Tepesi’nde ‘ikna’ için içilen bir çayla son buluyor Toros yolculuğu.

“Yine şehit olamadan dönüyoruz yurda”

8 koca yıl geçiyor ve 4 yaşından itibaren Afganistan şartlarıyla boğuşan yetim Hamit Yoldaş, ülkesine Dr. Hamit Yoldaş olarak kesin dönüş yapıyor. Bir yıl özel sektörde, bir yıl da Afganistan Adalet Bakanlığı Sağlık Birimi Müşavirliği’nde görev yapıyor. Ardından da TİKA’nın 2005’te Yoldaş’ın memleketi Takhar’da açmış olduğu hastanede başhekimlik yapıyor. Yoldaş, hekim olunca, yetimliği her zerresiyle yaşamış biri olarak unutmuyor yetimleri.

Türkiye’de kurduğu irtibatların da desteğiyle 2006 yılında Hedef Kültür Vakfı’nı kuruyor. Afganistan aşığı Bahattin Yıldız’la da böyle kuruluyor dostlukları. Bahattin Yıldız, bulduğu her fırsatta Afganistan'a gidiyor, Yoldaş’la buluşuyor ve yetimler için omuz omuza didinip duruyorlar yıllarca.

Kabil-İstanbul Kardeşlik Yetimhanesi.

Yıldız, Afganistan’dan her Türkiye’ye dönüşünde Yoldaş’a “Yine şehit olamadan dönüyoruz yurda!” diye takılırken Yoldaş, kendi hayatı üzerinden yetimlere umut aşılamaya devam ediyor. Hayır yarışı büyüyüp sıra yetimler için daha kalıcı işler üretmeye gelince kabul oluyor Yıldız’ın o içten duası. Bahattin ağabeyin yolu son kez düşüyor işte benim şu satırları yazmakta bulunduğum yetimhanenin arsası için Afganistan’a. Mülk sahibi ile anlaşmak üzere Türkiye’den İHH Asya Masası Sorumlusu Faruk Aktaş’la birlikte yola koyuluyorlar. Söz Hamit Yoldaş’ta:

“3 gün sonra buluşacaktık yetimhane için alacağımız arsa sahibi ile. Boş 3 günü değerlendirmek için ben Faruk Aktaş abi ile öğrenci evlerini denetlemek için Bağlan, Kunduz ve Takhar illerine araba ile yola koyulduk. Öğrenci evlerimizin sorumlusu amca oğlum İkbal Yoldaş da bize katıldı. Biz Takhar’dayken Kabil’den Bahattin Yıldız ağabey aradı ve diğer amca oğlum Aynuddin Yoldaş ile birlikte Takhar’a geleceklerini, buradan da Badahşan’a giderek söz verdiği bir yetimhaneyi ziyaret edeceklerini söyledi.

Yetimleri ziyaret.

Öyle de yaptılar: Önce uçakla Kunduz’a geçtiler, oradan da Takhar’a araba ile geldiler. Ertesi gün Badahşan’a gittik, yetimlerimizi ziyaret ettik. Akşama da Takhar’a geri döndük. Gece uzun uzun sohbet ettik hep birlikte. Son gecemizmiş meğer. Bir sonraki gün için Kunduz’dan Kabil’e biletlerimiz kesilmişti. Son anda benim resmi işlerim nedeniyle bir değişiklik yapmak zorunda kaldık ve benim yerime Türkçe bildiği için Aynüddin gitti onlarla.

Nedense benim içim hiç rahat değildi o gün. Sabaha karşı gördüğüm rüyanın da etkisiyle tedirginliğim iyice artmıştı. Uçuşun hemen öncesinde İkbal’i aradım. Uçağa bindiklerini, birazdan havalanacaklarını söyledi. Ben de ‘Hoda hafız biraderanı mücahidan’ diyerek kapattım telefonu. Bahattin Yıldız, Faruk Aktaş ve amca oğullarım İkbal ile Aynüddin’’in Kunduz’dan Kabil’e gitmek üzere bindiği uçak 1 saat içinde inmesi gerekiyordu başkente. Bir saat geçmiş olmasına rağmen telefonum hala çalmıyordu, ‘indik’ haberi için. Ben de hava yolu şirketini aradım, kimseye ulaşamadım. Sonra Havacılık Bakanlığı’nı aradım, onlar da bilgileri olmadığını söyledi. Dışişleri Bakanlığı’nda çalışan bir tanıdığı aradım o da bilgi alıp bana döneceğini söyledi. Aradan bir saat daha geçince ancak arayabildi ve uçakta hangi yakınlarımın olduğunu sordu. Ben bir şeyler olduğunu anladım.

Afgan Dağları.

Meğer ilk aradığımda da biliyorlarmış durumu: Uçak düşmüş! Ben neye uğradığımı şaşırmıştım. Hemen ambulanslarla uçağın düştüğü tahmin edilen yere doğru yola çıktık ama nafile. Hindi-kuş Dağları uçağı resmen yutmuştu, bulmak kolay olmadı. Afgan devleti 5 gün sonra ulaşabildi enkaz alanına. Bize ise tam 23 gün sonra verdiler cenazelerimizi. Tanınmaz haldeydiler. DNA testiyle ancak teşhis edebildik cesetleri. 6 ay kendime gelemedim. Artık Bahattin ağabey muradına ermişti: Afganistan’da yetimler için şehit olmuştu. Ama ben son andaki zoraki değişiklikle uçağa binememiştim. Bu nedenle de o günden beri yani 9 yıldır yaşımı soranlara ‘Fazladan yaşıyorum’ diyorum.”

Afganların kaderle bir problemi yok

Kaderle barışık bir hayat sürüyor Afganlar. Başkent Kabil’den kalkan uçağımız, hava şartları nedeniyle Badahşan’a inemeyip gerisin geri döndüğünde hiçbir Afgan yolcunun buna ses etmeyişinden çıkartıyorum. Havalimanındaki o kadar kontrolün, prosedürün ardından menzile ulaşamamak onlara dokunmuyor hiç. Buna Yoldaş’ın teslimiyeti de eklenince iyice ikna oluyorum Afgan halkının kadere olan imanına. Ve sıra Yoldaş’ın siyasi serüvenine geliyor:

Kaderle barışık bir hayat süren Afganlar.

Yoldaş, 250 sandalyeli meclise memleketi Takhar’dan bağımsız seçilerek girmiş. Önceleri politikaya hiç hevesi yokmuş. Biraz memleketlilerinin ısrarı biraz da vakıf çalışmalarını daha da hızlandırmak için girivermiş siyasete. Yaklaşık bir sene önce yapılan seçim sonuçları 6 ay sonra açıklanınca vakıf çalışmalarına eskisi kadar zaman ayıramamış. Öyle ki mihmandarlık edemediği ilk ekip olmuşuz biz. Bizden önceki ekiplerle sürekli birlikte olur, onların programlarına bizzat öncülük edermiş. Bunu öğrenince benim moralim bozulsa da irtibatta kalabileceğimiz müjdesiyle biraz toparlanıyorum.

Afganistan sokakları.

Hem kendi ülkesindeki dengelere hem Türkiye’deki dengelere bu derece hâkim olan ve dil sorunu bulunmayan bir mihmandar öyle kolay bulunmuyor çünkü. Sonra bardağın dolu tarafından bakıp; bunca zorluğa rağmen kendini yetiştirebilen, sokaklardan gelip onuruyla kendi ülkesinin meclisine girebilen ve tüm bunları yaparken de araçları amaçlaştırmayan biriyle karşılaştığım için ben de kendimi epey şanslı hissediyorum. Kadere sonuna kadar iman etmiş Müslüman bir milletvekili! Bir şiir vesilesi değil mi sizce de?

Yetimler için yola revan olduk

Yetimlerle piknik.

11’inci yurt dışı görevimde yine İHH İnsani Yardım Vakfı’nın projeleri için yollardayız. Derdimiz, sadece ve sadece yetimleri mutlu edip, geleceğe daha iyi hazırlanmalarına yardımcı olmak.

Böylesi bir amaçla çıkmış olduğum ilk yurt dışı seferim bu aynı zamanda. Burada yetimlerimizle birlikte piknikler yapıyoruz, oyunlar oynuyoruz. İHH’ya yapılan yardımlarla yetimlere kırtasiye malzemeleri, adak-akika kurbanlarının onlara ulaştırılması gibi projeleri icra ediyoruz.

Kurbanların ihtiyaç sahiplerine teslimi sırasında ortaya çıkan sıcak görüntüler.

Benim en çok dikkatimi celbedense Yetim Ailelerini Kalkındırma Projeleri oluyor. Kocalarını savaşta kaybetmiş, yetimleriyle baş başa kalmış biçare annelerin kendi ayakları üzerinde durabilmeleri için geliştirilen bir proje bu. Proje ile birlikte İHH, meşhur tabirle onlara balık vermek yerine balık tutmayı öğretiyor adeta.

Kimine dikiş makinesi hediye ederken kimine de süt keçisi veya tavuk hediye ediyoruz. Keçilere sımsıkı bağlanan, tavuklara gözü gibi bakan minik yetimlerimizin mutluluklarına şahit olunca da hamt ediyoruz içten içe. Hele onca yokluğa rağmen piknik esnasında çekim yaptığım için aralarına katılamadığım yetimlerin büyük bir erdemle kendi haklarından ayırıp ısrarla bana da bir şeyler ikram etme arzuları hamdimi artırıyor. Yol yorgunlukları unutuluyor, umutlarımız yeşeriyor.

Tavuklara gözü gibi bakan miniklerden biri.

Biz neyi bekleriz?

Afganistan’da tek sorun işgal ya da savaş değil. Avrupa’da, Amerika’da Katolik kiliselerde yıkanan beyinler, devletler tarafından büyük fonlarla desteklenen kuruluşlar aracılığıyla Afgan halkına cenneti müjdelemeye(!) geliyorlar. Özellikle İngiltere çıkışlı misyoner kuruluşlar, parlak beyinlere nüfuz edebilmenin yollarını arıyor. Dinleri karşılığında Afgan gençlere yeni bir hayat vaat ediliyor. İngilizce öğretme bahanesiyle bir üniversiteye gelip karı koca olduklarını söyleyen misyonerlerin deşifre oluşları bu gerçeği gün yüzüne çıkartıyor.

Gençleri, Noel bayramlarında evlerine davet edip kutlamalarına alet edişleri ve kadın misyonerin Afgan halkından biri gibi örtünmesi, işin adanmışlığına dikkat çekmemizi gerektiriyor. Kendi ülkelerindeki rahat hayatı bırakıp her gün bombaların patladığı bir ülkeye yerleşmek her yiğidin harcı olmasa gerek! Dr. Yoldaş, hikayenin İncil dağıtımıyla patlak verdiğini de söyleyip anlatımını noktalayınca aklıma bizim Mehmet Akif Ersoy’un şu dizeleri geliyor:

“Misyonerler, gece gündüz yeri devretmedeler,

Alimlerimiz bilmem, Allah’tan vahiy mi bekler?”

Uranyum madenleri tükenir, demokrasi gelir!

Habil’i öldüren Kabil ile adaşlık eden Afganistan’ın başkenti Kabil, bu asırda ölümlerle anılıyor hep. Demokrasi getirmek adına ülkenin tüm kaynaklarının sömürüldüğü düzende Afgan halkı, karın tokluğuna hayata tutunuyor. Hava sahasının hiç boş kalmadığı, bir askeri helikopterin inip diğer askeri uçağın sorti yaptığı havalimanlarından Amerika’ya neredeyse her gün maden taşınıyor. Terörü bitirmek adına ülke semalarına kondurulan zeplinler, 7/24 ülkeyi izliyor ama ne çare! Ülkede terör bitirilemiyor, demokrasi bir türlü getirilemiyor. Zira bunlar gerçekleşirse işgal için bahane kalmıyor.

Afganistan semalarında uçan bir zeplin.

Her an saniye saniye izlenen sokaklarda bombalar patlamaya devam ederken uranyum madenlerindeki emperyal makineler harıl harıl çalışmalarını sürdürüyor. Firavun adaleti, Afganistan’da tıkır tıkır işliyor. Müslümanlar, kendi vatanlarında misafir muamelesi görüyor, Amerika bilmem kaç bin kilometre öteden gelip hem üzümü yiyor hem de bağcıyı dövüyor. Yüzyıllar boyunca ümmete alimler yetiştiren mümbit Afganistan toprakları, şimdilerde cehaletin bedelini ödüyor; yavaş yavaş, acı acı. Kendisi de bir yetim olan Dr. Yoldaş ise bir yandan yetimlere umut olup eğitimleri için ellerinden tutarken diğer yandan da bağımsız, özgür Afganistan hayaliyle mücadelesine devam ediyor. Ben de yazımı Şehit Bahattin Yıldız’ca bir yakarışla bitiriyorum:

“Bir zamanlar biz üç kıtaya adalet ve merhamet götürüyorduk. Şimdilerde ise sadece merhamet götürebilir olduk. Rabb'im adaleti de tekrardan götürebildiğimiz günleri nasip eylesin…