Yeşilçam'ın İbrahim Uğurlu'suydu kimsesizlerin 'Ramazan Abi'si oldu

NURİYE ÇAKMAK ÇELİK GZT 19 DAKİKADA OKUNUR

Doğarken annesiz kalan, ‘köyün en fakiriydi’ dediği babası tarafından bakılamadığı için evlatlık verilen, çocukluğu açlık ve fakirlik içinde geçtikten sonra askerde tanıştığı arkadaşı vesilesiyle 35 yılını YeşilÇam’da geçiren, hepimizin Ramazan Abi olarak tanıdığı İbrahim Uğurlu, bir ramazan günü değişen hayatını ve iyilik yolunda yaşadıklarını Doğduğum Ev için anlattı.

Yıl 1942. Konya'nın Seydişehir ilçesine bağlı Kozlu köyü. İbrahim Uğurlu nasıl bir evde doğdu?

Konya / Seydişehir

Konya Seydişehir'in Çavuş Yaylası'nın Kozlu köyü. Bir dağ köyü. 1940'da geldim dünyaya ben. Köy, çok yoksul bir köy. Yani arazisi olmayan, taşlık kayalık arasında bir köy. Köyümüzün yakınında bir köy var. Babam, o köyden benim annemi alıp kaçırıyor. Annem, 3 çocuk sahibi olduktan sonra ekin biçerken, tarlada doğum yapıyor. En son evladı benim annemin. Doğum yapıyor, annemi köye getiriyorlar. Beni birinin eline veriyorlar, eve geldikten sonra annem rahmetli oluyor. 23 yaşında.. Ben o yaşta kalıyorum. Beni birileri emziriyor, yapıyor ediyor...

Yiyecek yok, içecek yok, o yok bu yok. Köyün en yoksulu da babam.

Sizi kim büyüttü?

Babam 3 tane çocukla ortada kalıyor. Düşünüyor, 'ne yapayım?', 'ne yapayım?'.. Annemin kız kardeşini istiyor babam. Bu çocuklara anca bunlar daha iyi bakar diye. Vermiyorlar. Dedem diyor ki, “Öbür kızımı 23 yaşında öldürdün. Çalıştırarak öldürdün, bu kızımı da sana vermem” diyor. Teyzem, dağa sapanla, öküzle tarla sürmeye gidiyor. Babam da takip ediyor. O tarlayı sürerken babam birkaç kişiyle beraber oradan teyzemi alıyor tekrar köye kaçırıyor. Bizim köye getiriyor. Teyzem de razı olmuyor. Sonra yine jandarmalar, babam başka birilerini giydiriyor onu yapıyor bunu yapıyor. Korkutuyorlar teyzemi. Bu sefer teyzemi razı ediyorlar. Teyzem bize bakmak için evde kalıyor. Çünkü ben onun kardeşinin çocuğum...

Babam köyün en yoksuluydu

Aradan zaman geçiyor. Teyzemden de 2 çocuk dünyaya geliyor. Sonra teyzem de ölüyor. O da rahmetli oluyor. 24 yaşında ölüyor… Baba şaşırıyor. ‘Ne oluyor?’ Birisi 23 yaşında, biri 24 yaşında. İkisi de rahmetli oldu. Hem ondan 2 tane çocuk var hem bundan 3 tane çocuk var. ‘Ben ne yapacağım? diye şaşırıyor adam. Yiyecek yok, içecek yok, o yok bu yok. Köyün en yoksulu da babam. Neyse, geçti zaman artık. Büyüdüm. Abim biraz büyüdü. Onu çobanlığa verdi. Beni başka yerlere verdi derken biz fazla okuyamadık orada. 3'e kadar gittik.

Çam kozalağından acı ekmek

Babanızın yokluktan ötürü size yaptığı bir ekmek var, unsuz ekmek…

Artık babam yiyecek içecek için çabalıyor. Yani ne yapar? Dağlardan, ormanlardan meşe kozalağı topluyor babam. Onları getiriyor, damda kurutuyor. Kırıyor, onları un değirmenine götürüyor, öğütüyor. İçine bir şeyler de karıştırarak bize bakmaya çalışıyor. Yani acı ekmek, ekmek bile yok o zamanlar. Yemin ediyorum. Vallahi billahi ekmek bile yok.

İbrahim Uğurlu

Yayladaki Ana Kadın

O zor günlere dair aklınızda en çok ne kaldı?

Köy aşağı yukarı bir 300 hane. Birkaç tane koyunu olan insan var. Onlar da yaylaya çıkıyor. Bir gün bana babam dedi ki, gece aç yatmışız. Hepsi açlıktan ağlıyorlar ama ağlaya ağlaya uyudular. Bir tek eşeğimiz var, başka hiçbir şeyimiz yok. O da zayıf, yani böyle zor gidip geliyor. 'Oğlum' dedi, 'sabahleyin eşeği al' dedi, 'yaylaya doğru gel' dedi. 'Ben seni bulurum, alırım seni' dedi. 'Şu çuvalları da alırsın, oraya gelirsin' dedi. Neyse, ben çuvalları aldım, eşeğin üstüne koydum. Bizim giyecek falan bir şeyimiz yok. Yani o zamanlar biz erkekler bile etek giyerdik. Buralara kadar etek giyerdik. Kıldan etek... O eteğin de her tarafında belki 80-90 tane yama var. Önüne gelen yamamış, önüne gelen yamamış... Ayaklarda ayakkabı yok. Ayaklar zaten çarık gibi olmuş… Ufacık çocuk ama öyle yani.

O zamanlar biz erkekler bile etek giyerdik

Neyse eşeği aldık, yukarı doğru çıktık, yaylaya doğru. Giderken işte otlardan alıyorum, onlardan yapıyorum falan karnımı doyurmaya çalışıyorum. Babamın yanına vardım. Babam beni aldı ormanın içine götürdü. Şöyle düşünmüş; orada meşe kömürü yakarlar. O kömürden yakmış üstünü kapatmış. O çuvallara koyacak, eşeğe saracak. Başka bir köye götürecek, başka bir ile götürecek. Onları satacak, oradan buğday alacak, mısır alacak. Oradan değirmene gidecek, değirmende bize un yapıp bizim karnımızı doyuracak… Biz vardık kömürün başına. Bana babam soruyor, diyor ki, “Gelirken giderken köydekiler eve ekmek getirdi mi? Çocukların karnı doydu mu? Yani bir şeyler verdiler mi?” “Hiç kimse bir şey vermedi.” “Tamam” dedi. Çuvalı verdi bana. Aşağıya indim. “Kömürleri doldur oğlum sen. Ben geliyorum” dedi.

O zamanlar biz erkekler bile etek giyerdik. Kıldan etek... O eteğin de her tarafında belki 80-90 tane yama var.

İbrahim Uğurlu

Babam ayrıldı oradan. Gitti, yarım saat sonra geldi. Ben çuvalın yarısını doldurdum. Bir mendil getirdi, mendilin içinde böyle sanki 3 tane bir şeyler var ama ne olduğunu bilmiyorum. “Bunu al oğlum, yukarı yaylaya götür” dedi. “Yaylada ana kadın var bunu ana kadına ver” dedi. Ben aldım o mendili, yukarı yaylaya çıktım. Böyle taştan evler vardı küçük küçük. Yayla evleri. Ana kadını bulduk, 'bunu babam gönderdi' dedim. Taşın üstünde onu açtı. Baktı, baktı, baktı ona. Kadın duygulandı. Bana baktı. Kadının gözünden yaşların döküldüğünü anladım... Bana baktı tekrar yine. Dedi ki, “Karnın aç mı?” dedi. Dedim, “Aç”. “Gel” dedi. Onu da aldı çıkını. Yayla evine girdik. Bana bir şeyler yaptı, sıktı böyle. Sıkma, içine peynir koymuş. Elime verdi. Yedim onu. Nasıl açım ama… Ondan sonra o bir şeyler hazırlıyor. Yanıma geldi tekrardan, “Doydun mu?” dedi. Çok acı bir şey... Vallahi, aklıma geliyor şu anda da… Dedim ki, “Doymadım”… “Doymadım” dedim. Bir daha sardı. Ondan sonra o çıkını arkama getirdi. O eteğin üstüne de sardı, “Hadi” dedi, “Bunu babana götür” dedi. Ondan sonra oradaki o mendildeki çıkını da verdi. “Bunları da yerine koysun” dedi.

Geldiğimiz zaman kardeşimiz yoktu

Mendilin içinde ne varmış?

O kadın baktığı zaman oradaki yumurtaları ben de gördüm. Keklik yumurtası, küçük küçük keklik yumurtası... Kekliğin altından almış babam. Yani babam şöyle söylüyor, demek istiyor ki, ‘Benim sana verecek hiçbir şeyim yok. Ne param var ne pulum var. Benim çocuklarım aç. Bana bir şeyler verebilirsen ver. Benim sana verebileceğim bunlar var…' Güle oynaya oradan seke seke geliyorum. Babamı gördüm. Çok uzaktan gördüm babamı. Babam eşeği sarmış beni bekliyor. Çok uzaktan bana ‘Verdi mi?’ diyor. Sırtımı döndüm babama. ‘Verdi’ dedim. Geldim babamın yanına. Babama o çıkını verdim. “Bunu aldığın yere koyacakmışsın” dedim. Ama o arada o keklik ötüyor. Nasıl ötüyor ama. Acı acı ötüyor keklik. Yani yumurtalarını kaybetmiş. Şu kadının yaptığı iyiliğe bak. Bu unutulur mu? Sanki o kadın o iyiliği yapmasaydı bunlar benim aklıma belki de gelmeyecekti belki. O kadının bana yapmış olduğu iyilik yani öyle yerlere geldi ki… Babam keklikleri yuvasına koymuş. Keklik sesi kesti. Şu kadının yaptığı iyiliğe bak. Hem kendine iyilik yapıyor hem bana yapıyor hem babama yapıyor hem çocuklara yapıyor.

Kız kardeşim vardı, bakamadığı için evlatlık verdi baba

Neyse babam geldi. Ben zannettim ki, babam sırtımdaki çıkını çözecek, içinden bir şeyler alacak. Öyle zannettim. Öyle yapmadı o baba. O baba, “kardeşlerinin yanına git bunların karnını doyur” dedi. Babam orada o çıkını çözmeden, eşekle beraber çavuşa gitti. Orada onları satacak, sonra gelecek. Ondan sonra da işte hamur yapacak. Ekmeği bile babam yapardı. Sonra işte biz büyüdük. Her birimiz dağılmaya başladı. Kız kardeşim vardı, bakamadığı için evlatlık verdi babam. Abimle beraber oduna gitmiştik. Çok seviyorduk kardeşimizi. Geldiğimiz zaman kardeşimiz yoktu. Babam onu evlatlık vermiş Konya'ya. Çok üzüldük, çok acıdık. Yani aradan 15 sene geçti. Arıyoruz, bulamıyoruz falan. Babam söylemiyor. ‘Onları rahatsız edersiniz, onun rahatını bozarsınız’ diye söylemiyor. Sonra İzmir'e geldim. İzmir'den sonra da askere gittim.

İbrahim Uğurlu / GZT Röportaj

Gece geliyorum ahırın içinde bir yatakhane var tahtadan yapmışlar. Seni ahırın içinde yatırıyorlar.

Arada bir dönem var. Çobanlık yapıyorsunuz, evlatlık veriliyorsunuz değil mi?

Evet. Çok küçüğüm daha. Beni evlatlık diye aldılar ama meğerse evlatlık değilmiş. Beni sadece koyunları güttürmek için, keçileri güttürmek için almışlar. Beni öyle kandırmışlar. Babamı da kandırmışlar. Adamın evi var. Bir de ahırı var orada. Hayvanlar falan orada kalıyor. O da çok acı, o da çok acıydı... Atlar var hayvanlar var, çok zengin birisi. Ben de çocuğum daha. İşte onların koyunlarını güdüyorum, keçilerini güdüyorum. Ufacık çocuk ya. Yani olur mu öyle şey? Böyle insanlık mı olur? Yemek getiriyorlar. Beni yanlarına almazlardı. Ahır kapısı açılırdı. Onun bir sesi vardı. Bir acayip sesi vardı. Açıldığını hissederdim yukarıdan. 'Yemek getirdiler' derdim. Bir çorbayla biraz ekmek getirip bırakırlardı. Yani öyle geçti. Orada da evlatlık olmadığımı anladım. Oradan da çıktım. İzmir'e gittim. İzmir'de şeker fabrikasında çalıştım. Ondan sonra askere gittim. Askerden sonra sinemadan bir arkadaş beni zorla İstanbul’a getirdi.

Babam o benim, ben onu biliyorum

Yıllar sonra babanızı nasıl buldunuz?

Askerden sonra ben sinemada kaldım. Bir 15-20 sene kaldıktan sonra burada evlendim. Evlendikten sonra babam aklıma geldi. Köyden babam göçmüş. İzmir Çırpı köyüne göçmüş. Artık babam gözümde tütüyor yani. Ayrıca tekrar evlenmiş babam. Babamı bulmaya gittim İzmir’in Çırpı köyüne. Oraya vardım. Dedim işte Konyalı Sarı Mehmet, Bahçıvancı Mehmet varmış burada. ‘En sondaki ev’ dediler. Küçük bir bahçe. Orada marul şu bu yetiştiriyor. İzmir'e satmaya götürüyor. O şekilde geçimini sağlıyor. Yaz daha girmemiş pırasa dikiyor.

Babamı ziyarete gittim babam beni tanıyamadı

Neyse, adam beni getirdi. Bir tane ev yapmışlar. Tahta bir kapısı var, kapıyı açtı. Adam oradan bağırdı ‘Mehmet’ dedi. Babam döndü baktı. ‘Misafirin var’ dedi. Çok uzaktan böyle baktı baktı. Tanıyamadı. Yine pırasa dikmeye başladı. Sonra ben o kapıdan içeriye girdim. Böyle babama doğru gidiyorum. Ama 15-20 seneden beri görüşmemişiz. Yaklaştık. Bir elinde çomak, bir elinde pırasa. Böyle yanıma doğru yaklaşıyor. Ama daha hala tanıyamıyor beni. Ama ben.. Babam o benim, biliyorum. Yaklaştık yaklaştık. Hala daha acaba.. Şöyle baktı bir. Şöyle baktı yine. “İbrahim sen misin?” dedi. Elindeki o pırasalar düştü. Çomak düştü. Sarıldık ettik…

İbrahim Uğurlu'nun gençliği / Yeşilçam

Dönüm noktanız askerlik oluyor herhalde. Arkadaşınız sizi İstanbul’a davet ediyor. Yeşilçam'a giriyorsunuz. Nasıl oldu?

Askerde benim hiç kimsem yoktu. Baba yok, ana yok. Mektuplarımız gelmezdi. O çocuk da beni iyi anlamıştı. Mektup gelmediği zaman, param gelmediği zaman o çocuk bana destek veriyordu. İyi arkadaş olduk orada. Sonra tezkereyi beraber aldık. ‘Ben İzmir'e gideceğim’ dedim. ‘Hayır’ dedi. ‘Sen İzmir'e gitmeyeceksin’ dedi. ‘Ben seni İstanbul’a götüreceğim’ dedi. Beni İstanbul'a getirdi. Evinde misafir etti. 4-5 gün misafir etti. Ettikten sonra Yeşilçam'a götürdü beni. O kahveleri gezdirdi. Artistleri tanıttı. İşte bu Sadri Alışık diyor. Bu Ayhan Işık diyor. Böyle herkesle tanıştırıyor. Orada meğerse hem bu işin yöneticisiymiş hem de oyuncusuymuş. Bu şekilde böyle devam ettik orada. Böyle bir 3 ay kaldık. ‘Gideceğim’ diyorum. ‘Yok, hayır’ diyor. Bana o evin içinde bazı hareketler öğretiyor. ‘Şöyle yapacaksın böyle yapacaksın’ diyor. Beni orada bırakmak istiyor yani. Öyle dersler verdi ki bana. O bana çok büyük fayda sağladı. Her gittiği yere beni de götürdü. Bu şekilde kaldık.

Keşke oralarda olmasaydım

35 yıl.

35 yıl ama o 35 yılı ben saymıyorum.

200 film...

Yani evet. Hiç saymıyorum onu. Keşke oralarda olmasaydım di̇yorum. Keşke.

Parasızlıktan vapurlardan kaçak geçiyordum

Parasızlık orada da yakanızı bırakmamış değil mi?

Orada da yoktu öyle bir şey. Biz yani çekime gidiyorduk. Geldiğin zaman paranı alamıyordun. Çek, senet veriyorlardı. Onlar da 1 ay, bir buçuk ay, iki ay, üç ay öyle şey yapıyordu. Karşıda oturuyordum. Üsküdar'da oturuyordum. Orada yani inan ki yol parasını bile veremediğimiz için vapurlardan kaçak geçip gidiyorduk.

İbrahim Uğurlu Yeşilçam'da kötü adam rollerinde oynuyordu
Yeşilçam'da hiç mi güzel anınız yok? Birçok ünlü oyuncuyla tanışmışsınız.

Hiç önemli değil. Yok be abi. Yok. Benim hiçbir anım kalmadı orada. Sevmedim şimdi de nefret de ediyorum yani.

Kanser diyorsunuz Yeşilçam için…

Oraya giren kişi gerçekten bir kansere yakalanmıştan daha fazla kötü. Yani orası kanserin üstünde kanser. Çok insanlar ziyan oluyor orada. Yani öyle genç kızlar ziyan oluyor ki. Öyle genç çocuklar ziyan oluyor ki.. Alıştırıyorlar oraya. Artık onun hayatı bitiyor yani. O başka şeyler istemeye başlıyor. İş de alamıyor. Bir kere oynatıyorlar, iş de alamıyor. Bu sefer çocuk bunalıma giriyor. Bunalıma girdiği zaman anasına da zarar veriyor babasına da zarar veriyor. Kendine de zarar veriyor. Yani bitiyor onun işi. Onun için çok… Tamam güzel. İyi yapılsa güzel. Ama maalesef yani hem insanları kullanıyorlar hem para vermiyorlar hem de ne bileyim…

Yeşilçam, kanserin üzerinde kanserdi

İnsanların üzerinden para kazanıyorlar?

Öyle tabii, insanların üzerinden para kazanıyorlar. Bizim 4-5 tane kahvemiz vardı mesela. İşler bittiği zaman orada otururduk. Prodüksiyon Amirleri gelir oraya, o kahvelerin önünde dolaşır. Yani kim var kim yok. Hangi oyuncu boşta. Hangi teknisyen boşta. Kahvede kim oturursa otursun herkes o oradan geçtiği zaman böyle... Cam vardı... O camın önünden geçtiği zaman herkes dönüp bakardı. Yani acaba. Beni çağıracak mı? Önce film yapanlar mesela 1.000 lira alıyorsan o anda oturuyorsun çünkü boştasın. Gitmek zorunda kalıyorsun. O zaman seni 50 liraya çalıştırıyor. Onun için insanın kanının emildiği bir yer orası. Ama şimdi değil, şimdi iyi. O zamanlar öyleydi.

İnsanın kanının emildiği bir yer Yeşilçam

Bir de Yeşilçam'da bazı ideolojik şeyler sizi rahatsız etmiş. İslam'a karşı olan özellikle. Doğru mu?

Bunlar şimdi bile var kızım ya. Bence ayrım şu anda bile var yani. Eğer ki sen Müslümansan, sen namazında niyazındaysan, sana pek iyi bakmıyorlar. O zamanlar da öyleydi. Yücel Çakmaklı vardı mesela. Zor kalıyordu burada. Osman Sınav vardı. Onlar namazında niyazındaydı ama mecbur kaldıkları için en iyi yönetmenlerden birileriydi onlar… Mecbur kaldıkları için onlarla ilişki kuruyorlardı.

Devrimci ve solcuyduk

Şöyle bir not okudum. “Ben o yıllarda sosyalizme yakındım” demişsiniz. Öyle miydiniz?

Aynen öyle. Öyleydik. Solcuyduk biz. Devrimci ve Solcuyduk o zamanlar. İdamla bile yargıladılar bizi. 10 sene Selimiye'ye gittim geldim.

Darbe döneminde mi?

Tabii. O Dev-Gençlerin olduğu zamanlar, ben o zaman DİSK'e (Devrimci İşçi Sendikaları Konfederasyonu) üyeydim DİSK'te denetim kurulundaydım. Ankara'ya yürüdük biz. Ankara'ya yürürken bizim resimlerimizi falan çekmişler. Halbuki Ankara'ya biz sigorta için yürümüştük. Ama bazı arkadaşlar da başka niyetle yürümüşler. Biz de onların arasına karıştığımız için bizi de de suçlu ilan ettiler. Selimiye'ye çağırdılar. Selimiye'de 10 sene yargılandık. Dışarı çıkışımız yasaklandı. Yani o zaman çoluğumuza çocuğumuza bakamadık. İş yok güç yok, çok zor günler geçti o zamanlar. Çok zor günler geçti.

İbrahim Uğurlu

İşportacılık yapalım yani pazarlarda bir şeyler satalım dedik. Mahmutpaşa'ya geliyordum. Oradan çorap alıyordum, atlet alıyordum.

Ondan sonra bir içsel yolculuğa mı çıktınız? Çünkü mesleki olarak da bırakıyorsunuz Yeşilçam'ı. İşportacılığa başlıyorsunuz.

Yani evet. Yeşilçam'da o zamanlar pis filmler falan çekilmeye başlanmıştı. Onu yediremedik biz kendimize, böyle şeyler yapmak istemedik. ‘Ne yapayım?’ diye düşündüm. En iyisi işportacılık yapalım yani pazarlarda bir şeyler satalım dedik. Mahmutpaşa'ya geliyordum. Oradan çorap alıyordum, atlet alıyordum. Pazarlara gidip satıyordum onları. Ve geçimimi öyle sağlıyordum.

Yeşilçam'ı bırakıp pazarda çorap satmaya başladım

İşportacılık günleriniz ne kadar sürdü?

Süre olarak birkaç sene sürdü. Zor oldu benim için. Yani şöyle diyenler de olmuştu orada. Ben tam pazar yerinin içine giremiyordum. O zamanlar biraz o sinemadan tanıyorlardı ediyorlardı falan. 'Aaa bak' diyorlardı, 'aç kalmış bilmem ne yapıyor', 'ay zavallı'.. Olsun önemli değil benim için… ‘Ne derse desinler’ diyordum ben. Devam ettim işime. 2 sene falan sürdü. Ondan sonra TRT'den işler geldi. Epey bir, bir 10 sene TRT'de çalıştım anlaşmalı olarak.

Ne görev yapıyordunuz?

Orada set amirliği yapıyordum. Kurtuluş'un görsel efektlerinin hepsini ben yapıyordum. Bütün o patlamaları, işte arabaların devrilmelerini, yağmurunu, karını, fırtınasını hepsini ben yapıyordum. Nereden baksan 60-70 kişi vardı çalışan etrafımızda. Bayağı bir katkımız oldu. Yeşilçam'dayken de öyleydi mesela. Biz tek iş yapmazdık. Makyajını yapardık. Dekorunu yapardık. Çayını yapardık. Bavulunu taşırdık. Yani her işi yapardık. Her işi yaptığın için orada seni bırakıyorlardı. Seni kullanıyorlardı yani. Seni hizmetçi gibi kullanıyorlardı...

“Biz bir hayır işi yapalım..”

Sonrasında Kanal 7 kuruluyor. 1996 yılında da bir Ramazan Programı konuşulmaya başlıyor. Sizi nasıl buldular, nasıl dahil oldunuz bu projeye?

Özkul Eren diye bir arkadaşımız vardı. Osmancık'ı, Küçük Ağa'yı çektikten sonra orada Sanat Yönetmeni'ydi. Yücel Çakmaklı yönetmendi. Ben de Set Amirliği yapıyordum. Çok iyi anlaştık Yücel Çakmaklı'yla. Özkul Eren'le çok iyi anlaştık. Bunlar da Kanal 7'nin sahibi Zekeriya Karaman'ı iyi tanıyorlarmış. Zekeriya Karaman ona demiş ki, 'biz bir televizyon kuracağız, etrafınızda temiz insanlar varsa onlarla beraber yapalım bu işi'. Özkul Eren de bizi topladı. Zekeriya Karaman'la buluştuk, Reşitpaşa'ya gittik. Bir reklam ajansıydı orası.

İbrahim Uğurlu

Bir tek uydusu vardı, başka hiçbir şeyi yoktu. Harabe bir yerdi orası. Benim Set Amirliğim var, dekorculuğum falan var ya ondan faydalandılar. Orasını 15, 20 gün içinde temizledik. Yaptık ettik ve canlı yayına başladık. Çok güzel gitmeye başladı. Güzel programlar başladı. Sıra geceleri başladı. Bayağı bir aldı yürüdü. Halbuki Kanal 7, 3 aylığına kurulmuştu orada. Ama bu olaylar gittikçe, güzelleştikçe kalmaya başladı. Bir de Ramazan girdi. Ramazan girdikten sonra da Zekeriya Karaman şöyle bir şey söyledi, 'biz bir hayır işi yapalım' dedi. Allah razı olsun kendisinden. Yani o eğer ki o bizim önümüzü açmasaydı bu hayır işini orada yapmamış olsaydık böyle bir şey yoktu şu anda. İşte öyle yola çıktık Uğur (Arslan) ile beraber. Bir Ramazan günü…

Ama ne yapacağınızı bilmiyorsunuz…

Hayır bilmiyoruz. Hiç ne yapacağımızı bilmiyoruz. Oradan yola çıktık. Bir hayır işi olduğunu biliyoruz ama ne olduğunu bilmiyoruz tabii ki. Kar da yağıyordu. Bayağı bir kar yağıyordu. Oradan aşağı doğru indik, bir bakkal dükkanının önüne geldik. Aşağıda Armutlu var ama hep gecekondular, hep yoksul aileler var. Bakkala girdik. Oruçluyuz. Fakat hiçbir zaman da oradaki adam o güne kadar oruçlu değil. Yani 60 yaşında var ama hiç oruç tutmamış. O gün oruçlu ama o adam. Neyse içeri girdik. “Arkadaş bugün Ramazan.” “Eee?” “Aşağıda birkaç tane gecekondu var. Yoksul aile var.

İbrahim Uğurlu

Oruç tutuyorlar. Onların sofrasına bir şey koymak ister misin?” Saat 1, 1.5 falan. Adam acıkmış, oruç da tutmuş. Yani o gün anlamış Müslümanlığın ne olduğunu. Orucun ne olduğunu anlamış o gün… “Ne istiyorsanız alın” dedi. Ben bir taraftan, Uğur bir taraftan birer poşetle. Çok pahalı şeyler almıyoruz. Bulgurudur, fasulyedir. Böyle şeyler almaya başladık. Sonra onları getirdik rafın oraya koyduk. Adam onları gördü, tatmin olmadı gitti oradan 3-4 tane tavuk getirdi. Sucuk getirdi, pastırma getirdi, peynir getirdi, yığdı orasını. “Bunları da koyun” dedi. Onları da koyduk. “Parası?” “Yok” dedi.

İlk defa böyle bir şey yapıyoruz. Ne söyleyelim? Birbirimize bakıyoruz. Dedik ki, 'Ramazanlık erzak getirdik'

Bakkal iyiliğin kapısını açtı, peki evi nasıl buldunuz?

Aldık onları yürüdük. Çok kar yağıyordu ama. Müthiş kar yağıyordu. Oradan küçücük bir gecekondu tamamen kapanmış, kardan kapanmış. 2 tane küçük penceresi görünüyor. Yani böyle kapı tamamen kapanmış kardan. Aşağıda merdiven var. Onları çıktık. Birkaç adım attık. Kapıyı çaldık. Uğur bir tarafta ben bir tarafta. İlk defa yapıyorum böyle bir şeyi. Ne olduğunu da bilmiyoruz. Karşımıza ne çıkacağını da bilmiyoruz. Ondan sonra kapıyı çaldık. Çıkmadı kimse. Bir daha çaldık, o karlar falan dökülmeye başladı. Sonra kapı açıldı. Allah Allah. Biri çıktı, bir anne. Başörtülü bir anne. Tertemiz bir insan. ‘Hayrola oğlum’ dedi. Biz de ilk defa böyle bir şey yapıyoruz. Ne söyleyelim? Birbirimize bakıyoruz.

İlk defa yapıyorum böyle bir şeyi, ne olduğunu da bilmiyoruz.

Dedik ki, 'Ramazanlık erzak getirdik' dedik. Kadın duygulandı. Ağlamaya başlayınca arkadan iki tane daha çocuk geldi. Annesinin birisi eteğinden tuttu birisi de öbür eteğinden tuttu. Çocuklar da ağlamaya başladı. Anne ağlıyor, çocuklar ağlıyor. Küçüklüğüm aklıma geldi. Çöktüm oraya ağlamaya başladım. Anne ağlıyor, o ağlıyor, o ağlıyor, perişan olduk. Neyse sonra kendimize geldik. İçeri girdik. İçeride hiçbir şey yok. Engelli bir çocuk yatıyor yerde. Bir tane daha var, o yatıyor orada. 2 çocuk yanında... Artık o bizim ailemiz oldu. O çocukları büyüttük. O çocuklara, oraya ev yaptık.

Kapısını çaldığınız ilk evde, o hanım size bir şey söylüyordu yanlış hatırlamıyorsam?

Tabii ya. Unuttum ben orasını. Doğru. İçeri girdik. Şöyle dedi, ‘Bunların babaları öldü. Biz de taşınmaya karar verdik. Köye gidecektik. O anda düşünürken kapıyı siz çaldınız’ dedi. Evet, öyle söyledi. Sonra biz onları göndermedik. Onlara baktık, sonuna kadar baktık. Şu anda onlar delikanlı. Belki de evlendiler bilmiyorum ama buraya gelip yardım ediyorlarmış yalnız.

Kapıyı çaldınız Şehir ve Ramazan olarak. Ama bu sonra öyle bir ses getirdi ki programlıktan çıktı.

Yani evet. O anda Şehir ve Ramazan'dı. Gerçekten hakkından gelinmemeye başlandı. Sonra işte Kanal 7'deki yöneticiler dediler ki, ‘bu böyle olmaz’. ‘Biz bunu dernekleştirelim’ denildi.

Böyle insanlar da mı varmış dediler

Telefonlar susmuyordu değil mi?

İbrahim Uğurlu

Tabii. Nasıl geliyor ama. Dedim ya o zamanlar hakkından gelemiyordun yani. Başka dernek yoktu, bizden başka dernek yoktu. Hiçbir yardım kuruluşu da yoktu. Hepsi bizden 4 sene sonra, 5 sene sonra kurulmaya başlandı. Şimdi binlerce dernek var. Yani köylerde bile dernek var şu anda. Mahallelerde bile dernek var. Okullarda bile dernek kuruldu. Gençler dernek kurmaya başladı. İyiliğin ne kadar güzel bir şey olduğunu onlar da anlamışlar. Şehir ve Ramazan, bir Ramazan günü başladı ama 1 ay devam ettik. Etraf nasıl oluyor biliyor musun? Gelen paranın, eşyanın haddi hesabı yok. Yani biz artık başladık, her gün bir yerdeyiz. Her gün bir yerdeyiz. Gördükçe insanlar, ‘Ya böyle insanlar da mı varmış?’ demeye başladılar. Mustafa Kutlu, Allah ona güç kuvvet versin. O abi ismini de koydu, Deniz Feneri Derneği olarak. O şekilde Deniz Feneri kurulmuş oldu. Deniz Feneri olarak da çok güzel işler yaptık biz. Gerçekten söylüyorum. O başladığımız zamanlar var ya, yani memleketin durumu gerçekten çok acıymış ama kimse bunu bilememiş biliyor musun? Kimse görmemiş, kimse görmek istememiş… Bu memleketin halini.. İşte 23 sene, 24 sene önce. Bunlar varmış aslında bunları kimse görmek istememiş. ‘Bırak böyle yaşasınlar’ demişler.’ Bırak gebersinler’ demişler. Gerçekten öyle söylemişler…

Dernek kuruldu ve siz yollara düştünüz...

İbrahim Uğurlu

Artık yavaş yavaş mektuplar gelmeye başladı Deniz Feneri'ne. Telefonlar gelmeye başladı. Biz köylere çıkmaya başladık. Şehirlere gitmeye başladık. Öyle insanlarla karşılaştık ki. Öyle yoksul ailelerle karşılaştık ki. O engelli çocuklarımız var ya, onları ahırların ta dibine kadar… Dibinde onlara bakıyorlardı. Zincire vuruyorlardı onları. Ölsün diye bakıyorlardı onlara. Biz bunları yapa yapa, çıkara çıkara... Allah bin kere razı olsun. Kimden biliyor musun? Şu andaki Cumhurbaşkanımızdan. Allah bin kere razı olsun diyorum. O adam ne yaptı biliyor musun? Buna el attı, bu işe el attı. Bütün engelli kardeşlerimize maaş bağlattı. Bakana da maaş bağlattı. Şimdi onlar nerede biliyor musun? Evin en güzel köşesinde onlara bakılıyor? Bundan güzel bir şey olabilir mi? Bu yeter. Bunun sevabı yeter. Düşün 1500 tane, 2000 tane ev yaptık teslim ettik biz insanlara. 4-5 tane okul yaptık teslim ettik. Sağlık Ocağı yaptık teslim ettik. Yani nasıl anlatayım? 5 milyon insana ulaştık. Bir tek burada değil. Bütün Afrika.. 60-65 tane ülkeye gidiyoruz. Onlara da yardım ediyoruz. Yani daha ne yapacağız kızım ya?

Biz bu Türkiye’yi nerden baksan 3-4 kere tur atmışızdır. Köylerine, kış demedik yaz demedik. Bırakmıyor yani, o aileler bırakmıyor.

Derneğin gönüllüsü olarak yakinen biliyorum. Siz bu 20 yıl içinde çok kez hastalandınız, mikrop kaptınız, hastanede yattınız. Fiziki olarak şartlarınız zor aslında...

Hiç durmadık. Yani biz bu Türkiye’yi nerden baksan 3-4 kere tur atmışızdır. Köylerine, kış demedik yaz demedik. Bırakmıyor yani, o aileler bırakmıyor. Gece uyuyamıyorsun. Sabah olsa da kalksam gitsem diyorsun. Gerçekten gece gündüz yol yaptık. Artık onu ezberlemiştik. Mesela herhangi bir şehre gidiyorduk. Şehrin tepesine çıkıyorduk, ‘Hangi evde yoksul var? Hangi evde yoksul yok?’ Onu anlıyorduk biliyor musun? ‘Kimin bacası tütüyor, kimin bacası tütmüyor?’ Bacası tütmeyen eve gidiyorduk. Yani gerçekten söylüyorum tam dört dörtlük tam oraya da varıyorduk.

Sadece Türkiye'de değil, bütün Afrika, 60-65 tane ülkeye gidiyoruz

Bu işin emekliliği var mı?

Bu işin emekliliği mi? Öldükten sonra emeklilik, öldükten sonra... Ben öyle diyorum yani. Allah benim canımı diyorum, bir yoksulun kapısında alsın diyorum. Çok güzel olur. İnşallah öyle olur…

İnsanların girmeye çekindiği evlere, kokudan ya da o şartlardan… Siz hep girdiniz. İnsanların yaklaşamadığı insanlara banyo yaptırdınız, ellerinizle yemek yedirdiniz…

Bak ben bunları unuttum. Sen hatırlıyorsun. Gerçekten söylüyorum. Evet.

İbrahim Uğurlu / Deniz Feneri

Bu nasıl bir duygu?

Bilmiyorum. Yaptıkça yapasın geliyor. Gördükçe daha iyi şeyler yapasın istiyorsun. Yani başkalarına da örnek olmak istiyoruz. Başkaları da yapsın istiyorsun. Yani bilmiyorum. O nasıl bir şey bilemiyorum. Kendini artık koyuveriyorsun. Yani diyorsun, ben bunu yıkayacağım diyorsun. Yıkıyorsun yani onu. Temizliyorsun, yatırıyorsun. Yediriyorsun, içiriyorsun. Altını alıyorsun. Altını aldığım çok insan oldu yani.

Ve bunu kameraları çıkarttıktan sonra yapıyorsunuz?

Tabii onlar olmaz. Onlar görüntüye girmiyor kızım.

Allah’ım beni elden ayaktan düşürme.. Canımı bir yoksulun kapısında al

Hiç iğrenmediniz mi Ramazan Abi?

Yok, öyle bir şey aklıma gelmiyor. Gelmiyor yani. Onu gördükten sonra aklına gelmiyor bir şey. Yani o hastayı o durumda gördükten sonra hiçbir şey yok... Terk etmiş gitmişler. Onu bir getireceksin, bir yere oturtacaksın bir yana, onu kendine getireceksin yani. Onu yıkarsan, temizlersen, ona bir şeyler verirsen, onunla ilgilenirsen o ayağa kalkıyor. Mesela bir yerde bir engelli çocuğumuz vardı. Onu tavuk kümesine koymuşlardı. Önünde bir tane tas koyup, böyle tavuğa koyar gibi. Tesadüfen giderken baktık böyle tavuk kümesinin içinde, battaniyenin içinde birisi oynuyor. Uğur'a dedim ki, 'Bu ne?' Tavuk kümesinin açtık şöyle, battaniyeyi aldık. Engelli kardeşimiz, çocuğumuz… Battaniyenin altında. Onu aldık, dışarı çıkardık. Arabamız da var o zaman bizim. Her şeyimiz var arabada. Yiyeceğimiz, içeceğimiz, elbisesidir, ayakkabısıdır. Her şey var onda. Çeşme de var orada. Yaz günü de. Çıkardık çocuğu oraya. Güzel önce bir yıkadık onu. Güzel bir traş ettik. Temizledik. Üstünü başını giydirdik. Yedirdik içirdik. Kapının önüne oturttuk. Akşam anneleri babaları geldi bahçeden. Gittiler tavuk kümesine baktılar, çocuk yok orada. Çocuk karşılarında oturuyor aslında… Yani çocuklarını bile tanıyamadılar. Böyle çok güzel şeyler yaptık. Allah razı olsun bağışçılarımızdan. Bağışçılarımız olmasaydı biz bunları yapamazdık. Biz her şeyimizi onlara borçluyuz. Gerçekten Allah onlardan razı olsun.

Son soru. En çok hangi duayı ediyorsunuz?

‘Allah’ım beni elden ayaktan düşürme’ diyorum. ‘Allah’ım beni elden ayaktan düşürme’... ‘Benim canımı bir yoksulun kapısında al’ diyorum..

İbrahim Uğurlu, Nuriye Çakmak Çelik / GZT Röportaj