2019 Düzeni, eksik modernleşme, tam kapitalizm

Belki de birincil ve hayati olan öncelikle kendi  düşünce dünyamızı, itikadi yönlerimizi, taraf olduğumuz konuları,  aynı mevziyi ve mevkiyi paylaştığımız kişileri sorgulamaktır.
Belki de birincil ve hayati olan öncelikle kendi düşünce dünyamızı, itikadi yönlerimizi, taraf olduğumuz konuları, aynı mevziyi ve mevkiyi paylaştığımız kişileri sorgulamaktır.

Biz Müslümanlar bir yandan küfür düzenini adı modernite olan, kapitalizm denen bâtıl hayat algısını geçmek, aşmak, geriletmekle öte taraftan bizim küfür düzenine galip gelmemizi engelleyen İslam algımıza, İslam düşüncesine savaş açmakla mükellefiz. Belki de birincil ve hayati olan öncelikle kendi düşünce dünyamızı, itikadi yönlerimizi, taraf olduğumuz konuları, aynı mevziyi ve mevkiyi paylaştığımız kişileri sorgulamaktır.

İslam birlik dinidir; Müslüman “Tevhid”i ikame edendir. Tevhid Allah’ın birliği yanında varlığın, varolanların Allah’tan geldiğini, Allah’a döneceğini ifade eder, hiçbir yaratılmış mutlak değildir... Aslolan, Yaratıcımızdır!

Müslümanlar olarak bu tevhidi, dünyada küfre karşı göstermek mümkün mü, elbette... Müslümanların dünya hayatında küfrü gündemlerinden çıkarması, küfre karşı bir ve beraber olması İslam’ın varoluş gerekçesidir. Bugün dünyada İslam âlemi ne itikadî ne siyasi ne zihnî olarak “birlik” kavramını içselleştirebilmiş durumda. Varsa yoksa ayrılıktan dem vuruyoruz!

İnsanları aynı hedef, aynı inanç, aynı değerler etrafında bir araya getirmek o derece zor, o kadar meşakkatli ki, hele mesele gelip dünya nimetlerine dayandığında anında küfrü bile sahiplenecek durumda görünüyor Müslümanların pek çoğu...

Örnek mi miladi takvimin 2017 yılı haziran ayındaki “Katar krizi”, krize giden yolda ABD Başkanı Trump ile dostane ilişkiler, silah satışı adı altındaki çok büyük para aktarmaları, sihirli küre etrafında dünya paylaşımını içeren viral fotoğraflar...

Mesele Katar’ı öne sürerek ABD’nin borçlarını sıfırlama, paylaşımı kâfirle bir araya gelerek, kafirin gözetimi altında yapıp İslam ülkelerinin çobanlığına soyunmak, kendi aşiretinin iktidarını daha da uzun müddet sürdürebilmek.

İsrail’in örgütler vasıtasıyla kurulacak Kürt devleti ile Anadolu topraklarına kadar sokulacak varlığını yine güvence altına alma konsensüsünde bulunan Müslüman ülkeler var. Bugün İslam birliği kavramı o kadar lüzumsuz, o derece anlamsız ki! Batının dünya sahnesine çıkmasından sonra İslam birliği kavramı zuhur etse de hiçbir zaman buna bir adım dahi atmamışlardır.

Batıdan daha çok Batıcı, küfürden daha çok Müslüman birliği karşıtı İslam ülkeleri var.

Dünya sistemi Müslümanların birleşmemesi hatta daha da ayrılması için bilhassa Arap âlemindeki asabiye köklerini daha da güçlendirdi, artık ulus devletler bile nihayete ererek klan devletler, aşiret yapıları oluşturuluyor. İslam birliği modern zamanlarda hiçbir zaman olmadı, bundan sonra da şartlar daha da zorlaştırılıyor.

İTTİHAD-I İSLAM NE ZAMAN ÇIKTI?

İslam birliği kavramı Osmanlı’da ortaya çıktı; Müslüman tebaanın ayrılma çabalarına karşı sadece İmparatorluk topraklarında değil uzak coğrafyalardaki Müslümanları da kapsayacak derecede, tüm kalpleri, zihinleri, gönülleri aynı noktaya toplamak için “İttihad-ı İslam” teklifi getirildi.

Esasında İslam birliği kavramı da bir sapma, aslolan Müslüman birliği olmalıdır.

Biz Türklerin bu çığlığına, sesler uzaklardan geldi. İmparatorluk topraklarından ayrı, uzak coğrafyalarda kâfir emperyalizminin ne demek olduğunu bilenler ses verdi.

Küfrün emperyalizmini iliklerine kadar yaşayanlar ittihad-ı İslam derken, kâfirlerle aynı yolu kazmaya çalışanlar ayrılık türküleri söyledi. Sonuçta ayrıldılar. İslam birliği, Müslümanların küfre karşı topyekûn mücadele azmi böylece baltalandı.

Oryantalistleri dinlediler; Osmanlı emperyalizmi altında yaşamaktansa gâvur refahını, korumasını tercih ederiz, dediler.

Bugün de milli kimliklerini, devletlerini kuramamış olanlar aynı hevesin peşinde koşuyorlar; vaadedilmiş topraklarda vaadedilmiş devletlerinin rüyasıyla yaşıyorlar.

Modernite, emperyalizm, milliyetçilik hareketleri, İmparatorlukların artık ömürlerini tamamlaması İslam düşüncesinin klasik döneme göre şekillenen içeriğini tarihi kılıyordu. Artık bağımsız Müslüman devletler fikri yaygınlaştı, tabi bu Müslümanların birliği de!

Filistin'de Sultan II. Abdulhamid'in tahta çıkışının 30. yılı kutlamaları. Saat Kulesi'nde Osmanlı bayrakları.
Filistin'de Sultan II. Abdulhamid'in tahta çıkışının 30. yılı kutlamaları. Saat Kulesi'nde Osmanlı bayrakları.

İttihad-ı İslam yine 200 yıllık çöküş dönemimizin kavramı. Hilafet ile birlikte kullanılan İttihad-ı İslam Müslümanların bir ve beraber olmasını öne çeker.

Coğrafi yakınlık olsun olmasın, devletlerin aynı hiyerarşi altında birleşip birleşmemesinden çok “gönüllerin, zihinlerin, amaçların” birliğidir aslolan. Hilafet kavramı evet, dünyevi ağırlığı olan, siyasi bir kavramdır. İmparatorluk’ta gerileme dönemine münhasır ağırlık kazanmış da olabilir fakat gücü, etkinliği, sadece siyasi değildir aynı zamanda ruhları, gönülleri, hedefleri doğal olarak birleştirebilme gücü bulunur... Bu nedenle başta İngilizler olmak üzere Batılıları ciddi ciddi düşündürtmüş hatta korkutmuştur.

Müslümanların görece birliği güçlü Müslüman devletlere dayanır. Orta Asya ve Hind havalisine, Afrika’ya, Ortadoğu’ya yani Müslüman nüfusun bulunduğu sahaya hükmeden güçlü devletler vardır; Gazneliler, Karahanlılar, Harzemşahlar, Memluklular, Eyyubiler ve tabi ki Selçuklular ve Osmanlılar coğrafi ve hiyerarşik olarak Müslümanları bir arada tutabiliyordu. Hilafet zayıf Abbasiler’de bile olsa yine kıtalardaki Müslüman nüfuslar büyük oranda Müslüman devletlerin egemenliğindeydi.

Selçuklular Şiilerin elinden kurtarırken bile Hilafeti kendi üzerlerine almamış, Abbasiler’e bırakmışlardı.

Müslüman etkisindeki dünyada Hilafetin Memluklularda ya da Osmanlılarda olması hiç sorun teşkil etmemişti! Dünyanın herhangi bir mevkiinde bir Müslümanın burnunu kanatan kâfirden bunun hesabı sorulabiliyordu çünkü!

İslam birliği de Hilafet kavramı da modern dönemlerin gözde kavramlarıdır. İslam birliği de, Hilafet meselesi de bizim çöküş dönemimizde öne çıktı. Küçük Kaynarca gibi artık büyük yenilgilerin başladığı tarihi antlaşmayla Hilafet Müslümanların merkezi, odağı olarak belirlendi, Müslümanların korunması artık Halife’deydi. Hilafet Vatikan gibi düşünüldü, Vatikanlaştırılmış bir Hilafet bile tasavvur edildi.

Emperyalizmin en büyük panzehiri İttihad-ı İslam’dır; tabi ki teoride. Tabi ki iyi niyetli bakış altında. Zaten kâfirle kendine gelecek kurmak isteyen Müslümanlar için de İngilizler kadar engeldir, İslam birliği...

İttihad-ı İslam teklifinin ortaya atılmasıyla Müslümanların birleşeceği zannını, “teorik safiyet”i İstanbul aydını, devlet adamı ciddi ciddi düşünüyordu. Fakat Müslüman birliği teklifi yakın coğrafyamızda karşılık bulmadı. Tam tersine “Halife’nin Kureyşliliği” tezi etrafında asıl Hilafetin Araplara ait olduğu görüşü getirilerek süreç dejenere edildi.

Asabiye o derece kuvvetli işlemeye başladı ki, Mısırlıların Türklerden daha medeni, Avrupalı olduğu kanaatleriyle Batının desteğinin alınabileceği bile düşünüldü, dün ne ise bugün de aynı kanaat İslam ülkelerini tesiri altına almayı sürdürüyor.

Kayzer 2. Wilhelm, Kubbetüssahra Avlusu'nda. 27 Ekim 1898
Kayzer 2. Wilhelm, Kubbetüssahra Avlusu'nda. 27 Ekim 1898

BATI YÜRÜYÜŞÜNE KARŞI İSLAM BİRLİĞİ

Bizim coğrafyamızdaki etnik kimlikler İslam birliğinden beklenti içinde değillerdi; asıl İttihad-ı İslam’ı Hind, Endonezya Müslümanları İstanbul’dan, ümmetten yardım bekliyor, bir araya gelmeyi umut ediyorlardı.

İslam birliği siyasetin ötesinde zor durumda kalan Müslümanların yardım umutlarını karşılıyordu... Açlıktan, zulümden, kavgalardan, emperyalizmden dünyadaki Müslümanların, Sadaret’in, Halife’nin kurtaracağı umuluyordu.

İttihad-ı İslam, Hilafet, Müslümanların sığınacakları mercidir, korunma talebidir. İngilizlerden, Ruslardan, Hollandalılardan, Almanlardan katliamlardan korunma, himaye istemedir. İttihad-ı İslam, adı gibi dünyadaki Müslümanların kaygılarını karşılar; onların “merkez”e hitabıdır.

İslam birliği talebi Batının yürüyüşünü engellemek için teklif edildi; fakat İmparatorluk havzasındaki İslam ülkeleri “Batı ile yürümek” istiyorlardı.

Modernizm öncesinde Batı saldırısı, Haçlılar karşısında bir araya gelebilme imkânı çok daha fazladır, sömürge ile birlikte artık “sömürge valiliği” daha cazip gelir. Balkanlar’dan Türkleri, Müslümanları atma gayreti meseleyi Batılıların başlattığı Hilal-Haç kavgasına götürdü. Dönemin aydınları Batı ile kavgamızı, Hilal’in Haç’a yenilmesi olarak göstermeye dayandırsa da bilhassa Ortadoğu cenahında karşılık bulmadı. Uzak sahalardaki Müslümanların çığlıklarına da Babıali yetişemedi, gücümüz yetmedi yani.

İstikbal için Müslümanlarla birlikte hareket etmek istiyorduk. Haç saldırısına karşı tüm Müslümanların aynı kaygıyı duyacağı gibi, teorinin en koyu kıvamında saf düşünceler içindeydik.

Oysa herkes ulus devletini kurmak, o devleti gâvur himayesinde yaşatmak için kararını vermişti.

İslam birliği sonraki yıllarda hep bir hayal, hep bir fantezi olarak kaldı. İngilizler her zaman Abdülhamit’in Müslümanlar üzerindeki nüfuzundan korktu; Müslümanların heyecanından çekindiler. İstiklal Harbi’ni biz Anadolu düşerse İslam bayrağı da düşer anlayışıyla Hilafet için yaptık.

Vatanımızı İslam ile, Müslümanlar ile, ümmetin birliğiyle bütünleştirdik, kavgamızı İslam’ın küfür karşısında galibiyeti için verdik.

Sonradan vatan sevgisinin İslam birliğine zarar verdiğini söylediler, yine biz Türkler bunu ciddiye aldık. Hala meseleyi dünya sisteminin bir kurgusu biçiminde görmekten çok tefrika, bölünme gibi ucuz kavramlarla izah etmeye çalışıyor, munis, saf yaklaşımımızı, Müslüman ülkelerin iyi niyetli olacağını varsayıyoruz. Öyle değil işte. Herkes gönüllü olarak Müslümanların bir araya gelmeyeceğini biliyor.

Katar meselesinde olduğu gibi, Filistin, Irak sorununda olduğu gibi Müslümanların kanları üzerinden kendi geleceğini kurmak için çırpınıyor bazı İslam ülkeleri.

İslam birliği, Panslavizm, Pangermenizm kavramlarından geldi biraz da; onlar etnik temelli bizler İslam kardeşliği merkezli düşünüyorduk. Müslüman ülkeler “pan”cı oldular, etnik-kabile kimliklerini İslam’ın üzerine çıkarttılar. Olsun. Olacak. Zaten İslam birliği, Hilafet bir saltanat değil, Şeriat’ın ve adaletin uygulanmasıyla varlık alanına çıkabilen metafizik yönü de olan siyasi güçtür.

Biz Türkler, dünyada Müslüman onurunu korumanın kavgasını hakkıyla verdik; İslam birliği için güçlü bir devletin öne düşmesi gerekir. Türkiye geçmişte olduğu gibi diğerkamlığı rehber edinerek Müslüman ülkelerin önüne düşüp, onların karşı gelmelerine, kafirden daha çok engel çıkarmalarına rağmen İslam’ın izzetini yine yükseltecek, Müslümanların birliğini sağlayacaktır.

Bize lazım olan, küfür dışı nizam kurabilme şuurumuzu, İslam’ın biricikliği felsefesini, gaza anlayışını yenileyebilmektir!