20.356 Takipçi

Birinci sınıf bir kültürün, birinci sınıf bir düşüncenin, birinci sınıf bir duyarlılığın dergisi Cins, hem edebiyat dünyamızın önde gelen isimlerini hem de yeni kalemleri ağırlıyor. Her ay bayilerden ulaşabileceğiniz Cins Dergisi, dijital dünyaya da yeni bir kapı aralıyor. Sayfalara sığdıramadığımız kıymetli yazılar, merak ettiğiniz yazarlar ile ‘Cins’ sohbetler, dergiden ekrana yansıyacak röportajlar ve tabi podcast! Şimdi sizi, Cins’i tüm sosyal medya mecralarından ve GZT.com adresi üzerinden takip etmeye davet ediyoruz.

Biraz da Mimarlık -2: Var olmak mı görünmek mi?

Hepimiz biliyoruz ki bir dekorasyon alçı panellerle, gözümüzü boyamak için belli bir süreliğine, geçici bir ömrü olduğu bilinerek oraya konuyor.
Hepimiz biliyoruz ki bir dekorasyon alçı panellerle, gözümüzü boyamak için belli bir süreliğine, geçici bir ömrü olduğu bilinerek oraya konuyor.

Yapılar, mimarlık ürünlerinin tamamı, bir tasavvurdan doğmuş insan ürünü eserler olduklarından, doğrudan insanî özelliklere göre biçim alır ve onları yansıtırlar. Sullivan, bir mimarî eseri ortaya koyan zihnin ve düşünce yapısının bizâtihi o mimari üründe görünür hâle geldiğini söylüyor ve yapıların aslında kuru birer taş, beton, ahşap çatkısından daha fazlası olduğunu işaret ediyor.

İçindekiler

Sîreti sûrette mümkündür temâşâ eylemek

Hâil olmaz ayn-ı irfâna basîret perdesi 1

“İlm-i sîmâ” denen ilim insanların sûretlerinde2 (yani yüzlerinde, suratlarında) onların sîretlerine3 dair özelliklerin okunabileceğini kabul eden ve bunun üzerine çalışmış olan bir ilim dalı. İnsan yüzünün görünürde taşıdığı özellikler bizim için bugün neredeyse en güçlü temsil hüviyetini taşıyor. Dış dünyaya en hâkim duyumuz görme duyusu ve biz tüm çevremizi olduğu gibi insanları da kokuları ve sesleri ile birlikte güçlü bir imge olarak görüntüleri ile algılıyor ve zihnimizde ona göre işlem yapıyoruz onlara. İlm-i sîmâ gibi çalışmalar da diyor ki, insanın bu gördüğümüz yüzü, ifadesi, yüzünün fizyolojik biçimi onun karakterine, ruh dünyasına ait bazı özellikleri yansıtır ve bunları okumayı bilen birisi okuyabilir. Bu okumaların nasıl yapıldığı, ne kadar doğru veya geçerli olduklarından çok, görünür dünyanın görünmezlerin izlerini taşıyor olması fikri ilgimi çekiyor.

20. asrın meşhur Amerikalı mimarlarından, gökdelenlerin babası olarak bilinen Louis Sullivan4 diyor ki, “Bir binanın cephesinde, görünüşünde, onu tasarlayan mimarın yüzünü görebilirsiniz”. Binalarla insanlar arasında çok büyük paralellikler kurmak mümkün. Yapılar, mimarlık ürünlerinin tamamı, bir tasavvurdan doğmuş insan ürünü eserler olduklarından, doğrudan insanî özelliklere göre biçim alır ve onları yansıtırlar. Sullivan, bir mimarî eseri ortaya koyan zihnin ve düşünce yapısının bizâtihi o mimari üründe görünür hâle geldiğini söylüyor ve yapıların aslında kuru birer taş, beton, ahşap çatkısından daha fazlası olduğunu işaret ediyor. Nasıl ki insan yüzü plastik bir maskeden ibaret değil, aksine, arkasında onu insan yapan ruhun, karakter özelliklerinin, hissedişlerin, duyuşların, sezişlerin, yaşanmışlıkların izlerini ve yansımalarını taşıyorsa, yapıların da aynı böyle kuru plastik imgeler olmaktan çok onları ortaya koyan soyut kavramları taşıdığını söyleyebiliriz.

İnsanın güzelliği sadece yüzünün, bedeninin güzelliğine indirgenebilir mi? Sadece bu seviyeye indirgenmiş gibi görünen güzellik yarışmalarında bile adaylara göstermelik sorular sorulur ki konuşsunlar, düşündüklerine şahit olalım, cevaplarını (!) değerlendirelim… Güzelliği sadece bedenin, dış görünüşün biçimine indirgemek insanı tek katmanlı fiziksel bir varlığa indirgemek demek. Biliyoruz ki insan biyolojik bir varlıktan ibaret değil. Biyolojik varlıktan da önce, maddi bir varlığa sahip, iskelet, kaslar, kan, sinir ağı vs… Bedeni fiziksel olarak oluşturan öğeler, bu maddi varlığın parçaları. Ama bunlar bizi bir canlı yapmaya yetmiyor, maddi varlıktan bir üst katmanda birer biyolojik varlığız, yaşayan bir organizmayız. Bu varlık düzeyinde diğer canlıların birçoğuyla, hayvanlarla eş düzlemde sayılırız. Biyolojik organizmalar olarak ihtiyaçlarımız, faaliyetlerimiz birbirine benzer.

Bu ikinci varlık katmanından daha yukarıda, üçüncü varlık tabakasında insanın zihin dünyası yer alıyor. Beynimiz, düşüncelerimiz, zekâmız, aklımız bizi diğer varlıklardan ayırıyor, belki de bu konuda onlarla içinde olduğumuz yarışı kazandırıyor. Kromozom sayıları bize çok yakın bazı hayvanların da belli seviyelerde akıl sahibi varlıklar olduğunu biliyoruz. İnsanların ise kimi çok zeki, kimi oldukça düşük zekâlı çok farklı bireyleri, aklı kullanabilme becerisinde ciddi seviye farklılıkları var. Benim de paylaştığım bir inanışa göre, insan eşref-i mahlûkattır, yani yaratılmış olanların en şereflisi. Bu sözün sözler arasında bir yeri var, üzerinde konuşacak, anlatacak, hissedecek çok şey var. Bu söz, bütün varlıkların şerefi vardır, insan bunların arasında “en” şereflisi olarak en üst mertebeye lâyık görülmüştür diyor. İnsan dışındaki diğer canlılar olduğu gibi, cansızlar da, bütün maddiyat, yaratılmış olan her şey sırf bu yaratılmış olmaktan dolayı zaten bir şeref sahibi.

Bunların içinde insanı en şerefli mahlûk yapan, diğerlerinden ayıran şeyin maddi ve biyolojik varlık tabakaları olmadığı, hatta zihne, akla dayalı tabaka da olmadığı açık. “İnsan düşünen hayvandır” tanımına kafa tuttuğum kısım bu. Hayvanların belli seviyede akıl sahibi olduklarını unutmamak lazım. İnsanların da kimi bu dünyayı yerinden oynatacak kadar keskin zekâlı, kimlerinin ise kendi hayatını bile sürdüremeyecek kadar akıl yoksunu olduğunu biliyoruz. Ama zekâ seviyesine bakmadan tüm insanları diğer bütün varlıklardan ayırıp başka bir seviyeye, yaratılmışların en şereflisi olmaya lâyık gören, o noktaya taşıyan şey, bu tartışmalı ve değişken “aklı kullanma becerisi” olamaz. Bütün bunların üzerine, bu üç varlık tabakasını da saran, örten incecik bir tül gibi, ruh katmanı var. Büyük bir mecaz olarak, kalp var, vücuda kan pompalayan bu organı ruhumuzu temsil eden ana simge, onun merkezi olarak kabul ediyoruz.

Bu varlık tabakalarının hepsi ayrı ayrı beslenmeye muhtaç. Bedeni nasıl besleyeceğimizi çok iyi biliyoruz, en çok da konuştuğumuz mesele odur zaten. Zihni nasıl besleyeceğimiz konusunda da fena değiliz, buna da vakit ayıranımız epeyce var. Okuyup yazarak, eğitim görerek, düşünerek, fikir üreterek, mesleğimizi icra ederek vs. zihnimizi, beynimizi de ihtiyacı olan gıdaya kavuşturuyoruz. Bedeni beslemediğimiz zaman çok güçlü sinyalleri var, yemeye, içmeye mecbur eder bizi, Allah açlıkla imtihan etmesin. Zihni beslemediğimiz zaman onun eksikliğini de hayat uyanık olanlara bildirir. Ama aç bırakılmış bir ruhun açlık sinyalleri, ilk ikisi kadar yüksek sesli değil. Onu aç bırakarak kurumaya mahkûm edip, bundan haberimiz bile olmadan bir ömrü tamamlamak mümkün. Böyle çok katmanlı bir yapıya sahip olan insanın diğer varlıklara da bu gözle baktığında onların da arkasındaki katmanları sezmesi, bu katmanların varlığını idrak ederek onlara bakması gerekir.

Hakikati bu kadar küçük bir düzleme indirgenmiş bir fizik dünya, bu çok katmanlı insana ne sunabilir?

Hayvanlarla, bitkilerle kurulan ilişkiyi sıkı tutan herkes tecrübe etmiştir ki bu varlıklar bizi şaşırtacak derece duygusal cevaplar verir, insanın ruhuna hitap edebilir. Bu canlılar gibi, cansız gibi görünen varlıkların materyal ötesi bir ruhu, hakikati olduğunu söylemek lazım. Materyalin, malzeme gibi duran cansız varlıkların almış oldukları biçimlerin, fizik özelliklerinin aslında bir anlamda onların ve onlara biçim veren insanın arka planından izler taşıdığını söylemek romantik bir söylem olarak gelmemeli kulaklara. Sûretler nasıl ki tek başına insanı temsil edemezse, biçimler de tek başına varlığı, cansız dahi olsa temsil edemez. “Güzel bir insan” dediğimiz zaman onun sadece dış güzelliğinden bahsettiğimiz zamanlar yok değil, ama aslında bunun yeterli olmadığını hepimiz biliyoruz. Gelgelelim ruhlar âleminde de yaşamıyoruz. İnsan ruhtur ama bir beden içinde dünyaya gönderilmiş.

Allah yaratmaktan bahsederken “O yaratan, var eden, şekil veren Allah’tır.5” diyor. Yaratılmış olmak şekil almakla, sûretle bir bütün, biçimsiz bir öz yok. Onun için var olmak anlamındaki “mevcud” kelimesi, beden için kullandığımız “vücud” ile akraba. Bütün bu yaratılmışlar ve formlar arkalarında birer anlam dünyası taşıyorlar. Yaratılmışlardan ibaret bir âlemde, bunların maddeden ibaret olmadıklarını idrak etmeye çalışıyoruz. Güzel bir sûret, biçim, onun sadece madde ötesi boyutlarına dair fikir vermez, bir sürece de işaret eder. Onun nasıl meydana geldiği, hangi yolculuktan geçtiği, bugüne gelirken ki süreçte karşılaştığı zorlukları nasıl aştığı ve bunu yaparken başkalarına haksızlık veya kötülük edip etmediği de güzele dâhil. İnsan gibi, dış görünüşünden ibaret olmayan mimarlık ürünleri de ortaya konuş biçimiyle, inşa edilişi, yapı malzemelerine davranışı, başkalarının hakkını gözetip gözetmediği, başka canlılara, cansızlara zarar verip vermediği ile bir bütündür.

Yapı malzemesine nasıl zulmedilebilir? Meşhur tanıma göre, bir şeyi olması gerektiği yere koymak adalettir. Adaletin en edebi tanımlarından biri bu. Bir şeyi olması gerektiği yerden koparmak ve onu başka bir yere koymak ise, zulümdür. Hapis mesela, böyle bir şey. Onun için diyebiliriz ki, ahşap veya taşı veya betonu veya çeliği sadece biçimden ve maddesel var oluştan ibaret olmayan, ruh taşıyan varlıklar olarak ele aldığımız zaman, onları ait olmadıkları yere koymak da zulümdür. Onu ait olmadığı, yaratılışına aykırı bir biçime sokmaya zorlamak, zulümdür. Küçücük tekerlekleri olan bir bisikletin üstünde, pembe bir balerin tütüsü giymiş, başına da kukuleta takılmış bir ayı düşünün. Bu sirk imgesinde çok sevimli bir ayı görüp eğlenenler de var, ama aklı başında insanlar olarak biliyoruz ki, ne o zavallı ayı, ne o kıyafetler, ne o bisiklet, ne de onu zevkle izleyen insanlar olmaları gereken yerdeler. Baştan aşağı zulümden ibaret bir fotoğraf karesidir bu.

Bir şeyin olması gerektiği gibi olması, olması gereken yerde olması ne demek? Bir şehrin, binanın, yapı malzemesinin, bir biçimin usturubu, olması gereken hâle sahip olması ne demek, bunu kim nasıl tarif ve tayin edebilir? Oldukça subjektif bir durum gibi görünüyor. Ama her varlığın ve biçimin arkasında olduğunu uzun uzun anlattığımız, onu doğuran ve yaşatan bu ruha onun hakikati diyelim, bu hakikati sezebilmek için gözlerimizin ve kalplerimizin açılmasına çalışmak lazım. Hakikati örtmek zulümdür çünkü. Binalarımızı bugün içeriden, de dışarıdan da gelip geçici malzemelerle, sadece gözlerimizi, sadece belli bir süreliğine hoş etsin diye kaplıyoruz, giydiriyoruz. Bu kaplamalar, dokunduğunuz zaman sesinden bile sahteliği anlaşılabilecek, bir kaç sene içinde nasıl olsa çekiçlerle balyozlarla kırılıp indirilecek ve o zamana kadar gözleri gönülleri hoş tutması bize yetecek malzemeler.

Hepimiz biliyoruz ki bir dekorasyon alçı panellerle, gözümüzü boyamak için belli bir süreliğine, geçici bir ömrü olduğu bilinerek oraya konuyor. Ya bir ticari yatırımın gerektirdiği kılığa sokuyor mekânı ya satışı hızlandırsın diye. Canımız sıkıldığı zaman elimize bir çekiç alıp indirelim aşağı diye dekore ediliyor. Hakikati bu kadar küçük bir düzleme indirgenmiş bir fizik dünya, bu çok katmanlı insana ne sunabilir? Elbisenin kendisini kutsayarak nereye varılabilir? Yakın gelecekte, belli ki mekânlarımızı böyle yüzeysel, tek seferlik, geçici ama pırıl pırıl, cilâlı malzemelerle kaplamamız da gerekmeyecek. Şimdiden görülüyor ki, tapındığımız bu “görsel algı” şimdilik taktığımız bazı gözlüklerle, ileride onları da ortadan kaldıracak olan bir teknoloji ile bize sanal bir gerçekliği tam da hayallerimizdeki gibi sunacak. O zaman kendimizi iyi hissedip görsel dünyamıza sathi bir gerçeklik kurmak, içeriğini görmezden geldiğimiz bir özü giydirmek için bunca dekorasyona, makyaja da ihtiyaç kalmayacak.

Zihinlerimize sanal gerçekliği, asıl maksadımız, arzumuz olan o sedatif hayalî gerçekliği hem daha kaliteli ve zengin biçimde, hem de çok daha kolay ve ucuz olarak sunacaklar. O zaman belki iddia edebileceğiz ki, bugün fiziksel çevreyi biçimlendirişimiz, sadece görsel imajdan, bizi şaşırtmasını, eğlendirmesini beklediğimiz yüzeysel imgelerden ibaret. “Elinizde bir sihirli değnek olsa, dünyada neyi değiştirirdiniz?” komik sorusunun bile yöneltilmediği, ağzına mikrofon dahi uzatılmayan “dünya güzeli kızcağız”ın durumuna benzer bir dünya mı hayal ediyoruz?

*Jean Paul Sartre

  • 1- Kemterî’nin Karagöz oyunlarında okunan meşhur Perde Gazeli’nden
  • 2- Sûret: Gözün ilk bakışta gördüğü şey, dış görünüş, şekil, biçim: Aldanma güzel de olsa sûret [Muallim Nâci]
  • 3- Sîret: Bir kimsenin ahlâkı, seciyesi, karakteri, dışa akseden davranışı. Louis Henry Sullivan, Amerikalı mimar (1856-1924)
  • 4- Haşr Sûresi, 24. ayet: “O, yaratan, var eden, varlıklara şekil veren Allah’tır. En güzel isimler O’nundur. Göklerde ve yerde olanlar O’nun şânını yüceltmektedirler. O, gâlib olan, her şeyi hikmeti uyarınca yapandır.” - Elmalılı Hamdi Yazır meâli