Diri bir ağıt: Anna Ahmatova

“Bir pazar ayiniydi sanki gençliğim”
“Bir pazar ayiniydi sanki gençliğim”

Beş senede tamamladığı Ağıt eserinde, Stalin zamanında olanların meydana getirdiği tahribatı da dile getirir. Eseri özel kılan taraf, şiirlerinin on kişi tarafından ezberlenip yayımlanana dek korunmuş olmasıdır.

Anna Ahmatova, 1889’da Odessa yakınlarındaki Bolşoy Fontan’da doğar. Babası gemi mühendisi olduğu için çocukluğu Çarskoye Selo’da ve St. Petersburg’ta geçer. İlk şiirlerini on yaşındayken yazar. Babası onun şiir yazdığını öğrenince, şairliğin itibarsız bir iş olduğunu, soy adlarına gölge düşürmemesi gerektiğini söyler. Bunun üzerine asıl adı Anna Andreyevna Gorenka olan şair, şiirlerini yazarken büyük annesinin soy adı olan Ahmatova’yı kullanır. Annesi ile babası o daha liseye başlamadan boşanırlar. Zor geçen bu süreç sırasında ilk şiiri yayınlanır. Liseyi bitirdikten sonra Kiev Hukuk Fakültesi’ni kazansa da, orada bir sene eğitim gördükten sonra okulu bırakır. Odesa’da Edebiyat Fakültesi’ne başlar. Sirius dergisine şiirler yollamaya devam eden Anna, yirmi bir yaşındayken, derginin başındaki şair Nikolay Stepanoviç Gumilyov ile evlenir. Ailesi evliliğine karşıdır, düğününe gelmezler. Bu evliliğinden dünyaca ünlü tarihçi Lev Gumilyov doğar.

Şiirlerindeki samimiyet o kadar kuvvetlidir ki taklit edilmesini imkânsız kılar.
Şiirlerindeki samimiyet o kadar kuvvetlidir ki taklit edilmesini imkânsız kılar.

Anna Ahmatova, eşinin kurucusu olduğu Akmeizm’de (sembolist şiirin kapalılığına karşı bir akım) yer alır. İlk kitabı Akşam, yirmi üç yaşındayken yayımlanır. Lirik aşk şiirlerinden oluşan bu kitabı, klasik Rus şiiri çizgisindedir. Yer yer Puşkin etkileri görülür. İki sene sonra çok ilgi gören Tesbih adlı kitabı yayınlanır.

Peş peşe baskı yapan bu kitabıyla adını duyurur. Şiirlerindeki samimiyet o kadar kuvvetlidir ki taklit edilmesini imkânsız kılar. Bu kitabının ardından Beyaz Sürü kitabı ile Sinirotu kitabı yayınlanır. Kendini geliştiren bir şairdir, pek tekrara düşmez.

İşlediği temalar, yaşadığı duygulara ve toplumsal sorunlara paralel olarak değişir. Yurtseverlik temalı şiirler de yazmıştır. Ekim Devrim’inden önceki süreçte eşi Gumilyov, tehlikeli bir muhalif olarak görülür. Bu durum ikili arasında sorunlara yol açar, araları açılır. Sekiz sene süren evlilikten sonra boşanırlar.

Sovyet Yazarlar Birliği’nden çıkartılır, şiirleri ortadan kaldırılır, bir şaire yapılacak en büyük kötülük yapılır ona.
Sovyet Yazarlar Birliği’nden çıkartılır, şiirleri ortadan kaldırılır, bir şaire yapılacak en büyük kötülük yapılır ona.

Ahmatova, boşandıktan kısa süre sonra çevirmen Vladimir Shilejko ile evlenir. Bu evliliğinin üçüncü senesi, onun için kabusa döner. Çünkü ilk eşi Gumilyov kurşuna dizilmiştir. Ahmatova’da bundan payına düşeni alır. Artık Rusya’da kendileri gibi düşünmeyen herkesin dışlandığı dönem başlamıştır: Stalin Dönemi. Mayakovski bile Ahmatova için çok ağır eleştirilerde bulunur. Sonunda o acı olay gerçekleşir. Parti kararıyla Ahmatova’nın kitapları yasaklanır. On sekiz sene süren bir yasaktır bu. Sovyet Yazarlar Birliği’nden çıkartılır, şiirleri ortadan kaldırılır, bir şaire yapılacak en büyük kötülük yapılır ona. Yine de pes etmez, yazmaya devam eder. Kimse okumasa bile yazacaktır Anna. Çeviri yaparak geçimini sağlar. Yaşadığı sıkıntılar onun en büyük eserini doğuracaktır: Ağıt.

Oğlu Lev, defalarca tutuklanır. Anna, uzun süre ayakta kalmaya çalışsa da dayanamaz, Stalin’e bir mektup yazar. Bu durumu şu dizelerle dile getirir:

  • On yedi aydır feryat ediyor/
  • Seni eve çağırıyorum/
  • Celladının ayaklarına da kapandım/
  • Sen hem oğlum hem de felaketimsin.

Şair, beş senede tamamladığı Ağıt eserinde, Stalin zamanında olanların meydana getirdiği tahribatı da dile getirir. Eseri özel kılan taraf, şiirlerinin on kişi tarafından ezberlenip yayımlanana dek korunmuş olmasıdır. Fahrenheit 451 filmini anımsatan bu durum, 1935’ten 1963’e kadar sürer. Onun en büyük eseri olan Ağıt ilk olarak Rusya’da değil Almanya’da yayımlanır (1963). Şairin ölümünden ancak yirmi sene sonra, Rusya’da yayımlanır. Ahmatova, hayatı boyunca arkadaşlarının, eşlerinin ölümüne tanık olmuş, belirli aralıklarla oğlu tutuklanmış bir annedir. Onun ağıtı da şiirleri gibi gerçektir. Süslü ifadelere yer vermez adeta içtenliğini şiirselleştirir. Kendisinden sonra gelen şairleri de etkiler. Aliya İzzetbegoviç’i dahi etkilemiş bir şairdir o.

Ne acıdır ki öz vatanında, yaşarken ölü sayılmıştır. Oysa o Rus şiirinin en büyük şairlerinden biridir.

Özgürlüğe Kaçışım eserinde şairden bahsedilir. Yaşadığı onca şeye rağmen bir kez olsun ülkesini terk etmeyi düşünmez. Bunu şöyle dile getirir: Hayır, başka bir gök kubbe altında değil/ yabancı kanatların korunağı altında değil/ halkımla birlikteydim ben o zaman/ halkımın yok edilmeye mahkûm edildiği yerde. Senelerce sansürlendikten sonra 1964’te Etna Taormina Şiir Ödülü’nü alır. 1965’te Oxford Üniversitesi Onursal Edebiyat Doktoru unvanı verilir. Geç gelen bu ödülün de unvanın da bir kıymeti yoktur aslında. Anna o sıralarda kalp hastası olmuştur. Yaşadıklarından bedeni de payını alır. Kardeşi Viktor’a yazdığı mektuplarda sürekli Moskova ile Leningrad arasında gidip geldiğinden bahseder. Kalp hastalığından dolayı defalarca hastanede yatar. Üç kere kalp krizi geçirir ve sonunda kalbi durur. Ne acıdır ki öz vatanında, yaşarken ölü sayılmıştır. Oysa o Rus şiirinin en büyük şairlerinden biridir. Ünlü ressamlar tarafından birçok portresi yapılan, gören herkesi etkileyen bir kişiliğe sahiptir. Ölümü, yorgun ruhunu dinlendirmiş, onu yaban balının özgürlük kokusuna kavuşturmuştur belki.