Edebiyata her zamankinden daha çok ihtiyacımız var

Tokat Kitap Günleri kapsamında Tokat’a gelen Mario Levi ile İstanbul, Kudüs, edebiyat, şiir, hikâye, roman bağlamında bir söyleşi gerçekleştirdik.
Tokat Kitap Günleri kapsamında Tokat’a gelen Mario Levi ile İstanbul, Kudüs, edebiyat, şiir, hikâye, roman bağlamında bir söyleşi gerçekleştirdik.

Ne mutlu bana ki Endülüs’ten Osmanlı topraklarına geldi ecdadım. Çünkü böylelikle ben, İstanbul’u tanıma imkânı buldum. Çok kültürlü bir İstanbul’da yoğrulma imkânı buldum. Benim ailemin anlattıkları; dedemin, anneannemin, babamın ki onların hepsi Osmanlı insanlarıydı, zaten kitaplarımın ruhunu oluşturmuştur, yani kitaplarımda bu ruh üzerinden gitmişimdir hep.

Mario Levi, yazar ve iletişim eğitmeni. İstanbul’da dünyaya geldi. Saint Michel Fransız Lisesi’nde okudu. İstanbul Üniversitesi Fransız ve Roman Filolojisi Bölümünden mezun oldu. İlk öyküsünü 1975 yılında yazdı. Mario Levi ilk kitabı Bir Yalnız Adam 1986 yılında yayımlandı. Bu aynı zamanda üniversiteyi bitirme tezinin roman şekline getirilmiş hâlidir. 1990 yılında yayınlanmış olan öykü kitabı Bir Şehre Gidememek otobiyografik bir roman olma özelliği taşır adeta yazarın kendi ile hesaplaşmasıdır.1990 yılında Haldun Taner Öykü Ödülü’nü kazandı. İstanbul Bir Masaldı kitabı ile Yunus Nadi Roman Ödülü’nü kazanmıştır. Mario Levi yazarlığın yanı sıra Fransızca öğretmenliği de yapmaktadır. Gazetecilik, radyoculuk, reklam yazarlığı gibi işlerle de meşgul olmuş olan yazar, hâli hazırda yazı atölyelerinde yazı yaratımı dersleri de vermektedir. Tokat Kitap Günleri kapsamında Tokat’a gelen Mario Levi ile İstanbul, Kudüs, edebiyat, şiir, hikâye, roman bağlamında bir söyleşi gerçekleştirdik.

Çoğunlukla İstanbul’ u yazıyorsunuz yazılarınızda, İstanbul’u yazmak sizin için ne anlam ifade ediyor?

Bu sorunun çok kolay bir cevabı var. Ben İstanbul’da doğdum. İstanbul’da büyüdüm. İstanbul kültürü ile yoğruldum, hâliyle en iyi bildiğimi yazıyorum, en iyi bildiğim de İstanbul olduğu için zorunluluk hâline geldi benim için. Kaçınılmazlık hâline geldi İstanbul ve bir anlamda da İstanbul’a olan gönül borcumu ödüyorum.

Çok kültürlülük bağlamında kendinizi nereye ait hissediyorsunuz?

Kendimi Türk edebiyatında Abdülhak Şinasi Hisar, Yahya Kemal, Ahmet Hamdi Tanpınar çizgisi içinde bir yerde görüyorum. Yani bunun derinliği ile ilgili yazılar yazmış olanlar ve İstanbul’u yazdıkları ile daha da derinleştiren yazar ve şairlerin izini sürüyorum. Onları ve onlardan bana kalan mirası kendimden geçirerek bir başkasına aktarmak istiyorum.

Ana diliniz nedir?

Benim üç anadilim var; Türkçe, Fransızca ve İspanyolca. Tabii daha çok Türkçe, hatta sadece Türkçeyi kullanıyorum diyebilirim. Sebebini de şöyle açıklayayım: Bana, bunu yıllar önce bir Fransız gazeteci de sormuştu,”Neden Fransızca yazmadın?”diye. Ben de şunları söylemiştim ona, “Hangi dilde ilk kadını tanıdıysan, hangi dilde ilk aşkını yaşamışsan, hangi dilde mahalle aralarında top koşturmuşsan o dil senin dilindir demiştim.” ve o dil Türkçe.

Kadıköy size ne ifade ediyor?

Kadıköy Fenerbahçe’dir. Yok yok, şaka yapıyorum… Aslında bence sanılandan ve bilinenden çok daha fazla şaire memleket olmuş bir yerdir.

Birçok şair ve birçok yazar çıkmıştır. Çünkü Kadıköylü insanın İstanbul’un diğer yerlerindeki insanlarına oranla daha hassas ve daha romantik insanlar olduklarını düşünüyorum. Onun da bir sebebi vardır ki İstanbul’da güneşin batışı en güzel Kadıköy’den görünür.

Bu yüzden de Kadıköylülük ruhu denilen bir şey vardır. Mesela Ahmet Haşim Karşıyaka’ya geçip de vapura bindiğinde Kadıköy’e dönerken “Şimdi artık pijamamı ve terliklerimi giymiş gibi hissediyorum kendimi.” der.

Endülüs’ten gelen bir soyun devamı olarak, bir noktada Osmanlısınız, söyleyecekleriniz var mıdır bu konuda?

Ne mutlu bana ki Endülüs’ten Osmanlı topraklarına geldi ecdadım. Çünkü böylelikle ben, İstanbul’u tanıma imkânı buldum. Çok kültürlü bir İstanbul’da yoğrulma imkânı buldum. Benim ailemin anlattıkları; dedemin, anneannemin, babamın ki onların hepsi Osmanlı insanlarıydı, zaten kitaplarımın ruhunu oluşturmuştur, yani kitaplarımda bu ruh üzerinden gitmişimdir hep.

İstanbul’da doğduğunuz için kendinizi şanslı hissediyor musunuz?

Evet, bunun tek bir sebebi var: Son derece mümbit bir toprak edebiyat açısından; yani konu tükenmez İstanbul’da. Gerçi konu Türkiye’de de tükenmez zaten.

Yaşadığınız nesille şimdiki İstanbul arasında sizce bir fark var mı?

Var, çocukluk ve gençlik dönemimdeki İstanbul, ekonomik ve teknolojik açıdan bugüne oranla çok daha geri bir şehirdir. Ama çok da nahif bir İstanbul’du. Çok da saf bir İstanbul’du. Çok da maneviyatı olan bir İstanbul’du. Şimdi o maneviyatın yok olduğunu düşünüyorum ve İstanbul’un artık çok sert ve çok hoyrat bir şehir hâline geldiğini düşünüyorum.

Kudüs’ü hiç gördünüz mü?

Kudüs ile ilgili bir çalışmam olmadı. Ama olsun isterim. Bugüne kadar birçok şehir görme, tanıma fırsatı buldum. Birçok şehir var ancak birkaçı sivrilir, Kudüs de bunlardan birisidir.

Peki, edebiyatta kendinizi en yakın hissettiğiniz tür hangisidir?

En çok roman. Öyküye çok değer veriyorum, ara ara öyküler yazıyorum. Öykü türüne dönüyorum. Ama roman benim için ayrı. Atletizmle bir bağlantılı mukayese kuracak olursak; öykü bir 100 metre koşusu iken, romanı bir maraton olarak görürüm ve ben maratoncuyum.

Şiir hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?

Şiir yazmadım; ama şiir zaten edebiyatın en damıtılmış şeklidir.

Son zamanlarda çıkan “küçürek öykü”, “kısa öykü” ifadeleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bu ifade son derece kötü. Aslında ben öykü demekten de hoşlanmam, hikâye demeyi tercih ederim. “Yaşantı” diyenler de var o kelimeyi de sevmiyorum. Kurgusu, zamanı, şahıs kadrosu, yeri olmayan bir şeyin hikâye olması mümkün değil. Tarih duygusunun olması çok önemlidir.

Edebiyat ve siyaset ilişkisine dair ne dersiniz?

Edebiyat siyasetten uzak olamaz. Ne yaparsan yap onun bir siyasi karşılığı vardır, ama edebiyatı gündelik siyasete kurban edersen o zaman sorun vardır. Yoksa tavır her zaman siyasidir. Yani ben siyasete karşı bir edebiyat yapıyorum dediğinde de siyaset ortaya girer. Dolayısıyla tavır siyasidir, ama gündelik siyasete kurban giderse edebiyat, edebiyat olmaktan çıkar. Ayrıca eğer bir yazar günün siyasi gelişmelerine, değişmelerine bakarak şu konuda öyle bir kitap yazarım da satar derse o zaman bilin ki o yazar yazardır, ama edebiyatçı değildir.

Peki sabah ezanı sizin için ne anlam ifade ediyor?

Sabah ezanı diğer bütün ezanlardan farklıdır. Saba makamındadır ve uzundur, diğer ezanlardan farklı olarak orada bir çağrı vardır: İbadet uykudan hayırlıdır, diğer ezanlarda bu çağrı yoktur. Ben bir gece yazarıyım ve sabah ezanının okunduğu saatlerde ben yazıyor olurum. 3-4 saattir yazıyor olurum hatta. Bu yüzden sabah ezanı bana adeta bir şiir gibi gelir.

Kitabınızın edebiyat, sinema ve musiki bağlamında senaryosunun yazılmasını ister misiniz?

İsterim ama bu eseri değiştirir. Değiştiğinde de üzülmem çünkü sinemanın dili edebiyatın dilinden farklıdır. İyi bir yönetmenin, iyi bir senaristin elinde çok iyi bir sonuç çıkabilir. Nitekim çok başarılı roman uyarlamaları sinema tarihinde vardır.

“Bir Türk felsefesi yoktur ama bir Türk edebiyatı vardır.” der Mehmet Kaplan. Mehmet Kaplan’ın bu sözüne karşılık “Bize romanın geç geldiği ile Batı’ya göre biz çok da bir romancı çıkaramadık .” denir. Siz bu iki karşılaştırmaya ne diyorsunuz?

Evet, roman bize geç gelen bir türdür ve biz Batı kadar güçlü bir romancı çıkaramadık, bu doğrudur. Türk romanının, bir Fransız bir Alman bir İngiliz hele hele bir Rus romanının gerisinde olduğunu düşünüyorum. Buna mukabil Türk hikâyeciliğinin muhteşem bir yerde olduğunu da düşünüyorum. Türk hikâyecilik geleneğinin ve hikâye türünün dünya edebiyatındaki hikâyeciler ile rekabet edebileceğine inanıyorum. Bugün Sait Faik İngilizce yazıyor olsaydı dünyanın en meşhur hikâyecileri arasında olurdu.

Peki, Mesnevi’yi bir roman gibi düşünebilir miyiz?

Düşünebiliriz. Bundan başka Hüsnü Aşk’ı da bir roman gibi düşünebiliriz. Ve Hüsnü Aşk bana birçok kapı açmıştır. Hatta müsaadenizle bir beyitini söyleyeyim:

Bin başlı bir ejderi münakkaş

Mumdan gemi altı bahar-ı âteş

Üstad Şeyh Galip bize aşkı “Ateş denizinde yüzen gemiler” olarak tanımlar. Bu müthiş, muhteşem bir aşk tarifidir ve tasavvufu bilmeden bunu anlayamazsınız.

Son olarak, okurlarımıza vermek istediğiniz bir mesaj var mı?

Edebiyat artık öyle bir hâl aldı ki dünyanın bu kadar çok vasatlaşması karşısında edebiyata daha sıkı sarılmalıyız. Edebiyata her zamankinden daha çok ihtiyacımız var. Kendimizi daha iyi ifade etmek istiyorsak edebiyatın elinden tutmalıyız.