Hakikatin peşinde bir izci: Ayşe Şasa

2014 Haziran’ın tam ortasında zatürre teşhisi sebebiyle bir süredir tedavi gördüğü hastane odasında ruhunu teslim etti. Olağanüstü bir hayat macerası yaşayıp, bütün ağırlıklarından kurtulmuş olarak…
2014 Haziran’ın tam ortasında zatürre teşhisi sebebiyle bir süredir tedavi gördüğü hastane odasında ruhunu teslim etti. Olağanüstü bir hayat macerası yaşayıp, bütün ağırlıklarından kurtulmuş olarak…

“Hayatımın ilk yarısı bir korku filmi gibi geçti. Varoluşuna sahih neden bulamayan insan, bilsin yahut bilmesin korku, endişe ve vehim içindedir. Ben bu marazi hali, bir imtihandan geçiyor gibi ve en ağır derecelerde yaşadım.”

Ayşe Şasa

1941 yılında İstanbul’da Amerikan Hastanesi’nde doğdu. Ailesi erkek çocuk bekliyordu. Üzüldüler haliyle. Annesinin üzgünlüğü geçmedi ama. Bir süre süt vermek bile istemedi. İlk yalnızlığı gözlerini dünyaya açtığı daha ilk günlerde başlıyor yani. Annesinin işleri var elbette, bebek bakımıyla pek de uğraşacak vakti yok. O yüzden Avrupa’da en iyi okullarda diploma almış Macar Yahudisi bir bakıcıya teslim ediliyor doğar doğmaz. Mürebbiyelerin eşliğinde geçiyor bütün çocukluğu. Mürebbiyelerin eşliğinde tam bir Avrupalı olarak yetiştirilmek üzere…

Mürebbiyelerin eşliğinde geçiyor bütün çocukluğu.
Mürebbiyelerin eşliğinde geçiyor bütün çocukluğu.

Aslında hikâyeye daha geriden başlamak lazım. Babası Avni Şasa. Galatasaray Lisesi’nin bitirdikten sonra hukuk okuyan, sonra ticarete atılan ve kısa sürede çok zengin olan bir adam. Sosyetenin en çok konuşulan simalarından, spor meraklısı, kayak için İsviçrelere falan giden bir adam. İnsanlar ekmek kuyruğundayken büyük servetiyle dünyayı gezen, aşçıları, uşakları, bahçıvanları, şoförleri, kaptanları olan bir adam yani. Bir ara Rotary Kulübü’nün de başkanı. Annesi ise Mehmet Muzaffer Paşa’nın torunu, Rauf Orbay’ın kardeşi. Sahray-ı Cedit’te bir köşkte yetişmiş. O da sosyetenin parlak simalarından biri. “Annem, başkalarına peri kızı, bana ejderha” diyerek özetleyecektir Ayşe Şasa olayı yıllar sonra.

Kemal Tahir; “Maskaralık yaptığın sürece seni alkışlarlar, ciddi bir şey yaptığında kimse suratına bakmaz, yolunu ona göre seç” diyor.

Ecnebi dadıların baskısı altında geçen bir çocukluk. “Benimle yalnızca Almanca konuşurdu” dediği ecnebi dadısı yüzünden anadili Türkçeyi daha sonra ve epey de zorlanarak öğrenecektir. “Başarı”nın putlaştırıldığı bir aile çevresinde büyüyor. Ailesi, zenginliklerinin her şeye yansımış olmalarından eminler; bir yıl erken gönderiyorlar okula Ayşe Şasa’yı. Sık sık Avrupa seyahatine çıkıyorlar. Dadılarla baş başa geçiyor çocukluğu. Kötü muamele ve nihayet dayak. Batılı gibi yetişsin diye “modern eğitim teknikleri”ne tamamıyla iman etmiş annesi, kayıtsız şartsız teslim ediyor dadıya kendisini.

Berbat geçen ilk çocukluğu, okul yıllarına da damgasını vuruyor haliyle. Ezik bir öğrenci başlarda. Dersleri kötü, arkadaşları yok. Hocaları lakap takıyorlar: Aptal Ayşe. İkinci Dünya savaşı şartları… Dadılar Alman. Anne baba ilgisiz. Dadılar kötü. Kendi aralarında konuşuyorlar; Hitler, ölümler vs… Bunların etrafında büyüyor. Korkuları da kendisiyle birlikte büyüyor haliyle… Yıpranan sinirleri nevrozlar ve panik ataklar arasında belirginleşiyor. Halüsinasyonlar peşi sıra. Bir gece titreyerek baygınlık geçirdiğinde annesi tarafından “Sakat bir çocuğum var” denilerek dövülüyor.

Yahudi dadısı zaman zaman Taksim’deki kiliseye götürüyor onu. İsa ikonu önünde mum dikiyorlar. Hıristiyan kültürü küçük çocuğun içine adım adım işleniyor. Piyano ve bale dersleri sonra… İlkokuldan sonra yatılı okul. Arnavutköy Amerikan Kız Koleji. Kolejde hümanizm aşılanıyor. Giderek nihilist bir kafa. Bir gün yine bir sinir krizi sonrası götürüldüğü hastanede doktor: “Sen çocukluğunu atlamışsın, dikkat etmezsen gençliğini de yaşayamazsın” diyor. Şaşırıyor.

Bunalımı kolej yıllarında da sürüyor haliyle. Ama bu kez başarılı okulda. Yabancı dillerde iyi, popüler bir öğrenci. Oyun yazmaya başlıyor. Bir oyunu sahneleniyor ve inanılmaz rağbet görüyor. Şaşırıyor buna da… Alkışlar, beğeniler… Bir gün birkaç arkadaşıyla birlikte, Kemal Tahir diye bir yazarın evine gidiyorlar. Tanıştırılıyor. Kemal Tahir; “Maskaralık yaptığın sürece seni alkışlarlar, ciddi bir şey yaptığında kimse suratına bakmaz, yolunu ona göre seç” diyor. İlk kez gerçek bir insanla karşılaşıyor. Şok.

Kolej yılları, nihilizmde debelenme ile geçiyor. Sonra tuhaf bir sosyalizm merakı. Sinema merakı peşinde. Bir gün Halit Refiğ ve Memduh Ün, Yasak Aşk filminin diyaloglarını ısmarlıyorlar, daha sonra Türk sinemasının unutulmaz senaristlerinden biri olacak bu genç kıza. Çalışıp yazıyor fakat beğenilmiyor ve kullanılmıyor da. Yine de parasını alıyor. İlk kez kendi parasını kazanıyor. Bir dost meclisinde yönetmen Atilla Tokatlı ile tanışıyor. Yakınlaşma ve evlilik. Ailesiyle tanışmaya götürüyor Atilla Tokatlı’yı. Annesine karşı kibirli… Aile karşı çıkıyor. Aslında ailesine inatla istiyor bu evliliği, yürümeyeceğini bile bile… Bir gece sabaha karşı eve geldiğinde kapıda annesini görüyor, elinde nüfus cüzdanı. “Al cüzdanını git, bir daha gelme bu eve. Seni reddediyoruz, o herifl e de ne yaparsan yap” diyor. Evden kovuluyor.

Ailesine inatla yaptığı evlilik bir buçuk yıl ancak sürüyor. Baba evine mecbur geri dönüş. Boşanmadan sonra Kemal Tahir’le daha sık görüşüyor. Zaman zaman sinema arkadaşlarıyla görüşüyor. Bir keresinde Üstün İnanç adında bir ‘gerici’ geliyor o meclislere. MTTB’li. Kendisine Sezai Karakoç kitapları veriyor. Kitaplardan biri ilgisini çekiyor, okuyor ve sonra Kemal Tahir’e veriyor kitabı: “Aramızda bir faşist dolaşıyor” diyerek. Üstün’ün anlattıklarının bir kısmını Kemal Tahir’e naklediyor, Kemal Tahir kitaba biraz göz gezdirdikten sonra “O faşist dediğin her kimse doğru söylüyor” diyor.

Ailesine inatla yaptığı evlilik bir buçuk yıl ancak sürüyor.
Ailesine inatla yaptığı evlilik bir buçuk yıl ancak sürüyor.

Bir süre Atıf Yılmaz’la çalışıyor. Yakınlaşıyorlar ve evlilikle sonuçlanıyor yakınlaşması. Kemal Tahir’in kansere yakalanması ve “acaba gerçekten fizikötesi var mı” sorusunu sorması dehşete düşürüyor Ayşe Şasa’yı. Yaşadıklarına 12 Mart gerilimi de eklenince çok ağır bir depresyona giriyor. Atıf Yılmaz’la evliliği de kötü gidiyor. Sinirleri aşırı yıpranıyor. Hastaneye kaldırılıyor. Akıl hastalığı söz konusu. Bütün çocukluğunun kötü fotoğrafl arı zihnine doluşuyor. Halüsinasyonlar artarak devam ediyor.

Şöyle anlatıyor: “Bir gün yatağımın karşısındaki duvarda bir yakaza halinde çarmıha gerili İsa fi gürü peyda oluyor. Çocukluğumda gittiğim kiliselerde beni boğan fi gür karşımda. Akabinde Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem geliyor ve onu çarmıhtan indiriyor, kollarına alıp uzaklaşıyor. Hayata yeniden başlıyorum.”

1971’de Kemal Tahir vefat edince evine gidiyor taziyeye bir kez daha. Raflardaki Kur’an meallerini görünce eşine “okuyabilir miyim” diye soruyor. Evet, cevabından sonra alıp meal okumaya başlıyor. “Kur’an-ı Kerim’le ilk temasım Kemal abi vesilesiyle oldu” diyor yıllar sonra… Sıkıntıları hala devam ediyor. Londra ve Paris’te de doktorları görüyor ve hastanelerde kalıyor. Sinir harbi devam ediyor. Hastane sonrası Atıf Yılmaz’la boşanıyor. Londra’dayken bir kitap kataloğunda bir isme rastlıyor: İbn Arabi. Kitap: Füsus’ul Hikem. Merak ediyor. Sipariş ediyor kitabı. Alıp kenara koyuyor. Hiç açmıyor bile kapağını.

O sıralarda yönetmen Bülent Oran’la yakınlaşıyor. İki kez intihar girişimi ve uyku haplarına bağımlılık. Bülent Oran, hayatını toparlamada yardımcı oluyor. 1981 yılında Füsus-ul Hikem’i raftan indiriyor. Tedavi sürecinde parça parça Füsus okuyor. O sıralar “en beğendiğim senaryom” dediği Gramofon Avrat çekiliyor. “Öğrendikçe İslam’ın bana söylendiği gibi olmadığını anlıyorum. İslam gençliğimde bana seyrettirilen ‘Vurun Kahbeye’ fi lminden ibaret değilmiş” diyor. Füsus hayatını epey değiştiriyor. İslam’ı öğrendikçe “Acaba Müslümanlar nasıl insanlar” sorusunu sormaya başlıyor. Bir gün Cihan Ünal Türkan Şoray’la birlikte misafi rliğe geldiklerinde kendisine İsmet Özel’in şiir kasetini hediye ediyor. “Mataramda Tuzlu Su” şiiri müthiş etkiliyor kendisini. Defalarca dinliyor. “Bülent Oran’ın kızı Fatma’ya İsmet Özel’in yazdığı ne varsa getir” diyor.

Oh oh başörtülü kızlar da iyice azaldı diyen biri olan annesinin karşısına başı örtülü olarak çıkıyor. Şok!

Kendi ifadesiyle hayatının asıl devrimi namaza başlaması oluyor. “Evime sık sık misafirliğe gelen İsmet Özel’in namaz kıldığını görünce ‘ben neden namaz kılmıyorum’ diye soruyorum” diyor. Ve sonra elbette başörtüsü. Başını örttükten sonra ilk işi İsmet Özel’in ofisine gitmek. Onu orada bulamayınca doğru annesinin evine. Pencereden bakıp da “Oh oh başörtülü kızlar da iyice azaldı” diyen biri olan annesinin karşısına başı örtülü olarak çıkıyor. Şok! Kanal 7’deyken bir gün Mahmut Erol Kılıç gelip kendisine “Tasavvufa merakın var. Artık zamanı geldi” diyor. Ve ekliyor: “Kendisi mescidde.” Mürşidim dediği Muhip Efendi ile tanışıyor. “Mürşidle karşılaşmamla beraber adeta yeniden, sıfırından başladım” diyor. “Benim hayatım defalarca bitti zannettim ve hep yeniden başladı” diye ekliyor.

Asla bir çocuk ruhuna yüklenemeyecek kadar sorunla yaşadığı çocukluğu… Okuduğu okulların ve yaşadığı çevrenin baskısıyla durmadan savrulan zihni… Varoluşuna sahih bir neden bulamadığı yıllarda yaşadığı korku, yaşadığı vehim, yaşadığı buhranlar… Hayata pek çok kez yeniden başlamış ve bir ömürde iki hayat birden yaşamış bir isim Ayşe Şasa. Yaşadığı hastalık süreçlerinden sonra ömrünün son yirmi beş yılını sokağa çıkamadan, evinde geçiren Ayşe Şasa, kendi durumunu özetlerken; “Dünyayı modern batının sığ, hastalıklı, perişan ölçüleriyle değerlendirme çabası beni otuz yaşımda şizofreniye götürdü” diyecektir. 2014 Haziran’ın tam ortasında zatürre teşhisi sebebiyle bir süredir tedavi gördüğü hastane odasında ruhunu teslim etti. Olağanüstü bir hayat macerası yaşayıp, bütün ağırlıklarından kurtulmuş olarak… Geride muazzam bir hayat hikâyesi, mücadele örneği bırakarak...