Kahire için üç şarkı

Kahire Kalesi’nin etekleri. Ölüler şehri. Araba çıkmaz, kamera girmez, yabancılar sevilmez.
Kahire Kalesi’nin etekleri. Ölüler şehri. Araba çıkmaz, kamera girmez, yabancılar sevilmez.

Kahire’nin ruhunu betimleyen iki değişmez karakterden bahsedebiliriz. Kaos ve sakinlik. Herkes ve her şey yavaşlığa ayarlıdır bu şehirde. Servisler, memurlar, garsonlar, devlet daireleri, gişeler, taksiciler ve tüm insanlar yavaşlık konusunda aynı istikamete bakarlar. Acelesi yoktur kimsenin. El birliğiyle Kahire’yi yavaşlatarak zamana meydan okumanın bir yolunu aradıklarını bile düşünebilirsiniz.

*Nil’in, bir anne gibi dört taraftan uzattığı bereketli kollarında büyüyen Kahire’nin, kum ve kül rengi sokaklarındayız. Çöl rüzgârlarıyla günaşırı yıkanan havasının, ağzımızda yanık bir alev tadı bıraktığını fark ediyoruz. Şehrin tadını hissetmek derken, aklımıza gelen şey bu değildi aslında. Hissetmeye devam ediyoruz yine de. İlk anladığımız şu; herkes fazlasıyla yorgun bu şehirde. Beklemenin mutlak bir kadere dönüştüğüne şahit olarak, tüm azametiyle tenimizi kavuran güneşin yorulmasını bekliyoruz. İnsan Kahire’de beklemenin bin farklı çeşidi olduğuna derhâl ikna olabilir. Ama güneş hep çok taze ve zinde. Günbatımına eşlik eden bir şarkıya kulak vererek, o kum sarısı caddelerini bir daha göremeyecekmiş gibi arşınlamaya devam ediyoruz. Ama bu kez Ümmü Gülsüm değil radyoda çalan, evet Asmahan’ın sesi bu. Antika değeri olduğuna görür görmez inandığımız çok sesli bir taksinin arka koltuğunda, korna sesleriyle örülmüş bir kaosu seyrediyoruz.

Nerden baksan iyi fikir. Asmahan’ın sesinde alev alan sevmek şarkısı Kahire’nin tüm nefesini kesmeye yetiyor… Kahire’nin ruhunu betimleyen iki değişmez karakterden bahsedebiliriz. Kaos ve sakinlik. Herkes ve her şey yavaşlığa ayarlıdır bu şehirde. Servisler, memurlar, garsonlar, devlet daireleri, gişeler, taksiciler ve tüm insanlar yavaşlık konusunda aynı istikamete bakarlar. Acelesi yoktur kimsenin. El birliğiyle Kahire’yi yavaşlatarak zamana meydan okumanın bir yolunu aradıklarını bile düşünebilirsiniz. Ama aynı zamanda kaosun içinde, dev bir keşmekeşin ortasında, korna denizinde yüzen bir trafiğin, çarşıdaki insan kalabalığının, bağrışın, cümbüşün ve hareketin ortasındaki Kahire’yi de görebilirsiniz. İkisi de Kahire, ikisi de Mahfuz. Tasarlanmış bir kaos ve kana karışan bir yavaşlık.

*Kahire Kalesi’nin etekleri. Ölüler şehri. Araba çıkmaz, kamera girmez, yabancılar sevilmez. Kurallar en doğal hâliyle böyle. Evet bir getto. Ama dünyada değil örneğine, bir benzerine dahi rastlamak çok zor. İmkânsız bir mekân burası. İki odalı mezarlarda; yeraltında ebedi uykuya dalanlar ile dünyada hayat mücadelesi verenler ortak bir mekânı paylaşıyorlar. Ölmeden mezara girmenin şartları açık. Ve Kahire, dirilerini koşullu seven bir şehir. Mezar Evler; tam olarak bu isimle anılıyor. Şehrin bütün yoksullarının sığınağı. Evsizlerin, itilmişlerin, yalnızların ve gidecek yeri olmayanların son çaresi. Buraya ölüme doğru koşar gibi gelmiş insanlar. Kıyameti bekler gibi, bütün kaostan uzakta, ölüm duygusuyla bir arada yaşamak! Öcü alınmamış bütün yoksulların toplandığı ibretlik bir mezar-meydan; ölüler şehri. Mezar evlerin sakinleri aynı ortak mecburiyetlere sahipler. Yoksul ve yalnız. Bu nihayetinde kaçak bir hayat. O yüzden elektrik de su da kaçak. Öyledir, bir şehrin sanrısıdır yaşamak, bize düşense hep ölmeye yatmak!

*Âkif, tam burada, Kahire’nin Hilvan köyünde sürgünde. Nil kıyılarında uzun uzun yürümeyi seviyor gece olunca. Gramofonunu hiç yanından ayırmaz. Şerif Muhiddin’in, Tamburî Cemil Bey’in ve Hafız Kemâl’in plâklarını dinler. Dinledikçe gurbet ateşi harlanır. Yazdıkça ruhu demlenir. “Kahire’de benim arayacağım şey Muhammed Rifat’dan ibarettir, sen istersen Ümmü Gülsüm’ü de dinle.” diyecek kadar Âkif’tir.