Kavramlar kelimeler ve acayip hakikatler: Sanat

Sanat, insanın kendini parçalayıp kendinden parçalarla şeyleri inşa etmesidir.
Sanat, insanın kendini parçalayıp kendinden parçalarla şeyleri inşa etmesidir.

İnsan vardı. İnsana kelimeler verildi. Kelimeler sesle söylendi. Kelimelerin söylediği şeyler gözle görüldü. Ses ve göz olunca dünya var oldu. Dünya var olunca insan dünyaya sürüldü. Sesi ve gözü kullandı insan, kelimeleri kulağa söyledi, görüleceği gözle gördü. Gözün gördüğüne gönül katlanamadı, kulağın duyduğuna kalp inanamadı.

Sanat, insanın kendini parçalayıp kendinden parçalarla şeyleri inşa etmesidir. Sanat, insanın kendini parçalayıp kendinden parçaları üst üste dizmesi değildir. İnşa edilen, çok uzaktaki o şeyin bir suretidir.

Sanat, o şey diye eğretilediğin o şey olmayan şey değildir.

Misal, sen insansındır da sanat sana senden daha yakındır. Sen, sana onun kadar yakın değilsen sanat elbet sana uzaktır.

Sen kendindeysen sanat sanadır. Sen kendinde değilsen de kendinden haberdarsan sanat yine sanadır.

Çok erbabın buna dair kelam etmişliği vardır. Çünkü, misal, “sanat insanın olağan tabiatıyla yüksek potansiyelleri arasındaki vasıtadır.”

Bunlar neden söylendi? Bunlar söylendi çünkü herkesin bile bilmeye kullandığı vasıtanın ne olduğunu hem bilip hem söylemek derttir.

Ve yani sanat, derdin söylettiğidir ama dertle söylenen şey değildir.

Bunlar söylendi ki, insan derdin ettiğini kendine edilen bilmesin.

Bunlar söylendi ki, insan söylenen güzelliği kendinden bilmesin.

İnsan sırtındakini kendini ezen değil de özünü ortaya döken bir imkân görsün, yükün söylettiğini imkâna dönüştürsün.

İnsanın sırtındaki, insana derttir. Dert, insanı ezer. Dert insanı ezince, insanın içindeki, dışa çıkar. Kötüden zehir çıkar da iyiden ne çıkar.

Derdin ezdiği kötüden çıkan zehir, nasıl ki kanatır dünyayı, derdin ezdiği iyiden çıkan ecza de şifa olur kanatılan küre-i arza.

Bunlar söylendi ki, insan derdini sevsin, bunu bildikçe değişsin, değiştirecek sözü bulsun, bulduğuna lütuf desin, dediğine önce kendi inansın, sonra inandığını söylesin ki durmadan söylenene bakan ahali söyleneni kendine katsın.

Bunlar söylendi ki, insan bu söyleneni bile yüce bilmesin de söyletene bakıp kendi diyeceği sözü arasın. İnsan arasın ki, bulamasa bile aramayı öğrensin.

İllüstrasyon: Cemile Ağaç
İllüstrasyon: Cemile Ağaç

Peki bunlar söylendi de, öncesinde ne oldu da sonrasında sırra erildi. Öncesinde her zaman ve her mekanda olduğu gibi olan oldu. Olan olunca insan sırrı gördü. İnsan sırrı görünce bunu kim taşır demeye gücü yetmediğinden sırlandı. Çünkü insan sırrı gördü ama onu bilmedi.

Bundan yıllar önceydi. Bundan, yılların bile yaratılmasından önceydi. Daha zaman yoktu. İnsan vardı. İnsana kelimeler verildi. Kelimeler sesle söylendi. Kelimelerin söylediği şeyler gözle görüldü. Ses ve göz olunca dünya var oldu. Dünya var olunca insan dünyaya sürüldü. Sesi ve gözü kullandı insan, kelimeleri kulağa söyledi, görüleceği gözle gördü. Gözün gördüğüne gönül katlanamadı, kulağın duyduğuna kalp inanamadı. Dedi ki göz ve kalp, bu böyledirse benden gelecek şey de öyledir. Buna karşıdır ama bana dairdir. Ben ademsem, bana dair olan, dünyaya dairdir. Dünyaya dair olan sadece dünya ile ilgili değildir. Dünya en güzeldir ama en çirkindir de; ama ötesi de vardır. Ötesine kasteden dünyadandır ama dünyanın anlamındandır. Anlam kendisini hem dünyadan hem ademden alır. Dünya ve adem, anlamını, yaratılmışlığından alır. Yaratılmışlık yücedir, ademin dünyanın ötesine, görülmeyenine, duyulmayanına dair kelimeleri de içinde o yücelikten bir yücelik barındırır. O kelimeler, insana dünyayı anlatırken ötesini de gösterir. Akıl bilirken kalp inanır. Akıl bilip kalp inanınca kelime kelimeye eklenir. Kelime kelimeye eklenince buna şiir denir. Çünkü şiir, anlamın kelimeye zorlanmasıdır. Kelime şiir olunca insan yok yere ağlamayı öğrenir. Gözünün görmediğine bile bakmayı öğrenir. Gözünün görmediğine bakmayı öğrenen, aklının ermediğini bile anlamayı öğrenir. Aklının ermediğini bile anlamayı öğrenen, yok yere ağlamayı öğrenir. İnsanın ağlaması gözünün yaşını dökmesidir. Yaş, içten gelir, dışa dökülür. İçten çıkarken içi, dışa düşerken dışı yıkar. Hem yıkar, ki sonrasında yeniden yapılsın, hem yıkar ki pirüpak olsun. Vesselam.