Kültürel iktidar komedisi: Devletin arabasıyla halka hava atmak

Kültürel İktidar Komedisi
Kültürel İktidar Komedisi

Nişantaşı’nı Türkiye’ye yaymak mümkün olmayacak. Türkiye kültüründe yabancı etkisi artık Beyoğlu-Nişantaşı (ve bugünkü bitli kuzenleri Cihangir) aracılığıyla hissedilen bir şey değil. Cihangir hırçınlığının nedenlerinden biri de bu zaten.

İktidar, “bir işi yapabilme gücü, erk, kudret” demekmiş. Peki, Türkiye’de ya şundadır ya bundadır diye tartışıp durduğumuz kültürel iktidar hangi işi yapabilme güç ve erkine sahip? Kültür işi nedir yani? Kars halısı ya da Kütahya porseleni üzerinde nasıl iktidar kurulabilir?

Adım adım gitmekte fayda var. “Kültürel iktidar” başlığı altında yapılan tartışmaların içeriğinde ne var bakalım: Siyasi iktidar ile kültür-sanat çevrelerinin uyumsuzluğu, bu bir. İkincisi, devletin kültür politikası yani nereye ne harcandığı, sanat ve kültürle ilgili eğitim müfredatının durumu vesaire. Üç, yabancı etkisi.

Hükümetle kültür-sanat çevreleri arasındaki uyumsuzluk, Tayyip Erdoğan’ın kişiliği etrafında bir kültür savaşına dönüşmüş durumda. Bu savaşın enteresan bir hakemi var: Türkiye halkı. İki tarafın da seyirciye oynaması dikkatten kaçmıyor. Bir tarafta seçmenden oy alarak iktidar elde eden bir siyasetçi, diğer tarafta izleyiciye oynayarak şöhret ve gelir temin eden oyuncular.

Analiz için kimin ne dediğinden çok niye dediğine bakmak lazım. Mesela bir tiyatrocu, bir ülkenin cumhurbaşkanına neden tavır alır; hem de o ülkenin resmi tiyatrosunda memur iken?

Bu savaşın analizi kendi içinde değil bence. Köşe yazarları iki taraf arasındaki münakaşaların güncel analizlerini yapıyor zaten. Bu yüzden de bir arpa boyu yol alınamıyor. Köşe yazarı denilen mahluk bağımsız fikir adamı değil çünkü. Ya patronuna şirin görünmek için yazı yazıyor ya arkadaş hatrına yazıyor.

Analiz için kimin ne dediğinden çok niye dediğine bakmak lazım. Mesela bir tiyatrocu, bir ülkenin cumhurbaşkanına neden tavır alır; hem de o ülkenin resmi tiyatrosunda memur iken? Kimsenin yapmadığını yapıp o “resmi tiyatro”ya bir bakalım. Halka sırtını çevirmiş, halkın da yüz vermeyerek cevabı yapıştırdığı bir tiyatrodan söz ediyoruz burada. Ekonomik açıdan iktidara muhtaç bir sanat müessesinden. Demek ki mesele temelde “duygusal”. Kültür savaşının ön cephesinde popüler sinema-dizi oyuncuları ile şarkıcılardan çok tiyatrocuların çarpışması, tespitimizi sağlamlaştırıyor. Dizi oyuncuları ile şarkıcılar hem iyi gelir elde ediyorlar hem de halkta bir karşılıkları var.

Birinci meseleden ikinci meseleye atladık. Bunları ben tersine basamaklar olarak düşünüyorum. Tayyip Erdoğan’la popülaritesi düşük sanatların sanatçıları arasındaki kültür savaşının altında devletin okullarda hangi kültür ve sanat müfredatını öğrettiği, daha önemlisi hangi sanat müessesesine ne kadar avanta sağladığı yatıyor. Memurla amir arasında bir verdin vermedin, aldın almadın kavgası bu.

Peki, biraz daha alengirli bir soru sormama müsaade ederseniz:

  • Bir sanatçı neden memur olur ve memur-sanatçı neden popüler değildir? “Sanatçı”yı burada daha geniş alabiliriz. Devlet teşvikleriyle ayakta duran ana akım medyanın mensupları ile kamu ihaleleri yoluyla kanı semiren ajansların sahipleri ile çalışanları da yarı memur sayılır.

İşin gerçeği medyanın da ajansların da müşterisi halk değil. Tabi, sattıkları meta yerli olmadığı için. İthal malı fahiş fiyattan piyasaya süren, halk bu malları beğenmediği için de devlete satmaya çalışan büyük dolandırıcıları, namı diğer global distribütörleri andırıyorlar. Türk halkının operaya, baleye, heykele, müzeye, bienale, trienale vesaireye ilgisinin olmadığı ve olmayacağı ayan beyandır.

Ayrım, Türkiye’de belli çevrelerin kültür ve sanatı temsil ediyor ayağına Avrupa’nın Türkiye kültür komiserliğine oynaması.
Ayrım, Türkiye’de belli çevrelerin kültür ve sanatı temsil ediyor ayağına Avrupa’nın Türkiye kültür komiserliğine oynaması.

Müslüman mahallesinde salyangoz satacaksan salyangozu yabancıdan alman, parasını da devletten çıkarman şart. Halk sana zırnık koklatmaz. Taşrada zengin toptancılar evlerinde pahalı (ve yüzde yüz yerli) bakır ve cam işçiliği ürünleri bulundururlar ama kapı girişine aslan, bahçeye at heykeli yapsın diye konservatuar mezunu bir heykeltraşı beslemek akıllarına gelmez. İthal ve lüks mallara düşkündürler ama hazırını ve İtalyanını alırlar.


Nişantaşı’nı Türkiye’ye yaymak mümkün olmayacak. Türkiye kültüründe yabancı etkisi artık Beyoğlu-Nişantaşı (ve bugünkü bitli kuzenleri Cihangir) aracılığıyla hissedilen bir şey değil. Cihangir hırçınlığının nedenlerinden biri de bu zaten. Cihangir’i Sultançiftliği’nden temelde yani ekonomide ayıran bir şey yok. Her iki mahallede de kimsede para yok, herkes paranın peşinde.

Ayrım, Türkiye’de belli çevrelerin kültür ve sanatı temsil ediyor ayağına Avrupa’nın Türkiye kültür komiserliğine oynaması. Oynuyor diyorum çünkü Avrupa bunları finanse etmek gibi bir cömertliği kesinlikle sergilemiyor. Yunanistan’ı aç bırakan adamın (pardon kadının yani Merkel’in) Cihangir’e günahını bağışlamasını beklemek saflık olur.

İşin özeti, Cihangir Berlin’in, Paris’in, New York’un havasını atmak istiyor. Ama parayı devletten bekliyor. Devletin arabasına bineceksin, direksiyondaki adama yavaş git, hızlı git, sağa dön, sola dön diyeceksin.


Devlet de az değil. Arabayı halkın parasıyla alıyor, yolcu koltuğuna Batı taklitçilerini oturtuyor. O arabaya halkın yetiştirdiği gerçek sanatçılar, kültür adamları, şairler, fikir adamları binmediği sürece bu trajikomik rezalet böyle yüz sene daha devam eder