Modern insanda göremediğim erdemi, Yörüklerde gördüm

Sarıkeçililer
Sarıkeçililer

Yörüklüğün bu toprakların en değerli toplumsal zamkı olduğuna inanıyorum. Ayrıca siyasal hamasetin aygıtına dönüştürülmüş bir kavram olabileceği için, uzun ve doğru bağlamlar kurarak ele alınmalı. Ama Anadolu tarihinin en uzun yaşamış uygarlığı olduğunu bilimsel olarak söyleyebilirim. Bu da onu doğal olarak kurucu unsur yapıyor.

Ünlü Yönetmen Yüksel Aksu ile yıllar önce çektiği Sarıkeçililer belgeseli üzerinden, Yörük kimdir, Yörük yaşama biçimi neyi temsil eder, hepimizin Yörük yaşamına geçtiği bir hayal kurmak tehlikeli ve yasak mıdır, sorularına cevaplar aramaya çalıştık.

Yörükler doğaya müdahale ederek yaşamak yerine, doğaya müdahil oluyorlar

Sarıkeçililer belgeselinizden hareketle soracak olursak, Yörüklerin aynı kalıp bir yaşama biçimini devam ettirerek dünyaya teklif ettikleri şey ne?

Herhangi bir teklifleri yok. Teklif, önerme, alternatif, proje, gibi kavramlar modern aklımıza ait kavramlar. Bağrında volontarizmi barındırır. Yani müdahale, tasarlama, toplumsal veya politik mühendislik, doğayı değiştirip dönüştürme vs. aklına götürür bizi. Oysa Yörükler ya da genel olarak göçebelerin ahvali öyle değil.

Bin yıllara dayalı bir tecrübe olarak, illa bir teklif çıkartacak isek, o da insanın doğayla barışık ve dayanışma hâlinde bir yaşam sürebileceği ve mutlu olabilmesidir. Hatta erdemli olabileceğidir.

Yörükler doğaya müdahale ederek yaşamak yerine, doğaya müdahil oluyorlar. Yani doğa ile çatışma yerine kendilerince dâhil oluyorlar ona. Bu, hayvanlar gibi yalnızca doğa karşısındaki edilgen hâliyle değil, bilgi ve tecrübeyle, uyum ve denge anlayışı. Bin yıllara dayalı bir tecrübe olarak, illa bir teklif çıkartacak isek, o da insanın doğayla barışık ve dayanışma hâlinde bir yaşam sürebileceği ve mutlu olabilmesidir. Hatta erdemli olabileceğidir.

Yörüklerin modern insanın aksine mekânı dönüştürmek yerine mekâna dönüştüğünü söyleyebilir miyiz, bir gelenek olarak mekâna dönüşmek…

Mekâna dönüşmek doğa ve hayata karşı edilgen duygusu yaratır. Mekâna dönüşmek değil de “uyumlanmak” ve “minimalist bir yaşam biçimi kurmak” diyebiliriz. Onlar kendilerine ve hayvanlarına uygun iklim ve florayı takip ediyorlar. Kışın Toroslar’da daha düşük rakımda birkaç ay ılıman iklimde yani kışlaklarında kalıyorlar. Onların mekân anlayışları üç tür; kışlak, yaylak, güzlek… Sonra baharla birlikte 100’er metre rakım yükselerek, yaz ortası veya başında yaylaklarına ulaşıyorlar. Bu süreç haftaları ve ayları buluyor. Bahar aylarında kışlağın taze ot ve yapraklarını yiyen keçiler bir iki haftalık konaklamalarla biraz daha yükseğe çıkarak, çıktıkları yerin taze ot ve yapraklarını yiyor. Sonra tekrar yükselerek yeni yapraklara... Bunu yaparlarken vakitlice yapıyorlar ki hayvanların yediği taze yapraklardan sonra, makilikler tekrar kendilerini yenileyip yeni taze yapraklar çıkartsın. Yani bir nevi ön budama oluyor. Flora da kendisini vakitlice tazeliyor. Bu tazelenmiş makilikler sonbaharda dönerlerken yeniden olgunlaşmış olarak onların yiyeceği oluyor tekrar. Eğer dökülmüşse yaprakları bu kez kuru yaprakları yiyip toprağı eşeliyorlar; yüzeyde kalmış bitki tohumlarını toprağa karıştırarak bitkilerin yeniden üremesine yardımcı oluyorlar. Bir nevi “eko-sistem hayvancılığı” yani…

Mekâna dönüşmek değil de “uyumlanmak” ve “minimalist bir yaşam biçimi kurmak” diyebiliriz.
Mekâna dönüşmek değil de “uyumlanmak” ve “minimalist bir yaşam biçimi kurmak” diyebiliriz.

Konaklayacakları yerlerde çadırlarını 15 dakikada kurup 15 dakikada toplayabiliyorlar. Mekân örgütlenmeleri çok pratik, güvenli ve sağlıklı. Çadırlarını mutlaka hafif eğimli zemine kuruyorlar. Bu olası sağanaklarda su baskınına önlem oluyor. Ayrıca hafif eğim uykularını da hafifletiyor. Hastane yatakları gibi sırt ve başları biraz yüksekte kalıyor ve reflü olmuyorlar. Çadırın giriş bölümüne ateş yakarak duman zehrinden kurtuldukları gibi, vahşi hayvan ve yılan çiyan gibi sürüngenlerden korunuyorlar. Aynı zamanda ısınıyorlar. Çadır eşiğinde çıkan kontrollü isin belli miktarı dışarı tüterken, belli miktardaki duman isi de çadırın gözeneklerine sıva ve yapışkan etkisi yaparak izolasyonu sağlıyor.

Çadırın gözenekleri doğal otomatik klima gibi. Yağmur yediği zaman büzüşüyor ve yağmuru geçirmiyor. Sıcak olduğu zaman gevşiyor gözenekleri daha da açılınca doğal serinletici klima oluyor. Onun dışında kıl çadır olması hasebiyle yılan ve sürüngenler de uzak duruyor. Kıl olduğu için canlı hayvan zannediyor onu, akrep ve yılanlar… Bir keresinde ukalalık edip onlara günümüz teknolojisinin geliştirdiği konforlu çadırları önerdim. Edeplice bunları anlatarak ağzımın payını verdiler.

Yörük yaşamına hâkim olduğumu sanırdım, ama hiç bilmediğimi Sarıkeçililer belgeselini çekerken öğrendim.
Yörük yaşamına hâkim olduğumu sanırdım, ama hiç bilmediğimi Sarıkeçililer belgeselini çekerken öğrendim.

Yörük kültüründe gündelik yaşama kadınlar hakim

Siz aslında Yörük yaşamına oldukça hakimsiniz, yaşadığınız, büyüdüğünüz yer olarak. Yine de bu belgeseli çekme fikri ortaya nasıl çıktı? Kadın – erkek ilişkisi üzerine neler gözlemlediniz belgesel çekimleri boyunca, anaç bir toplumdan bahsetmemiz mümkün sanırım?

Yörük yaşamına hâkim olduğumu sanırdım, ama hiç bilmediğimi Sarıkeçililer belgeselini çekerken öğrendim. Ben bir Yörük köyünde doğdum. Dedemin lakabı Yörük Memiş, nineminki Yörük Ayşa. Dedemin babası Yörük Osmanlar Aşireti, cumhuriyetin iskân politikasıyla yerleşikliğe geçmiş. Nenem ise dedemle evlenince ev nedir görmüş. Gelinliğine kadar çadırda yaşamış. Ben doğduktan 2 yıl sonra kasabaya yerleştik ve babam memur olup tayini çıkınca, yazları ufak tefek tatiller dışında yörük hayatının içinde olamadım. İzleri ve hisleri bünyemde vardı, ama modern eğitim etkisiyle hafife aldığım, yadırgayıp reddettiğim bir kültürdü. Ama içten içe hepsini çok severdim. Çok güzel ve iyi; neşeli, yardımsever ve cesur insanlardı.

  • Bu belgeseli çekme fikri hocam Üstün Barışta’nın önerisiyle geldi. Toroslardaki Sarıkeçililer’in göçleri yasaklanmıştı o yıl. Zorla iskâna tabi olacaklardı. Bu son göçü mutlaka çekmeli ve kayda alıp gelecek nesillere aktarmalısın dedi. Ertesi sabah bir minibüs dolusu ekiple yoldaydık.

Kadın-erkek ilişkilerinde cinsiyetçi bir kültürleri yok. Eşitler, ama bu öyle tanımlanmış bir eşitlik gibi değil de doğalında yaşanan bir eşitlik gibi. Anaerkil denebilecek kadar kadınlar üretimin merkezinde. Kadınlar hem çobanlık yapıyor hem sağım sıkım, hem yoğurt peynir hem keçi kılı kırkımı hem halı kilim hem aşçılık annelik; gerektiğinde silahlarıyla güvenliği de üstlenebiliyorlar. Erkekler daha çok güvenlikçilik, çobanlık, tedarikçilik ve ticaret yapıyorlar. Gündelik yaşama kadınlar hâkim.

Şair Osman Konuk, “Basit olmak her şeydir.” diyordu. Yörüklerin yaşama biçimlerinin temelinde de bu var değil mi, basit olmak her şeydir? Ve sizin sinemanızın temelinde de bunun olduğunu söyleyebilir miyiz?

Hepimiz basitliğin, yalınlığın, duruluğun peşindeyiz. Kendim karmaşık biri sayılırım, ama sinemamda elimden geldiği kadar basit ve anlaşılır olmaya çalışıyorum.

Yörük hayatının içinde olamadım. İzleri ve hisleri bünyemde vardı; ama modern eğitim etkisiyle hafife aldığım yadırgayıp, reddettiğim bir kültürdü.

Yoğurdu ve yörüklerin kültürünü uçağa, silaha, arabaya ve daha birçok şeye tercih ederim

Hepimizin Yörük yaşamına döndüğü, öyle yaşadığı bir dünya hayaliniz var mı, ütopya da diyebiliriz buna? Ve Yörüklerin kurucu unsur olması dolayısıyla bu toprakların kalbi olduklarını düşünüyor musunuz?

Hepimizin Yörük yaşamına döndüğü bir hayale ben de iştirak edebilirim. Sıkılmam ve mutlu olurum diye düşünüyorum. Zaten yazları ufak çaplı çobanlığa başladım. Ütopyalar bir şey değil. İnsanlık tarihinin ve bu toprakların en uzun yaşam biçimi Yörüklük. Zaten tarım devrimi sadece yerleşiklikle açıklanırsa eksik olur. Hayvancılık ve evcilleştirme en önemli veçhesi uygarlığın MÖ 12 binde kurttan evcilleştirilen köpeğin günümüzde ne menem boyutlarda çeşitlilik ve kültüre sahip olduğunu görürsek, yine kedinin, küçükbaş ve büyükbaş hayvancılığın, tarihini anlatmazsak uygarlık tarihi eksik kalır. Bırakalım tarihi, bugünümüz bile olamaz. MÖ 3-4 binlerde evcilleştirilmiş eşeğin ıslah edilmesiyle; sanayi devriminin patlarlı motorunun veya günümüzün binek otosunun üretimi uygarlık açısından birbirine yeğ değil. At, deve, eşek binyıllarca insanlığın münakalesine, ticaretine, üretim ve dağıtımdan haberleşmesine hizmet etti. Bunların hepsi tarım devriminin önemli ayrıntıları ve Yörüklük bu sürecin baş aktörü.

Yörüklüğün bu toprakların en değerli toplumsal zamkı olduğuna inanıyorum. Ayrıca siyasal hamasetin aygıtına dönüştürülmüş bir kavram olabileceği için uzun ve doğru bağlamlar kurarak ele alınmalı. Ama Anadolu tarihinin en uzun yaşamış uygarlığı olduğunu bilimsel olarak söyleyebilirim. Bu da onu doğal olarak kurucu unsur yapıyor. Bulduğumuz getirdiğimiz, geliştirdiğimiz o sihirli yiyecek, probiyotik, sağlığın ve beslenmenin vazgeçilmezi yoğurt bile insanlık tarihine en büyük katkılardan biridir. Yoğurdu ve Yörüklerin kültürünü uçağa, silaha, arabaya ve daha birçok şeye tercih ederim.

"Kendimi bildim bileli öykü gibi yaşadım ve yaşamaya çalışıyorum."
"Kendimi bildim bileli öykü gibi yaşadım ve yaşamaya çalışıyorum."

Bir şeyin hikâye oluşunun kolaylaştığını söyleyebiliriz günümüzde. Her şeye bir hikâye gözüyle bakıyoruz artık. Bence bu durum bizi yarım kılıyor. Hikâye bahsini açmışken, Yüksel Aksu bir şeyin hikâye olduğunu nasıl anlar ve onu nerede bulur?

Açıkçası ben de bilmiyorum. Tanıklıklar, okumalar, fikir yürütmeleri ve gözlemler aklımın bir yerlerinde birikip bir yerlerinden dökülüveriyor gibi geliyor bana. Öykü bulmak, aramak gibi çabalarım olmadı hiç, hep içerisinde yaşadım. Suda balık, toprakta karınca gibi. Öykünün üstünde yürüdüm, öykünün içinde yaşadım. Kendimi bildim bileli öykü gibi yaşadım ve yaşamaya çalışıyorum.

Geçmiş gelecekten daha devrimci ve insani olabilir

Sizin sinemanız büyüdüğünüz yerden kopamıyor. Her yerde geçer akçe hikâyeler anlatsanız da evrensellik de diyemiyoruz buna. Bu hissi en son Cafer Panahi’nin Üç Hayat filmini seyrettiğimde yakalamıştım. Burada bir eleştiri değil, bir hayranlık beslediğimi söyleyebilirim. Bu bakımdan “İnsan geçmişini tekrar tekrar inşa eder.” sözüne sadık olduğunuzu söyleyebilir miyiz?

Ben de öyle düşünüyorum. Bizim gençliğimiz ve kimliğimizi bulmaya çalıştığımız yıllar Türkiye’de, dünyada ütopyaların yıkıldığı, gelecekten ümidin kesildiği yıllardı. Ülkede kapkara bir askeri darbe, Doğuda kapkara bir SSCB, Ortadoğu ve Afrika’da etnik kıyımlar, yıkılan duvarlar, saldırgan Amerikalar, İngiltereler… Baktık gelecekten bir şey görünmüyor geçmişe kaçtık. Bazen geçmiş gelecekten daha devrimci ve insani olabilir.

Son olarak, anlatacağınız yeni hikâyeyi buldunuz mu? Bulduysanız nerede rast geldiniz ona?

Buldum; Balkanlar’da rast geldim…