Otoritesini arayan millet, milletini arayan otorite

Özgürlük, yani “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” kavramı etrafında girişimci de olabilirsiniz, katılımcı da.
Özgürlük, yani “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” kavramı etrafında girişimci de olabilirsiniz, katılımcı da.

Anadolu’nun İslamlaşması sürecinde gözetilen hedefler, araçlar ve sağlam yürüyüş, İstiklal Harbi’nde yok olmaktan kurtaran “irade”, Allah’ın takdiri ve kaderi bizim tarih boyunca kabul ettiğimiz yegâne otoritedir; bu otorite milletini arıyor... Millet sahiden otoritesini arıyor mu?

Yıllarca kapitalizmin, liberal demokrasinin bizlere özgürlük yolunu açtığını söylediler... Özgürlük, yani “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” kavramı etrafında girişimci de olabilirsiniz, katılımcı da. Kapitalizmin bireysel yetenekleri geliştirdiği, kişilerin önünü açtığı savunuldu; öyle ya bireyden özneye geçiren bir “ideal sistem” vardı karşımızda.

Türkiye’ye de, İslam âlemine de, geri kalmış tüm halklara da liberal özgürlük bir ideal olarak sunuldu... Peşinden tabi hümanizm, insan hakları, saygı, hoşgörü temalarını da eklemek gerek. Liberal teori ve kapitalist dünya sistemi sınıf çatışmalarını en az “hissettirmek” için bireyselliği yüceltir, bu tabi tüketim ideolojisinin sonucu da olabilir; fakat çok kültürlülük ve çoğulculuğa bağlı birlikte yaşama düzeni tesis ettiği konusunda genel bir “hurafe”yi beraberinde getirir.

Liberal dünya, Soğuk Savaş’ın nihayete ermesi komünizmin ortadan kalkmasıyla “tarihin sonu”nu bizlere kabul ettirmek istedi; kapitalist dünya sisteminin, aydınlanmacı modernitenin, liberal demokrasinin ötesinde, üstünde, alternatifinde başka bir dünya görüşü olamazdı.

Çok değil 15 yıl sonra Batılılar Avrupa kıtasında yani “ihtiyarlar kulübü”nde entegrasyonun bittiğini, kıtaya evvelce göç eden Müslümanların Batının, ulus devletlerin bir “uzvu” olmadığını, yeni mülteci kitlelerin kabul edilmemesini, “saf Batı”ya dönüşü savunmaya başladı.

11 Eylül tabii ki bir dönüm noktasıydı; Tarihin Sonu’yla birlikte ikinci büyük fütüristik-istihbari-proje Medeniyetler Çatışması devreye sokuldu. İkiz Kulelerin yani kapitalizmin tapınaklarının siz deyin postmodern fantezi biz diyelim “yeni savaşlar”ın metodu gereği uçaklanmasıyla özgürlükçü Batı medeniyeti İslam’a, Müslümanlara savaş açtı, junior Bush “Haçlı Savaşları”nı başlatacaklarını söyledi.

Bugün artık Batılılar özgürlük değil güçlü yönetim istiyor.
Bugün artık Batılılar özgürlük değil güçlü yönetim istiyor.

Bugün artık Batılılar özgürlük değil güçlü yönetim istiyor, demokrasi değil otorite arayışında, diyalogcu değil totaliter yönetici özlemini dile getiriyor, kendisinden başkasına tolerans gösteren otoriteyi reddedip kapalı, sert, katı ulus devleti arıyor, kazancını başkasıyla sadece başka uluslarla değil kendi içinde de bölüşmekten yana değil.

Kapitalist şirketler, zengin burjuvalardan söz etmiyoruz sıradan Batılılar bile bundan sonra ürettiklerini uluslarının fakirleriyle, zengin-üreten havzalar tüketici bölgelerle bölüşmeyi içlerine sindiremiyor. Sadece dünyanın zengin-fakir ayrımına dayalı siyasal bölünmeden söz etmek yetmiyor aynı zamanda kudretli devletten, otoriteden de bahsediyorlar. Bu tabi ki beraberinde çatışmaları getirecek.

Güçlü Devlet Arayışı

Postmodern devlet otorite ilişkilerini en aza indirmeyi hesap ediyordu, fakat devletin ruhundaki, varlığının sebebini oluşturan kudret, erk, güç, otorite Türkiye’de de yok sayılma yoluna gidildi. Sonuçta otorite arayışı tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de kitlelerin temel ihtiyacına dönüştü. Bu bakımdan özellikle 2013 eşiğinden sonra ortaya çıkan FETÖ darbe girişimleri, Gezi olayları, ekonomik operasyonlar, şehirlerdeki bombalı saldırılar, hendek savaşları, Kobani olayları, çok yönlü otorite arayışını körükledi.

Ekonomik operasyonlar konusunda bizim kadar Batılılar da mustarip idi. Artık 2. Dünya Savaşı’ndan sonra idareyi finans-şirketler ele almaya başladı. Ulus devletlerin üstünde şirketler yerel ekonomileri teslim aldı, iktisadı tutan siyaseti de, devletin yönetim organlarını da bir şekilde belirliyorlar. Türkiye’de dışardan yapılan operasyonlar, terör, darbe girişimleri ve ekonomik kriz denemeleri, içeriden “özgürlükçü” muhalefet siyasi yönelimi ister istemez iktidarı katılaştırmaya yöneltti.

Otorite arayışı kendini göstermeye başladıkça muhalefet otoriteyi tanımlamaya “faşizm-diktatörlük-tiranlık” çerçevesine oturtmaya çalışırken iktidar sahası daha çok geleneksel devlet anlayışını savundu.

Otorite sahiden nedir, neye otorite denir, otoriteyi kim belirler, otoritenin yapıp ettikleri meşru mudur, otorite kullanım araçları nelerdir, bu sorular günümüzde olduğu gibi felsefeden düşünce hayatına kadar tarih boyunca her zaman tartışıldı.

Otoritenin meşruiyetini kim verir; tabi ki halk.
Otoritenin meşruiyetini kim verir; tabi ki halk.

Otoritenin meşruiyetini kim verir; tabi ki halk.Geleneksel dönemde otoritenin, iktidarın kaynağı ilahi otoritedir. Bizde Allah’ın halifesi olarak insan belirgin bir üstünlüğe sahip olur, fakat mülk Allah’ın olduğuna göre onu kullanan da yine Allah’ın seçilmiş otoritesidir. Zillullah geleneği, Allah’ın yeryüzündeki görüntüsü olarak otorite Osmanlı’da hassaten daha önde oldu. Fakat devlet bir şekilde kendini millet varlığına bağlamıştı, fetihler, gaza, İslami hedefler otoritenin meşruiyetini getirdi. Padişah ila’yı kelimetullah amacını gerçekleştirdikçe zaten tartışılamaz noktaya geldi, sonraki yıllarda “güvenlik, huzur, iktisadi istikrar” iktidarın gücünü, kaynağını da belirledi.


Adalet dairesi kuşkusuz yine ve en üstün meşruiyet sebebidir. Düzen, dirlik, huzur, yaşayan ve yaşatan olmak devlet varlığı kadar ona hükümet eden siyasetin de belirleyicisidir.

Cumhuriyet döneminde bu tür kaygıların yerini varolma korkusu aldı; her halükarda devleti, vatanı, din ü mübini sağ salim geleceğe taşıyabilme hedefi otoriteyi, iktidarı hatta “onu kullanan seçkinleri” bile tartışılmaz kıldı.

Otorite gerektiğinde “halk için bile” şiddet kullanabilme salahiyetindedir, elitist yapılar için. Bunu her zaman duymak mümkün; kaynağını halktan, sandıktan, demokratik işleyişten alsa bile “halk için halka rağmen” ilkesi realite ile idealin birbirinden ayrı olduğunu kanıtlar.

İşte tam da burada devreye iktidarın-otoritenin “haklılığı mı meşruiyeti mi” önemsediği sorusu gelir. Haklılık meşruiyetin bir cüzüdür; halk esasında haklılıktan ve meşruiyetten ziyade “sonuca” bakar.

Bu nedenle de en büyük oportünistler kitlelerdir.

Halkın gönlünü edebilecek, mevcut durumu rasyonalleştirerek halkın gönlünü alabilecek otoriteler meşruiyetlerini yüksek güvene, sadakate, devamlılığa oturtabilir. En basitinden dini özgürlükler, ekonomik refah ya da mesela bir savaş tehlikesi bireylerin tercih alanını daraltır.

Otorite zaten bireylerin tercih alanını, halkın-kitlenin makbuliyetini kabul edebilecekleri düzeyde sunmak demektir.

Ulus devletlerin kimisi bunu mahir uygular, İmparatorluklar çok güçlü idareler gibi gözükse de “halkın gündelik-pragmatist” taleplerini kulak arkası etmez. Halk ve erk bu manada yazılmamış anlaşmalar imzalamıştır, ortalama talepler erkin iktidar gücünü artırır.

Demokrat Parti dönemi gibi...

CHP’nin elitizmi mutlaklaştırma çabası iktidar alanını görünürde kullanmasını engellerken DP’nin görece özgürlükleri, halkın temel ihtiyaçlarını gidermesi tam da bu yazılmamış anlaşmaya dayalı sonuçlar üretir. Hiçbir zaman DP ideal görülmemiştir; sadece CHP’lilerden ehvendir.

Otorite insanların arzularını bastırmaktan çok maniple etme, yönlendirme, tatmin etme ya da daha güçlü şekilde açığa çıkartıp iktidarı daha iyi kullanmayı başarabilendir.

Belli dönemlerde zamlar, yokluklar, kuyruklar otoritenin kullanımında tesir gösterdi; fakat erk sorgulanmaya başladığında 70’li yılların kapalı ekonomisinden dönüş yaşandı. 1980’lerdeki tüketim bolluğu yine otoritenin en zirvede kullanılmasıyla ilgiliydi; sıradan orta sınıfın değil çevrede kalanların, dindarların, etnik kimliklerin de merkezden pay almasına yönelik “otorite açılımı” “esas iktidar”ın gücünün sorgulanmasını engelledi, buna 2000 sonrasını eklemek de gerekir.

Bizde otoritenin kaynakları konusu millet bağımızın ve irademizin zayıflığıyla çok yakından ilgili...
Bizde otoritenin kaynakları konusu millet bağımızın ve irademizin zayıflığıyla çok yakından ilgili...

Otorite-İktidar Kimde?

İşte burada otorite, iktidar ne, bugün kimler iktidar sorusunun cevabını aramaya başlayabiliriz.

“Hükümet oldu iktidar olamadı” mottosu asıl iktidarın nerede olduğunu araştırmaya iter; Kemalist elit mi, Wall Street’in Türkiye distribütörleri mi, küçük burjuva mı, bürokrasi mi, seküler muhalefet mi, hiç hükümet olamayan CHP mi, üst akıl mı, şirketler mi, Anglo-Sakson aklı mı, Batı medeniyeti mi, Amerika olabilir ama Pentagon mu, CIA mi, neoconlar mı, masonların etkili oldukları kesin de Tapınakçılar mı yoksa doğrudan Yahudiler mi, Vatikan’ın eli her yere uzanıyor aslında, gladyo belki, sabataycılar ya da gizli Ermeniler, ordu ya da istihbaratçılar hep önde, derin devlet de güçlü, Aksaçlılar-İhtiyarlar Heyeti olduğu kesin ama...

Bizde otoritenin kaynakları konusu millet bağımızın ve irademizin zayıflığıyla çok yakından ilgili... Mehdi beklentisi, mesiyanik inanış, post sahiplerinin kurtarıcılığı, kahraman özlemi, karizmatik liderlik de otoritenin kaynağı olarak görülür. Bu açıdan itaat, biata bağlı olmaktan çıkıp doğrudan kitle menfaatlerini gözeten iktidarın her türüne açıktır; otorite ayrı, onu kullanan tamamen ayrı olabilir.

Osmanlı ailesi kadar İslam-Türk-ehli sünnet-gaza omurgasının oluşturduğu güzideler, ilmiye, kalemiye, seyfiye, yönetici sınıf yani ortak iyi etrafındaki müşterek akıl-müşterek irade-şuur yani millet ruhu esasında otoritenin kendisidir.

Biz Müslümanlar Allah’ın kulu olma hedefini gözettiğimiz anda otoritemizi belirlemiş oluruz; ideallerimiz yani seçtiğimiz yol bizim otoritemizdir. Fakat bugün bildiğimiz, hissettiğimiz, gördüğümüz halde millet olarak kendi menfaatlerimiz için tüm sorumluluğu ona atacak bir iktidar ve otorite arayışına giriyoruz. Bu aşırı bilinç millet bağını çözecek noktadadır.

Dünyevi iktidar sahalarını reddederek bugünlere geldik; geldiğimiz yerde ne kadar fani, seküler otorite varsa onları kurtarıcı belledik.

Anadolu’nun İslamlaşması sürecinde gözetilen hedefler, araçlar ve sağlam yürüyüş, İstiklal Harbi’nde yok olmaktan kurtaran “irade”, Allah’ın takdiri ve kaderi bizim tarih boyunca kabul ettiğimiz yegâne otoritedir; bu otorite milletini arıyor... Millet sahiden otoritesini arıyor mu?

Biz Türkler Allah’tan, Kur’an ve Peygamber yolundan başka otorite bilmemekle yürüyüşümüzü gerçekleştirdik; tarihte, zamanda ve mekanda kalacaksak yeniden Kur’an’a, Sünnet’e yalnızca Allah’ın kudretine sığınmak zorundayız...