Rilke çarkı

​Rilke çarkı
​Rilke çarkı

Kendisi hakkında inatla susan bir şehirdeyim. Sessizliğin surları içinde bir kalebent olarak dolaşıyor sözler. Her harf paslı bir bukağı gibi ağırlaştırıyor düşünceyi. Sınır bekçisinin ağıtı yağlı bir kementtir geçmişten gelip bugünün boynuna dolanan. Islık sesi donuyor havada. İsa’dan sonra 2014. İznik.

On adımda ceylan

Duramadım yine durmam gereken yerde. Tek bir nefesin tefsiri için kat ettiğim binlerce kilometre, damarlarımın içinde bütün vücudumu dolaşmışken üstelik. Evet, gecenin üçüymüş en uygun zaman. Karton bardaktan yükselen buğu, ince bir su damlası olarak çenende birikirken, otobüs bir vedaya hırlıyor.

Gecenin üçü ve biz kirli bir otogarın en uygunsuz anındayız işte. Bu aynı zamanda benim için bir şiiri anlamanın en uygun anı. Anlamak, parmak uçlarında bir sızı gibi tekrar ediyor kendisini mesafelere. Dizlerinde sorguda çözülen bir askerin ilk kelimelerinden yapılmış bağlarla yığılıp kalıyorsun koltuklara.

Bir yolculuğun çarklarını çevirirken Rilke…

Anlamak, parmak uçlarında bir sızı gibi tekrar ediyor kendisini mesafelere. Dizlerinde sorguda çözülen bir askerin ilk kelimelerinden yapılmış bağlarla yığılıp kalıyorsun koltuklara.


Koluna girdim. Odanın sonundaki sandığa kadar on adım saydık. Kapağını açtı büyük cevizin. Kollarında bir gelinin tülden yalnızlığına dokunur gibi tuttuğu bir ceylan derisi ile doğruldu. Usulca okşadı. Tekrar yerine koyup sandığı kapattı. Yeniden on adım saydık. Sedire ilişti. Kehribarına bir bahar sigarası yerleştirdi.

-Dizlerimi aldı bu Ceylan?

-Sende canını almışsın.

-Onun hızı mübarekti. Vurduğum anda ikimiz de hareketsiz kaldık.

-Neden?

-Ceylan derisine talip olan etine tamah etmeyecek.

-Hanginiz av hanginiz avcı?

-Ben av, Ceylan avcı! Otuz yıldır aramızda on adım var.

Koluna girdim. Odanın sonundaki sandığa kadar on adım saydık.
Koluna girdim. Odanın sonundaki sandığa kadar on adım saydık.

Sınır bekçisinin ağıtı

İznik. 2014.

Şehrin kapıları şehrin içerisinde kalmış. Dışarısı ve içerisi yok artık. Sınırını kaybetmiş bir sınır bekçisinin gözleriyle bakıyorum toprağın yuttuğu sütunlara. Zihnim titriyor. Ufukta belirecek yabancıları görememe endişesi bir tanım getiriyor hayata. Korkunç bir tanım.

  • Giden acılar, dönen acılar… Kim gidiyor, kim dönüyor? Kim bekliyor, kim bekletiyor? Kapı yoksa eğer taşramızdan sual edilir mi?

Kendisi hakkında inatla susan bir şehirdeyim. Sessizliğin surları içinde bir kalebent olarak dolaşıyor sözler. Her harf paslı bir bukağı gibi ağırlaştırıyor düşünceyi. Sınır bekçisinin ağıtı yağlı bir kementtir geçmişten gelip bugünün boynuna dolanan. Islık sesi donuyor havada. İsa’dan sonra 2014. İznik.

Cathay’dan bir Çinli geliyor sonra yanı başıma; “Biz bekçiler kaplanlara atılmışız.”