Şarkının en güzel yeri yoktur, şarkı vardır!

“İyi olmak, akıllı olmaktan daha üstündür.”
“İyi olmak, akıllı olmaktan daha üstündür.”

Birer şiiriz diyorum yani insan tekleri olarak dünyadaki varlığımıza. Nakaratımız nedir ki bizi ‘ana konu’muzdan uzaklaşma tehlikesinden korusun? Soru bu. Senin ve benim nakaratımız nedir? Bizim her an ve yeniden ‘biz’ olarak kalmamızı sağlayacak nakarat, şiirimizin ya da şarkımızın neresindedir? Soru bu. Bizi şimdilerde şarkıya eşlik etmek için nakarat aramak zorunda bırakan şey de bu. Nakarat olmazsa eşlik edemiyoruz çünkü.

I.

Rivayete inanacak olursak hikâye şudur; Cennet yerine cehenneme gitmeyi isteyen, bunu daha çok arzu ettiğini söyleyen bir meczuba, hikmetin peşine düşenler değilse de alaya alıp neşe bulmak isteyenler, bu tuhaf isteğinin nedenini sormuşlar.

Hiç duraksamadan, ‘cennet sıkıcıdır’ demiş meczup. ‘Orada salihler, fakirler, sıddıklar, yetimler ve garipler var. Hâlbuki cehennem öyle mi? Orada krallar, kraliçeler, zenginler, aristokratlar ve sosyetenin bütün kademeleri var’ diyerek bitirmiş sözlerini.

II.

Çeşitli tutma yerleri vardır dünyanın. İnsanoğlunun tarihi boyunca tüm insanlar dünyayı bir yerinden tutmuşlardır. Bu ayrım niye önemli? Çünkü insan dünyayı tuttuğu yere dikkat etmezse, dünya insanı tuttuğu yer konusunda çok ikna edici olacaktır.

Çeşitli tutma yerleri vardır dünyanın. İnsanoğlunun tarihi boyunca tüm insanlar dünyayı bir yerinden tutmuşlardır. Bu ayrım niye önemli? Çünkü insan dünyayı tuttuğu yere dikkat etmezse, dünya insanı tuttuğu yer konusunda çok ikna edici olacaktır.

Çünkü insanın dünyayı tutma yeri, dünyanın insanı tuttuğu bir yere dönüşebilir. Ki çoklukla olan da budur. BM rakamlarının aksine, yıllık geliri bilmem kaç bin doların altına olana ‘fakir’ demiyoruz biz. Paradan başka hiçbir şeyi olmayanlara da zengin. Başka ölçülerimiz, başka gözlüklerimiz var. Dünyayı doğru yerinden tutmayan insanın, dünya tarafından içine çekiliyor olmasının suçlusu yerçekimi değil, insanın yaptıkları ve yapmadıklarıdır. ‘Çıplan dünyadan’ diyen Zarifoğlu, ne demek istiyordu?

Şarkının en güzel yeri kazanmak değil. Şarkının en güzel yeri ezici kalabalıklarla zafere varmak da değil. Büyük kalabalıkları kendine ikna edip çok olmak hiç değil. Paraya ve giderek daha çok paraya sahip olmak değil. Yarıştıklarının imkânlarına kavuşmak hiç değil. Şarkının en güzel yeri koşuyu kazanmanın coşkusu bile değil, koşunun kendisidir. Şarkının en güzel yeri şarkının kendisidir çünkü. Ve şarkı, ‘kuru et yiyen kadının oğlu’nun sana yaptığı ve senden tüm dünyaya yapmanı istediği tekliftir. ‘Zafer’in şarkıyı unutturduğu yerde hiçbir zaferin yoktur çünkü.

III.

Hep beraber düşünelim diye bu paragrafın giriş sorusu olsun şu: Nakarat nedir, nakarat niye vardır? Olumsuz yükleme yapılsa da ‘nakarat’ iyi biri aslında.

Önce sözlük: Bazen doğrudan ahengi sağlamak bazen de anlamı pekiştirmek için tekrar ettiğimize diyoruz nakarat diye.

Konumuzla ne ilgisi var diye sormayacaksanız söyleyeyim yekten: Bizim açımızdan kıymetli olan tarafı şu; nakarat, her kıtayı şiirin ana konusuna bağlamaya yarıyor. Her hangi bir mısra, şiirin/şarkının ana konusundan şiiri uzaklaştırırsa eğer, nakarat orada sadece büyük bir yükü omuzlamıyor aynı zamanda yatağın değişmemesini de mümkün kılıyor. Yalnızca sesin ahengi için değil yani, anlamın ahengi için de orada.

Hep beraber düşünelim diye bu paragrafın giriş sorusu olsun şu: Nakarat nedir, nakarat niye vardır?
Hep beraber düşünelim diye bu paragrafın giriş sorusu olsun şu: Nakarat nedir, nakarat niye vardır?

Birer şiiriz diyorum yani insan tekleri olarak dünyadaki varlığımıza. Nakaratımız nedir ki bizi ‘ana konu’muzdan uzaklaşma tehlikesinden korusun? Soru bu.

  • Senin ve benim nakaratımız nedir? Bizim her an ve yeniden ‘biz’ olarak kalmamızı sağlayacak nakarat, şiirimizin ya da şarkımızın neresindedir? Soru bu. Bizi şimdilerde şarkıya eşlik etmek için nakarat aramak zorunda bırakan şey de bu. Nakarat olmazsa eşlik edemiyoruz çünkü.

IV.

Bir şeye ‘hâlâ’ inanmakla, ‘yeniden’ inanmak arasında büyük fark vardır. “Ey iman edenler, iman ediniz” ayeti biraz da budur.

V.

‘Akıllı olmamız, aptalca davranmamızı engellemez’ diyor, Rauter. Bir Marksist’e ihtiyacımız yok bunu anlamak için. Tıpkı şeref gibi, tıpkı haysiyet gibi, tıpkı ahlak gibi ‘akıl’ da bir kere içine girilince sonsuza kadar içinde kalmaya hak kazanılan bir ırmak değil. Zekâdan bahsetmiyoruz. Her seferinde yeniden hak edilmeyi gerektiriyor insan olmayı mümkün kılan erdemler. Her seferinde en ağır imtihandan geçerek belki sabit kalınabilir orada. Devamlı sorduğum ve devamlı cevaplamamız gereken soru bu: nasıl mümkün olacak? Yani ‘hala’ olana değil; ‘yeniden’ olabilecek olana odaklanmamız, onu kıymetli kabul etmemiz gerekiyor. Neydi o laf: “İyi olmak, akıllı olmaktan daha üstündür.” Sadece bu bile değil.

VI.

Kadim İslam şehirlerinde ‘kapitalizm’in gerçekleşmemiş olmasının sebeplerini ekonomistler pek çok açıdan açıklamaya çalıştılar. Tarihçiler ve fıkıhçılar da… Açıklamayı sosyologlara bırakmadan bir düşünelim diyorum. Osmanlı kaç yüz yıl boyunca durdurabilmişti kapitalizmi?

İslam şehirlerinde kapitalizm asla hükümran olamamıştı çünkü insanlar öncelikle, meslek hayatlarının genişlemesine değil, derinleşmesine çaba sarf etmişlerdi… “Dönünce tüm gövdesiyle dönerdi” demenin bile bununla ilgisi var. Konunun ‘meslek hayatında derinleşmek’le ne ilgisi varsa o ilgisi var işte. Sorular doğsunlar: Derinleşmek nedir? Derinleşmek neyedir? Derinleşmek nereyedir?

VII.

Eski Türk çadırlarında kapı, ‘güneşin doğduğu yöne saygı’ nedeniyle doğuya açılıyormuş. Bunun bile ‘derinleşmek’le ilgisi var. Çünkü şarkının en güzel yeri, şarkıyı kaçıranlar içindir.