Sırların sanatı

​Sırların sanatı
​Sırların sanatı

Aida Begiç, Türkler iyi ya da kötü meselesinde değil. Çocukların yaşadığını mümkün olduğu kadar sahici vermeye çabalamış. Odaklandığı şey de burası. Mülteciliğin ne kadar zor olduğunu, Bosna’da ne yaşandıysa Suriye’de de benzerinin yaşandığını anlatmaya çalışıyor.

Savaşın sınırı yok. Sınırların savaşı ise bitmiyor. İnsan, bitmeyen bir savaştır. İnsan, sırdır; Sınırdır. Sanatın da sınırı yok. Peki, sınırların sanatı var mı? Ya sırların?

Sanat, bilinmeyenin peşinde koşmaktır. Soru sormaktır. Aramaktır. Cevap çok da mühim değil. Zaten ona tarih karar verecek. Tarihin kararına bırakılmaması gerekense hayatın bir şekilde izah edilmesi... Sinemanın bu noktada nasıl bir işlev gördüğünün en güzel örneklerinden biri Aida Begiç. Üçüncü uzun metraj filmi Bırakma Beni’yi festivallerde görücüye çıkaran Boşnak yönetmen, diğer iki işinde olduğu gibi savaşın çocuklarını merkeze almış. Kendisi de savaş mağduru olan Begiç, bu defa Suriyeli çocuklar üzerinden bir hikâye kurmuş.

Savaş sebebiyle ülkelerinden ayrılmak zorunda kalan ve Türkiye’ye sığınan ailelerin genel hikâyesinin üzerinde çocukların yaşadıkları var. Urfa’da kalan çocuklar yetimdir. Ailelerini savaşta kaybetmişlerdir. Daha çok kadınların oluşturduğu ebeveynler çocuklara bakmaktadır. Suriyeliler için açılan okullara göndermişlerdir çocukları. Fakat bizim üç kafadar okulu kırıp çalışmaya giderler. Zira hayalleri vardır. Bunun peşinden koşarken yaşadıkları ve hayallerine ulaşma noktasındaki çabaları hikâyenin merkezinde...

Filmi ve oyuncularını ilginç kılansa çocukların gerçek karakterler olması. Yani filmin başrol oyuncuları kendi hayatlarını canlandırıyor. Rol yok esasında...

Savaşın çocuklarının yönetmeni Aida Begiç, yine kendine has üslubuyla üstesinden gelmiş filmin. Diğer filmlerinde de gördüğümüz arthouse tarzıyla hedef kitlesini festivaller olarak belirlemiş. Çocuk ögesi ve Suriye meselesi sebebiyle gişede dikkat çekebilir ama kesinlikle bir gişe filmi değil. Zaten Begiç tarzı da bu değil.

  • Kendisinin bir itirafı var. Türkiye’ye film çekmeye gelmeden önce Suriye meselesi ve Türkiye’nin buradaki rolü hakkında yeterince bilgi sahibi olmadığını ifade ediyor. Öğrendikten sonra ise takdirini sunuyor.

İzleyiciyi konuya dâhil eden salınımlı kamerası, mevzuu kesmeyen uzun planlar ve mekânı/atmosferi önemli bir öge olarak kullanan genel kurgu...

Filmin hikâyesi ve Türkiye’yi ele alışı eleştirilere sebep oldu. “Filmde iyi Türk yok gibi anlatılmış” dendi. Begiç’in, Suriye meselesinde Türkiye’nin insani yardım noktasındaki fonksiyonunu görmezden geldiği (ya da göremediği) söylendi. Bu eleştirilere katılmam pek mümkün değil. Zira filmin daha başında Kızılay logosuyla sınırda yardım edenleri görüyoruz. Suriyelilerin sınırı geçtikten sonra kamplara yerleştiğini, kendileri için hazırlanan okullara gittiğini, sosyal hayatın içinde olduğunu, kadınından erkeğine istihdam sağlandığını ve para kazanıp kimseye yük olmadan çalıştıklarını anlıyoruz. Olumsuz karakter yok mu? Elbette var. İsa’nın borç aldığı Türk, parasını almak için çocuğu dövüyor. Ama çocuğun dayak yediğini gören Urfalı ihtiyarlar yardım ediyor. Suriyeli kadının bakıcılık yaptığı evde maaşı eksik ödeniyor. Ev sahibi eksik para vermek zorunda kalıyor, o ise bunu sorun etmiyor.

Örnekler çoğaltılabilir. Filmle alakalı ipucu verme sınırını aşmayalım.

Mühim olan şu...

Aida Begiç, Türkler iyi ya da kötü meselesinde değil. Çocukların yaşadığını mümkün olduğu kadar sahici vermeye çabalamış. Odaklandığı şey de burası. Mülteciliğin ne kadar zor olduğunu, Bosna’da ne yaşandıysa Suriye’de de benzerinin yaşandığını anlatmaya çalışıyor.

Kendisinin bir itirafı var. Türkiye’ye film çekmeye gelmeden önce Suriye meselesi ve Türkiye’nin buradaki rolü hakkında yeterince bilgi sahibi olmadığını ifade ediyor. Öğrendikten sonra ise takdirini sunuyor. Filmle alakalı bazı beklentiler karşılanmıyorsa da art niyet olmadığı aşikâr.

Kaldı ki, propaganda filmi yapılmıyor. Daha doğrusu, propagandist dilde bir iş yapılmıyor. Onu başkaları zaten yapar. Esas ve kalıcı propaganda, insana dokunan bir tat bırakmak ve insaflı olmaktır. Begiç’in sineması da geleceğe çok şey bırakacak bir tarzda bunu yapma peşinde.

Aida Begiç, meşhur ‘başörtülü Boşnak yönetmen’ sıfatının çok ötesinde kendi tarzını oluşturmuş ve bunu sağlam adımlarla yürüten biri. Hem kadın, hem Müslüman, hem de savaş mağduru biri olarak dünyanın gözünü kapadığı meselelere dair çaba harcıyor. Filmlerinde konu ya da işleyiş itibariyle sorunlar veya beğeniyi zedeleyen unsurlar bulunabilir (şahsen pek bulamadım). Fakat bunlar esasa muadil olmadıktan sonra her şeyin önüne konulmamalı.

Bırakma Beni ile alakalı çok mühim bir nüans daha var. Filmi Beşir Derneği destekliyor. Bir yardım kuruluşunun böylesi bir işe girmesi takdire şayan. Dünyanın en ciddi meselesinin kıyısında değil aslında tam da içinde olduğumuz şu dönemde, sivil toplum hareketi olmanın sadece panel düzenlemek ve yardım paketi dağıtmak olmadığının harika bir örneği bu. İmkânlar dâhilinde sivil toplum örgütleri, çağın en popüler ve etkili kitle iletişim aracı ve sanatı olan sinemayı desteklemeli. Nitelikli eserlerin ortaya çıkmasına katkı sunmalı. Yol açmalı. El vermeli. Proje oluşturulma aşamasından izleyiciyle buluşma kısmına kadar her kademede üzerine düşeni yapmalı.

Her oluşumun film çekmek için kaynağı olmayabilir. Ama her topluluğun film izleme gibi bir faaliyeti olabilir. Beşir Derneği gibi başından sonuna bir filme destek veremeyen kuruluşlar da en azından bu nev’inden çalışmaları izlemek için sinemaya giderek üzerine düşeni yapmalı. Sadece Begiç’in filmi için geçerli değil bu. Bu memlekete, insanımıza, yarınımıza bir şeyler katacak her sanatsal çaba için bu gözetilmeli. Milyonlarca üyeyi bulan bir sivil toplum ortamından bahsediyoruz. Sinema ve tiyatro gibi izleyiciye muhtaç sanatsal çabaların desteklenmesi noktasında her sivil toplum hareketinin elini taşın altına koyması gerek.