Topu gönderdiği noktada hiçbir arkadaşı yok

Merak ediyorsan, merak etme, jenerikte adımız geçmiyor.
Merak ediyorsan, merak etme, jenerikte adımız geçmiyor.

Yürüyor, yürüyor ve yürüyoruz. Sonra birden neden ve niçin yola çıktığımızı hatırlamaya çalışıyoruz. O ilk adımı neden attığımıza dair bin bir türlü “kurgu” hikâye yaratıyor aklımız. Bu kurgu hikâyelerden birini seçip ona inanıyoruz. Yapımcı biz değiliz, senaryoya mütevazı bir katkımız var sadece.

I.

İnsan, doğar, büyür, yaşlanır ve ölür. Bu süreçler arasında bütün yaşadıklarını “zaman” diye bir kafeste toplamaya çalışır ve buna da “ömür” der. Aslında bütün yaşadıklarını o kafese topladığını sansa da insan, ancak “hatıra” mertebesine yükselenleri oraya sığdırabilir. Zamana karşı değil, hatıraya karşı yaşlanır bu yüzden de. Ve hatıra, zamanı bükmenin, ona karşı gelmenin tek yoludur. İnsan, hatırasıyla gençleşebildiği gibi hatırasıyla da yaşlanabilir. “Anlıktır” bu yaşlanma ve gençleşme; ama bu “anlık”ların yaşamın tamamına bir etkisi olmadığını kim söyleyebilir? Hatıra, olayın yaşandığı yıldan bağımsızdır. 20 sene öncesine dair hatırladığınız bir an, sizi birden 18 yaşındaki bir gencin ruh hâline büründürebilir. Düne dair hatırladığınız bir şey, sizin ömrünüze arada geçen bir günden daha fazlasını sıkıştırabilir.

II.

Eski dünyada bir savaş meydanı düşünün; kan, kılıç ve insan. Savaş sona ermeğe yakın modern hayatın içinde yer alan bizler, şimdiki düşünce yapımız ve yaşam tarzımızla oraya ışınlanmış olsak sadece sonuca odaklanırız. Kimse yaralılarla, kaybedenlerle, esir düşenlerle ve meydandaki yaralı atlarla ilgilenmez. John Berger’in dediği gibi; “Öyküler sonuca odaklanır, şiir ise meydanda kalanlara ve yaralılara…”

III.

Beykoz. Öğle vakti. Boynunda “Doğum günüm, pasta için para verebilir misiniz?” yazılı kartonu boynuna asmış, saçları kırlaşmış, bıyıkları sigaradan sararmış ama doğmuş olmanın neşesini taşıyan bir adam. Onun topu gönderdiği noktada hiçbir arkadaşı yok.

İnsan, hatırasıyla gençleşebildiği gibi hatırasıyla da yaşlanabilir.

IV.

Çok uzun süredir yoldayız, bize gitmemizi, yolun kendisine katılmamızı söylüyorlar. Bir koşu gidiyoruz, “gitmek” eyleminin ne işe yaradığını, neyi değiştirdiğini, neyin etrafını genişlettiğini, zihnimize neler eklediğini düşünmeden yapıyoruz bunu da. Yürüyor, yürüyor ve yürüyoruz. Sonra birden neden ve niçin yola çıktığımızı hatırlamaya çalışıyoruz. O ilk adımı neden attığımıza dair bin bir türlü “kurgu” hikâye yaratıyor aklımız. Bu kurgu hikâyelerden birini seçip ona inanıyoruz. Yapımcı biz değiliz, senaryoya mütevazı bir katkımız var sadece. Mütevazı bir katkı bu, çünkü kurgunun nerede ve nasıl olması gerektiğini belirleyen onlar. Biz sadece dar alanda top çeviriyoruz. Merak ediyorsan, merak etme, jenerikte adımız geçmiyor.

V.

Konuşmayı bazen eşyalar sürdürüyor. Birinden ayrıldığınız, kavga ettiğiniz o yeri düşünün. O sandalye, o masa ayrılığa sebep olan olayı hâlâ çözmeye çalışıyorlar.

VI.

Bir yere alıştığımızı ancak o yerden ayrılmak zorunda kaldığımızda fark ederiz. Alışmak -anlamlandırmak- ayrılmayı takip eder. Bir sonraki yerden ayrılana kadar, ilk ayrıldığımız yeri anlamlandırmaya, onu bütünüyle kavramaya çalışırız. Bir başka insanda, bir başka yerde konaklamaya başladığımızda alışmak ve ayrılmak yollarını ayırır. Sonraki buluşmaya kadar. Bu yeni yer, yeni insan alıştığımız o yeri bir hatıraya dönüştürür, yürürlükten çıkarır onu. O artık bizi yaşlandıracak ya da gençleştirecek olan hatıradır.