Türk toplumunu anlamak mümkün mü?

Türk toplumunu anlamaya çalışanların hamasatten uzak sahiden bir kavrama, nüfuz etme çabası içinde olduklarını söylemek zor.
Türk toplumunu anlamaya çalışanların hamasatten uzak sahiden bir kavrama, nüfuz etme çabası içinde olduklarını söylemek zor.

Türk insanını anlatan tek kelime garibanlık… Hayatı “yırtanlar” ve “yırtamayanlar” diye okuyan bir millet, kendisine ihsan edildiği sürece var olduğu için, beka savaşında en öne atılırken pay dağıtımında en arkaya atılır. Garibanlık dünya sisteminin ve devletin Türk milletine uygun gördüğü değişmez kimlik; gariban, her şeyi yapabilecek çaresizlikle mukayyettir zira. Türk toplumunu anlamaya yönelik fikirler serdedenler bir şekilde seküler zaviyeden yaklaşırlar. Garibanlık her şeyi yaptırsa da İslam ile olan bağların gevşetilmesine müsaade etmez.

Günümüzün popüler söylemlerinin peşine takılırsak toplum, kitle övgüsü etrafında kalabalıkları bir ölçüt, otorite saymalıyız; bu popülizme fazlasıyla daldığımızda anlama kavramı giderek aydını, siyasetçiyi, entelektüeli pasifleştirir, sadece uygulayıcı konumuna indirger. “Toplumu anlamak gerek”, nidası zaman zaman düşünce hayatımızda yükseldi! Bu elbette ideolojilerin yoğun olduğu, hayatın değerler, tarih, iktisadi faaliyetler, ihtiyaçlar üzerinden ele alınmadığı, hazır kalıp formüllerin uygulanmaya çalışıldığı dönemlerin bir yöntem teklifi. Hususen modernleşme tarihimiz boyunca sık sık gündeme geldi, Kemalizm’in cezri Batılılaşma faaliyetlerine karşı da söylendi.

Batılılaşma hayatımızın tamamını, kültür- medeniyet ayrımını bütünüyle bu karşılıklı atışmalara münhasır kılabiliriz.

Avrupa’da toplum hayatını düzenleyen kurallara ek olarak teorilerin Türkiye’ye intikali esnasında da sıklıkla toplumu, devleti, tarihi köklerini gözetme teklifi getirildi. Her toplumun aynı olmadığı, farklı kimlikteki, karakterdeki, din ve medeniyet sahasındaki milletlere, devletlere hazır kalıp formüllerin uygulanmasının imkânsızlığı üzerinde epey bir tartışma yaşandı Türk düşüncesinde; Baykan Sezer, Kurtuluş Kayalı bu süreci devam ettirenlerden sadece ikisi… Batılılaşma hayatımızın tamamını, kültür- medeniyet ayrımını bütünüyle bu karşılıklı atışmalara münhasır kılabiliriz. Tabi ki münakaşaların merkezini “din” meselesi üzerinden Batılılaşma, sekülerleşme, laikleşme oluşturur.

Türkiye'ye ideoloji nakli

Toplumsal dinamiklerin Avrupa’da, Amerika’da hatta İslam ülkelerinin tamamında birbirinden farklı olduğuna dair sayısız örnek getirilir. Mesela Kilise… Batı laikliğinin “dinden uzaklaşma”nın ötesinde, Kilise’den özgürleşme olduğu dolayısıyla bizde ne böyle bir kurum ne ruhban sınıfı bulunmadığı için laikliğin Fransa’daki gibi “motamot” alınmasının yanlışlığı din, siyaset, laiklik merkezli kitapların tümünde yerini alır. Buna yine özellikle 27 Mayıs’tan sonra güçlenen İslam Devleti kavramını ekleyebiliriz… Post-kolonizasyon sonrası Müslüman coğrafyada savunulan İslam devleti Türkiye’ye aynen taşındığında İslamcı cephenin bir kısmı gibi muhafazakârlar da Türkiye’nin tarihi, kültürel, siyasi yapısının İslam devleti kavramını tartışan toplumlardan, devletlerden ve o aydınlardan farklılık gösterdiği, aynı dinamikleri taşımadığı savunmasına girişir. Buraya imparatorluk bakiyesi kimliğimiz ile Anadolu topraklarının sömürgeleştirilmediği argümanlarını da ekleyebiliriz…

Türk toplumunu anlamak kavramı özellikle 27 Mayıs sonrasında sosyalizmin gelişmesiyle gündeme geldi.
Türk toplumunu anlamak kavramı özellikle 27 Mayıs sonrasında sosyalizmin gelişmesiyle gündeme geldi.

Tabii izah sırasında Türkiye’nin farklı toplum dinamiği tezine derinlik kazandırılmaması, devlet hiyerarşisinin ulus devlete göre dizaynı göz önüne alınmadan geçilir. Devletin çok partili hayatla birlikte İslamcılara kriminal vaka gibi yaklaşıp marjinalleştirme gayretlerini de eklemeli; İslamcılığın topluma yabancılaşmasında Kemalist idarenin tahammülsüzlüğü etkili oldu. Türk toplumunu anlamak kavramı özellikle 27 Mayıs sonrasında sosyalizmin gelişmesiyle gündeme geldi. Toplum nasıl sosyalizme geçecekti; Rusya’daki gibi en azından teorideki proleter ve aydın yoluyla mı, Çin’deki gibi köylü yürüyüşüyle mi yoksa bize özge İttihatçılığın bir versiyonu olarak askerin öncülüğünde aydın-memur darbesiyle mi… bu yöntemler tartışılırken mezkur metotların Türk milletine uymadığı dile getirilir. Öyle ya Türk toplumu feodal bir geçmişe sahip değildi, Osmanlı’da feodalite uygulanmadı. Oysa sosyalist teori toplumun feodaliteden kapitalizme geçmesini, endüstrileşmenin doğurduğu proleteryanın devrim yapıp iktidarı ele almasını gerektirir. Türk milleti ne feodal oldu ne kapitalizme geçti ne de işçi sınıfı meydana geldi. Türkiye’de bu silsile takip edilemeyeceğine göre “toplumun yapısına uygun” bir yönteme geçmeliydi.

Türk toplumunu anlamak istiyorsak, önce devlete bakmalıyız!

Devlet ve İslam merkezlilik

Sencer Divitçioğlu ATÜT meselesini tartışmaya açarken, Doğan Avcıoğlu Türkiye’nin Düzeni üzerine yazıyor, Yön dergisi ve TİP “bize özgü” olanı arıyordu. Kemal Tahir’in dediği gibi Türk toplumu kerim devletten geliyordu, devlet toprağın, mülkün sahibiydi, değişim olacaksa bu “devleti ele geçirerek” gerçekleşmeliydi, darbeciliğin toplumsal temelleri görüldüğü gibi en sağlam olanı aslında! Türk toplumunu anlamak istiyorsak, önce devlete bakmalıyız! İslam ve devlet millet olmayı sağlayan, toplum vasfını kazandıran iki temel direk; ikisi olmadığında bu toprakların “renkleri” kendi tezlerini savunmaya geçiverecek, bütünlük kaybolacak. Türkiye’deki siyaseti, insanların beklentilerini anlamak için geçerli formüllerin başında gelir din-devlet merkezlilik. Türkiye’de devletin tartışmasız üstünlüğü “ona rengini verme”ye dayalı bir siyaset tarzını besler, merkez-çevreye dayalı tezler hâkimdir.

İmparatorluk’tan ulus devlete yaşanan büzülme, eşraf-memur zıtlığı, neoliberal iktisadın etkileri gibi pek çok ana başlığı bütünlüklü ele alan çalışmalara muhtacız.
İmparatorluk’tan ulus devlete yaşanan büzülme, eşraf-memur zıtlığı, neoliberal iktisadın etkileri gibi pek çok ana başlığı bütünlüklü ele alan çalışmalara muhtacız.

Devlet aklı, devlet kararı kavramlarına “hata yapmayacak” denli sağlam bir devlet mekanizması da eklenebilir. Türk toplumunu anlamaya çalışanların hamasatten uzak sahiden bir kavrama, nüfuz etme çabası içinde olduklarını söylemek zor. Yine hazır kalıplar, yine kendi ideolojik söylemini yerleştirme, tasfiye ya da meşrulaştırma arasında aslolan kayboluyor. Anlaşıldı Türk toplumu iktisadi olarak çözümlenemeyecek! Tımar sisteminden neo-liberalizme kadar geçirilen evreleri sarahaten anlatacak yetkin çalışmalar yok… Ahmet Tabakoğlu, Mehmet Genç, Şevket Pamuk, Yahya Sezai Tezel, Çağlar Keyder kısmen Niyazi Berkes’in iktisadi çalışmaları çok önemli boşlukları kapatsa da dünya sistemi, kapitalizmin gelişimi, İmparatorluk’tan ulus devlete yaşanan büzülme, eşraf-memur zıtlığı, neoliberal iktisadın etkileri gibi pek çok ana başlığı bütünlüklü ele alan çalışmalara muhtacız.

Masabaşı teorileri

İdeolojileri, ekonomik modelleri, siyasal alanı tarif ederken “masabaşı”ndan bakmama klişesi çokça vurgulanır. Masabaşı kavramı klasik bürokrasiyi izah ettiği gibi müktesebatını Batı’dan alan aydınları da kasteder. Toplum hayatının kuruluşu, dinamizmi farklı geçişgenlikleri sürükler, bir kere Türk hayatı tabaka kavramıyla mı yoksa sınıf modeliyle mi açıklanmalı... Marksist olmama adına sınıfı, iktisadi ayrışmaları devreden çıkaran bir fikir ortamı sahiden ülke gerçeklerine nüfuz edemez, milletini anlayıp, anlatamaz. Oysa sosyolojik manada tabaka izahı kadar sınıfsal boyut da bu ülkenin gerçeğini yansıtır.

Sınıf bakımdan üstte yer alanların sosyolojik düzeyde, kültürel bakımdan alt sınıflarla aynı kalitede bulunduğunu gözlerden uzak tutamayız; televizyonların A-B grubu yayınlarına bakıldığında, eğlence, yarışma programlarının, lümpen dizilerin izlenirliği takip edildiğinde üst-orta grubun alt sınıfla yarıştığı görülür! Çünkü Türk toplumunu anlamak için tabakaya da sınıfa da eğilseniz karşınıza merkez-çevre, taşra-kent, varoş-elit site geçişlerinin yaşandığı göç çıkar. Farklı siyasal dönemlerde devlet imkânlarını kullananların bir anda varoşlardan elit sitelere geçtiği, zenginleştiği vaki ise de kültürel bahis aynı kalır! Çünkü bu toplumda sınıf kökenleri ve meşruiyeti devletin yol vermesine bağlıdır.

Kadro dergisi etrafında Kemalizm’in iktisadi alt yapısını kuranlar Cumhuriyet yönetimini “sınıfsız”lıkları dolayısıyla bir imkân gibi sundular.
Kadro dergisi etrafında Kemalizm’in iktisadi alt yapısını kuranlar Cumhuriyet yönetimini “sınıfsız”lıkları dolayısıyla bir imkân gibi sundular.

Osmanlı klasik nizamındaki kul-reayaya bağlı ihsan ve azletme-müsadere usulü modernleşme döneminde en bariz örneği de İttihatçılarda rastlanan milli burjuvazi yaratma biçimine evrilmiş, eşraf gerilemişti; Demokrat Parti ile Anadolu eşrafı, dindar orta sınıf güçlenirken bu defa memur zayıf düştü. Fakat her daim İstanbul büyük burjuvazisi oligarşik sınıf karakterini korudu, dünya sisteminin kontrolörü vasfıyla iktidara kim gelirse gelsin ana akım olmayı sürdürdü, “Türkiye değişirken aynı kalması” için tüm dinamikleri harekete geçirdi. Kadro dergisi etrafında Kemalizm’in iktisadi alt yapısını kuranlar Cumhuriyet yönetimini “sınıfsız”lıkları dolayısıyla bir imkân gibi sundular. Ülkede feodalizm görülmediği, burjuva sınıfı devlet beslemeleri dışında vuku bulmadığından “ülkeyi kurtarmak” için yola çıkanlar sahiden bu ülkenin farklı bölgelerinden gelen askerler, eşraf, köylüden teşekkül ediyordu. Belki de Türk toplumunu anlamak istiyorsak “sınıfsızlık” kavramından çok kerim devlet ve tebaa haricinde bir sınıfın mutlaklaştırılmamasına dayalı sisteme bakmalıyız!

Merkeziyetçi ve rençber toplum

İmparatorluk’ta toplanan vergilerin hepsi “merkez”e geliyordu, devlet ve elbette toplum zihni merkeziyetçiliğe yatkındır! Buradaki tek çıkış noktası ise “devlet bizim yönetenler değil” anlayışı... bu da zaten çevre hareketlerinin meşruiyet kaynağı olduğu gibi darbelere açık bir gerekçelendirmeyi de sağlıyordu. Şunu kabul etmeli ki bu toplumun kentlilik oranı ne kadar yüzde seksenlere ulaşsa, iktisadi faaliyette tarım geri plana da düşse zihnen rençber, doğaya bağlı, gözü topraktadır. 1950 yılında kitleselleşen göçe, şehir nüfusunun artışına rağmen ne mimari ne çevre ne şehir planlaması bakımından kentlilik yerleşmedi, kültürel açıdan köylülüğün türevi gecekondu-varoş-lümpen yapı aşılamadı. Çünkü bu toplum ya tarıma bağlı yahut hizmet sektöründe kendisine iş bulabildi...

Sanayileşme çok düşük, ticaret tekel olunca, toplum geneli hizmet sektörünün en geri, vasıfsız, şimdilerde prekarya adını alan sınıfını, organize sanayi sitesi, kobi düzeyini geçemedi.
Sanayileşme çok düşük, ticaret tekel olunca, toplum geneli hizmet sektörünün en geri, vasıfsız, şimdilerde prekarya adını alan sınıfını, organize sanayi sitesi, kobi düzeyini geçemedi.

Sanayileşme çok düşük, ticaret tekel olunca, toplum geneli hizmet sektörünün en geri, vasıfsız, şimdilerde prekarya adını alan sınıfını, organize sanayi sitesi, kobi düzeyini geçemedi. Bu toplumun muhafazakârlığını dinine, devletine olan bağlılığı kadar hâlâ bireysel, özel alanda kazanç sağlama beceresine kavuşamamasında aramalı. Modernleşmeden neo-liberalleştiğimiz için Gezi olaylarında olduğu gibi geleneksele mensubiyet bağları zayıf olan neoliberal kuşaklar bile isyanlarını “devlete kapağı atamama”, maaşlı burjuva olamama üzerine yoğunlaştırdı. Doğaya ve devlete muhtaç reaya maneviyatını diri tutar, muhafazakarlığımız biraz da yağmurun yağması için dua etmeye bağlı! 2000’li yıllara kadar cami cemaatinin niçin CHP’ye oy vermeyi sürdürdüğünü anlamak, Türk toplumuna nüfuz etmeye yaklaştırabilir bizi. Bu toplum devrimci olamaz... bilinen tariflerin içinde devrim fikrine katılmaz!

İran devrimi de Sovyet ve Çin devrimi de bu topraklarda yeşermez! Fakat şunu da söylemek gerek: imkân bulduğunda, şartlar olgunlaştığında, kadrolar teşekkül ettiğinde, bir karizma da doğduysa “eski düzeni” bir anda devirir. Bilinenin aksine Türk toplumunun muhafazakârlığı “ihtiyatlı değişim” nedeniyledir; bizim insanımız kalkınmayı, sanayileşmeyi, teknoloji kullanımını, gelişmeyi hatta Batılı manada “ilerleme”yi reddetmediği gibi, ihtirasla talep eder! Amerikan, Batı, Yahudi, mason, komünist karşıtlığının bir tarafında da “köşeyi dönme”, zenginleşme vardır. Türk modernleşmesinin diline doladığı medeniyet-kültür ayrımında da toplumun keskin bir ayrışmaya gittiği düşünülmesin, pratik ve pragmatiktir millet hayatı, “yeni” yi kendi kültürel doneleriyle bezemeyi başarır, Türk edebiyatının, fikir hayatının vâkıf olamadığı yer tam da bu “Türkleştirme” ameliyesi.

İdeolojik karşıtlıkların, marjinal ve örgütçü yapıların millet hayatındaki sağduyu, basiret, feraset duvarına çarpması biraz da kemikleşen kültürle ilgili. Modellerin tutmaması, ideolojilerin nüfuz edememesi bu kültürel eritmenin, toplumun beklentilerinin tam manasıyla anlaşılamamasından kaynaklanıyor. Bizde radikal liberalizmin de, sosyalizmin de, üçüncü dünyacı kalkınmanın da taban bulamaması Türk kimliğindeki grup aidiyetinin fetih arzusuyla doğrulanmamasından zuhur ediyor. Bu bakımdan modernizm yorgunu Türk toplumu, fırsat bulduğunda “nizam-ı âlem”e dönse de bir yanıyla artık kendi kabuğunda kalmayı tercih eder. Eskiyi reddetme yeniyi sorgusuz kabullenme bu milletin benimseyeceği bir görüş olmadığı gibi tamamıyla eskiye dönüp yeniyi görmezden gelme de toplum kodlarımızı anlatmaz.

Bizi anlatan tek kelime: Garibanlık

İmparatorluk kimliği Türk karakterini müesseseleştirdi; biz devlet kurabilme, teşkilatlanma, organizasyon becerisi gösteririz, bünyemize başka etnik yapıları alsak bile bunları kendi içimizde eritmeyi biliriz. Aramızda pek çok ayrışma yaşansa, içimizden türlü hainler, işbirlikçiler çıksa mesela I.Dünya Savaşı akabinde 300 bin firari bulunsa bile dış saldırılara karşı birleşebilme, direnme, karşı koyabilme yeteneğine, iradesine sahibiz. Osmanlı aristokrasiyi yani bey ailelerini kırdı, bürokratlaştırdı. Aristokrasi olmayınca sınıf teşekkül etmeyince devlet ve millet yalın hâle geldi. Herhangi bir sıkıntı durumunda, beka savaşında, toplumsal çatışmalarda derleyip toparlayacak aristokrasi kalmadığından Büyük Müesses Nizam’ımız Türkiye’nin Nomosu, İslam-Türk-ehli sünnet-gaza omurgamız toplumu bir arada tutan, en üst kimlik, ontolojik bütünlük olarak belirdi. Bugün Türk toplumunu anlamak için bu nomosa bakmalı; Nurettin Topçu’ya bir tarafıyla Komünizme Karşı Mücadele Dergisi’nde yazdıran da İslam sosyalizmini Türkiye’ye taşıtan da bu omurga…

Tüm büyük teorilere, şaşaalı ideolojilere, yetkin isimlere, sarsılmaz karizmalara bakarak yine de bu milleti anlamak çok da mümkün değil. Çünkü Türk toplumunu, Türk insanını anlatan tek kelime garibanlık… Hayatı yırtanlar ve yırtamayanlar diye okuyan bir millet, kendisine ihsan edildiği sürece var olduğu için, beka savaşında en öne atılırken pay dağıtımında en arkaya atılır. Garibanlık dünya sisteminin ve devletin Türk milletine uygun gördüğü değişmez kimlik; gariban, her şeyi yapabilecek çaresizlikle mukayyettir zira. Türk toplumunu anlamaya yönelik fikirler serdedenler bir şekilde seküler zaviyeden yaklaşırlar. Garibanlık her şeyi yaptırsa da İslam ile olan bağların gevşetilmesine müsaade etmez. Türk toplumunu anlamak istiyorsanız çilingir sofralarına değil namaz saflarına; arslan sütünü paylaşanlara değil Ramazan pidesini bölüşenlere bakın!