Türkiye'nin en büyük üniversitesi: Mehmet Zahit Kotku

Vefatından bir hafta önce, Hacdan dönerken Medine’de şöyle söylemişti: “Dünyada her şey boş, para da boş, kitap da boş, dervişlik de boş, şöhret de boş. Mühim olan iyi bir kul olabilmektir. İnsan bunu seksen yaşından sonra anlıyor.''
Vefatından bir hafta önce, Hacdan dönerken Medine’de şöyle söylemişti: “Dünyada her şey boş, para da boş, kitap da boş, dervişlik de boş, şöhret de boş. Mühim olan iyi bir kul olabilmektir. İnsan bunu seksen yaşından sonra anlıyor.''

Eşyaya ve olaylara, Peygamber'in baktığı gibi bakmayı öğretti. Türkiye’nin ekonomik bağımlılığının doğrudan kültürel bağımlılığa dönüşeceğini tane tane anlatıyordu. Kültürel bağımlılığın da fark edilmez bir çürümeyle sonuçlanacağını söylüyordu.

Hani büyük konuşup ‘Türkiye Cumhuriyeti, şeyhler, müritler, dervişler memleketi olamaz’ demişlerdi ya. Hah, işte şeyhin de müridin de dervişin de aslında ne olduğunu göstererek pırıl pırıl bir çağı haber veren o büyük meşaleyi yakan adamdı. Kafkas göçmeni bir ailenin oğlu olarak 1897 yılında atalar yurdunun kadim başkenti Bursa’da doğdu. 3 yaşındayken annesini kaybetti. Kendisine ‘Oğlum Mehemmed’ diye seslenen babası İbrahim Efendi’yi ise 1929 yılında. Soyadı kanunundan sonra ‘Kotku’yu tercih etti ailesi. Cüzdana düşülen açıklama notu ise bir ömrün özetiydi: Mütevazı.

Kafkas göçmeni bir ailenin oğlu olarak 1897 yılında atalar yurdunun kadim başkenti Bursa’da doğdu.
Kafkas göçmeni bir ailenin oğlu olarak 1897 yılında atalar yurdunun kadim başkenti Bursa’da doğdu.

Cihan Harbi başladığında 17 yaşında taze bir talebe iken Bursa Sanat Mektebi’ni yarıda bırakıp askere gitti; harbin tam göğsüne. Bombardıman altında kaldı, yanı başında arkadaşlarının şehit düşmesine sabretti, hastalıklar atlattı. Tam 6 yıl süren bir askerlik. Hani Hürriyet’in henüz 25’inde parmağı ojeli aydınlanmış genç muhabirinin iştahla yaptığı irtica haberlerinde devlete-millete düşmanmış gibi karikatürize edilen adam var ya, işte o. Yıllarca süren askerliğin ardından Osmanlı ordusu, Suriye’den çekilince bin bir güçlükle İstanbul’a geri dönebildi. Askerdeyken gün gün notlar tuttu, olan biten her şeyi kayıt altına aldı.

Askerliğinin son zamanlarını yaptığı İstanbul’da çeşitli dersler ve sohbetlere devam etti. 16 Temmuz 1920 yılında Ayasofya’da kıldığı Cuma namazının ardından gittiği Gümüşhanevi Tekkesi’nde tanıdığı Ömer Ziyaeddin Efendi’ye intisap ederek ehl-i tarikler arasına katıldı. Ömer Ziyaeddin Efendi kim miydi? (T24 yazarları için de belirtmek gerekirse Ömer Ziyaeddin Efendi, Şeyh Şamil’in oğlu Gazi Mehmed Paşa komutasında Ruslara karşı uzun yıllar savaşmış, Arapça, Farsça ve Rusça konuşabilen bir Türk lehçeleri uzmanıydı… Akif’in yakın dostu Abbas Hilmi Paşa’nın da yakın dostuydu. Sultan Vahdettin’in şeyhülislamlık teklifini de geri çevirmiş bir adamdı. Kalpten yapılmış bir adam.)

1958’de İskenderpaşa Camii’ne tayin oldu ve vefat ettiği 1980 yılına kadar burada vazifesine devam etti.

27 yaşında hilafetnameyi almış, icazet aldığı kitapların derslerini Beyazıd, Fatih ve Ayasofya gibi camilerde sürdürmüştü. 1925 yılında Tekkelerin kapatılması üzerine Bursa’ya dönüp evlendi. 29’da babasının vefatı üzerine önce köyde sonra şehirde 1952 yılına kadar imamlık yaptı. 1952’de Gümüşhanevi Tekkesi postnişini Kazanlı Abdülaziz Bekkine’nin vefatından sonra sevenlerinin ısrarı üzerine İstanbul’a geri geldi. 1958’de İskenderpaşa Camii’ne tayin oldu ve vefat ettiği 1980 yılına kadar burada vazifesine devam etti. Mahmud Efendi’nin kıldırdığı cenazesi o zamana kadar İstanbul’un nadir gördüğü kalabalıklardan birine şahitlik ederek Süleymaniye Camii’ne defnedildi.

  • Öğrencilik yıllarında yolu İstanbul Kıztaşı’ndaki öğrenci evlerinden geçen herkesin muhakkak sohbetine iştirak ettiği Mehmed Zahid Kotku’nun sade ve gösterişsiz bir hayatı vardı. Derslerinde, Ahmed Ziyâüddîn Gümüşhânevî’nin derlediği Râmûzü’l-Ehâdis kitabını okuyup açıklardı.

‘Selâmı yayınız’ hadisini şöyle açıklıyordu mesela: “Selâm sâdece iyi dilek ve temennilerin sözle ifade edilmesinden ibaret kuru bir görev değildir. Gerçekte selâm, yolda karşılaştığımız bir kardeşimizin ihtiyacının var olup olmadığını, varsa bizimle giderilebilecek bir tarafının bulunup bulunmadığını öğrenip elimizden geleni yaptıktan sonra yola devam edip gitmektir.”

Şimdilerde Müslüman’ın antiemperyalist tavrını türlü maskaralıklara alet edenlere aldanmayınız lütfen. Emperyalizm karşıtlığı ya da kapitalizme itiraz mı dediniz? Belki süslü cümleler, parlak sloganları yoktu ama bu topraklardaki en uzun sessizliği de bozmayı o başarmıştı. Ferdi başarıların bir araya getirilerek ‘toplum yararına’ yatırımlara dönüştürülmesine işaret etti. “Bu kapının önünde cemaatin dizdiği otomobillerden rahatsız oluyorum! Yabancı diyarlara ekmek parası için giden işçilerin o diyarlara gitmemesi var iken buna mecbur kalınması beni üzüyor. O getirilen otomobillerin yerine atölyeler, fabrikalar kurulsa ve aç susuz vatandaşlara iş bulunsa, hem onlar İslam diyarında yaşama imkânı bulur, hem de biz, yabancıların kölesi olmazdık” diyordu.

Türkiye’nin ekonomik bağımlılığının doğrudan kültürel bağımlılığa dönüşeceğini tane tane anlatıyordu. Kültürel bağımlılığın da fark edilmez bir çürümeyle sonuçlanacağını söylüyordu.

Eşyaya ve olaylara, Peygamber'in baktığı gibi bakmayı öğretti. Türkiye’nin ekonomik bağımlılığının doğrudan kültürel bağımlılığa dönüşeceğini tane tane anlatıyordu. Kültürel bağımlılığın da fark edilmez bir çürümeyle sonuçlanacağını söylüyordu. Tüm bu sohbetleri şeyh postunda yapıyordu. Batıya tutsaklıktan kurtulmak adına Müslümanların kalkınması için birleşmelerini, ibadet gibi algılamalarını istiyordu. “Teşebbüsler, şirketleşerek yapılırsa daha kalıcı, daha güçlü, daha heybetli ve daha güzel olur” diyordu. Milli sanayinin kurulmasını öneren bir şeyh efendi düşünün işte.

Talebelerine makam, mevki ve para tutkunu olmanın tehlikelerini anlatan bu sakallı sarıklı hoca, bir yandan da Türkiye’nin yönetimine talip olmaya yönlendiriyordu onları.
Talebelerine makam, mevki ve para tutkunu olmanın tehlikelerini anlatan bu sakallı sarıklı hoca, bir yandan da Türkiye’nin yönetimine talip olmaya yönlendiriyordu onları.

Talebelerine makam, mevki ve para tutkunu olmanın tehlikelerini anlatan bu sakallı sarıklı hoca, bir yandan da Türkiye’nin yönetimine talip olmaya yönlendiriyordu onları. Necmettin Erbakan’dan Turgut Özal’a, Recai Kutan’dan Sabahattin Zaim’e kadar sayılamayacak kadar çok isim tedrisinden geçti. Talebeleri büyüdü. Cumhuriyet devrimlerinin gürültüsünden başka bir şey işitmemiş matruş suratlı bayların ve şık görünümlü bayanların uzaktan uzağa bir köylü kıyafeti içinde gördükleri, Türk filmlerinde kendilerine öğretilen şeyh imajı içinde değerlendirdikleri bu yaşlı hoca, istikametinden koparılan bir ülkeyi yeniden yoluna çekmenin en büyük gayretini tek başına ortaya koymuştu.

Türkiye’nin ilk yerli motor fabrikasının kurulmasına öncülük eden bir şeyh efendi düşünün. Nasıl da bütün öğretilen o ‘din adamı’ imajlarını yerle bir ediyor değil mi?

Türkiye’nin ilk yerli motor fabrikasının kurulmasına öncülük eden bir şeyh efendi düşünün. Nasıl da bütün öğretilen o ‘din adamı’ imajlarını yerle bir ediyor değil mi? 1956 yılında hutbedeyken; “Evde elime toplu iğne kutusu aldım, baktım yabancı malı… Daha bir iğne yapamayacak mıyız?” demesi üzerine cemaat harekete geçmiş ve Erbakan Hoca’nın öncülüğünde, sonraları adı Pancar Motor’a dönüşecek olan Gümüş Motor Fabrikası kurulmuştu. Gümüş adı elbette Gümüşhanevi Tekkesi’nden geliyordu. İlerlemeci Kemalistler için oldukça ironik öyle değil mi?

Bin yıllık berrak sözleri, yeniden örüp de kendi yüzyılında kurdu. Şimdi kırpıp kırpıp, tartışıp tartışıp ‘sahih hadis’ bırakmayan çokbilmiş modern hoca efendilerin aksine, talebelerinin dilinden en tesirli yönü, hayatta sünnetleri ihya etmesi, peygamber efendimize uygun yaşaması, yâni hal ve hareketlerini Peygamber Efendimize uydurması idi. Merhum Ali Ulvi Kurucu şöyle anlatmıştı onu: “Sanki Rasulullah’ı görüyor da, o nasıl hareket ediyorsa öyle hareket ediyordu.”

Vefatından bir hafta önce, Hacdan dönerken Medine’de şöyle söylemişti: “Dünyada her şey boş, para da boş, kitap da boş, dervişlik de boş, şöhret de boş. Mühim olan iyi bir kul olabilmektir. İnsan bunu seksen yaşından sonra anlıyor. Ne dervişlikte, ne şeyhlikte iş yok. İş, Allah’ın rızasını kazanabilmekte. İş, Allah’a sevgili kul olabilmekte.”