Devlet yurdunda yoksulluk ve gençlik anıları

Yıkıp perdeyi eylemiştim viran. Ev de virandı, inşaat da. Hayalimde “Hayali” olmuştum bizzat.
Devlet Baba’nın yurdunda liseli bir gençken, açlık sebebiyle yaptığım “çekirdek-sigara” çaresizliğini anlatmıştım: “… seçerdik bazen aç kalmayı. Sonra arka kapıdan parka kaçıp siyah tuzlu çekirdeğin içini sigaranın ucuna sokardık. Sigarayı ateşleyip kökleyince çekirdek içinin yağlı yapısı; yanar ve ‘mangalda tavuk’ kokusu çıkarırdı.” Daha da beteri ise maddi imkânsızlıklardan dolayı sigaramızın bile kalmamasıydı. Çaresizlik zincirinin sonraki halkasında ise gözümüzü inşaatlara dikerdik.
Halkın içinden seçilip halkla sınanıyorduk. Bu imtihandan başarılı sonuç alacak olursak Devlet Baba’nın evladı statüsünden Devlet Baba’nın adamı unvanına geçecektik. Bu yüzden hâlâ halktık yani parasızdık. Öte yandan Devlet’in kendisini idrak edebilecek akla sahip olduğumuz için seçilmiş evlatlardık yani başımızı sokabilecek yurdumuz vardı. Evlerimizde değildik. Evlerimiz boştu bizsiz ve biz de boş inşaatlar arardık. Gözlerimiz inşaatlardaydı. Bu arsaların üç sahibi olurdu. İlki tabii ki de arsanın mülk sahibiydi. Arsayı koruyansa Devlet’ti. Sonuç olarak arsanın ilk sahibi kâğıt üzerinde “mülk sahibi” olsa da kâğıdın da sahibi Devlet’ti. Arsanın veya inşaatın ikinci sahiplerinin gitmesini beklediğimiz için gözlerimizi inşaattan alamıyorduk. İkinci sahip: Emek kavramının sembolü olan işçilerdi. Devlet Baba, yıllarca o kadar net davrandı ki, kavram silindi; sembol “baba” kavramının kendisi olmaklığı içinde boğuldu. Ne yapacaksak, işçilerin gidişi ile inşaatın üçüncü sahiplerinin gelişi arasındaki kısacık vakitte yapmamız gerekiyordu. Üçüncü sahip ise inşaat onları en sert fırtınalardan koruduğu için o inşaatı canı pahasına koruyan, devletin bile karşılarına çıkmadığı ve emekçilerle tutuşacakları kör dövüşte ya ölecek ya da öldürecek olan “evsizler”di.
Operasyonu gerçekleştirip inşaatta topladığımız birkaç fırt ömrü olan izmaritleri içtikten sonra Devlet Baba’nın Bin Yataklı Cenneti’ne gittiğimde ders çalışan bir çömezle göz göze geldik. Çözemediği çoktan seçmeli soru için yardım istedi. Sual, Bursa’daki Orhan Gazi Camii hakkındaydı. 14 yaşına kadar Düsseldorf’ta yaşamış olan bu çömezin sorusunu Almanca ödevim karşılığında çözdüm.
Reklam
İlerisi gün okula uzun uzun yürürken inşaat işçilerinin -kola ile fanta seçeneği gibi- muhabbet içinde sadece iki karaktere gülmek zorunda kaldıklarını fark ettim: Ya bekar olup belden aşağı makara yapan “tıfıl” ya da yaşlı olup eskileri anlatan ve pek komik olmayan “baba”. Hacivat ile Karagöz’den birini seçmek gibiydi yani kola ya da fantayı; tıfıl veya babayı seçmek.
Yol uzundu. İki kişi vardı zaten hep kafamda: “Devletin Ta Kendisi” ile “Biz Yığını”. Devlet, her kurumunu kısaltmalarla andığı için ilk karakterime “DTK” dedim. “Halk”ı temsil eden (bu temsil ediş; demokrasi bağlamında değil) karakterin adını ise söylenmesi en kolay biçimde kısaltıp sonuna bir “o” harfi ekledim: “Biyo.” Zaten “Halk” ile “Devlet” arasındaki ilk öykü; halk ağzında “bir kere” anlamına gelen “biyo” kelimesiyle, daha doğrusu “Bir kereden bir şey olmaz.” demekle başlamamış mıydı?
Okula varıp ödevime baktığımda bir kelime dikkatimi çekti: Sturmfrei. Birebir çevirisi “fırtınasız” veya “fırtınadan korunmuş”. Alman evlatlar daha çok bu sözcüğü “ev boş” anlamında kullanıyor. Yani anne-baba evde yok ve her türlü umumi iş için özgürüz, manasında.
Reklam
Yıkıp perdeyi eylemiştim viran. Ev de virandı, inşaat da. Hayalimde “Hayali” olmuştum bizzat. Halk buna razı olmuştu. Devlet Baba müsaade etmişti. İşçilere, evsizlere ve mülk sahiplerine de yakalanmamıştım. Bir halk geleneği içinde Devlet’in destekleriyle özgürdüm. Üstüm başım mangalda tavuk kokuyordu.
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.