Adıyaman blues

Depremzedelerin ihtiyaçları gönüllü ekipler tarafından çadırlarına ulaştırılıyor. İnsanların çoğu bir çadıra sığdırdıkları hayatlarını büyük çadır kentlerin dışında, kendi mahallelerinde sürdürmek istiyor ki en azından bazı alışkanlıkları yeni düzenlerinde de devam etsin.
Depremzedelerin ihtiyaçları gönüllü ekipler tarafından çadırlarına ulaştırılıyor. İnsanların çoğu bir çadıra sığdırdıkları hayatlarını büyük çadır kentlerin dışında, kendi mahallelerinde sürdürmek istiyor ki en azından bazı alışkanlıkları yeni düzenlerinde de devam etsin.

17-18-19 Mart tarihlerinde Minik Gamzeler Derneği ile Adıyaman’da olmayı planlıyorduk. Deprem bölgesindeki sel, çocuklarla yapacağımız dış mekân etkinliklerine ve dolayısıyla gidişimize engeldi. Dernek etkinliği erteledi ve biletlerimizi açığa almamızı istedi.

Saliha Şişman ve Feyza Betül Aydın ile belki de bir daha hiç gidemeyiz diye yolculuğumuzu ertelemek istemiyorduk. Bu bizim için “Gitmeliyiz!” düşüncemizin ilk mesajıydı. İkinci mesajı “İsterseniz birlikte gidelim hiçbir şey yapamasak bile insanlarla sohbet ederiz.” diyen Enes Varol vermiş oldu. Bir saat kadar önce havanın ve sahanın durumunu öğrenmek için aradığım Umut Sarıkaya ile bu kez kabul ederse yanlarına gelmek istediğimizi söylemek için konuştum. İnsan İzi depremin üçüncü gününden beri Adıyaman merkezde kalabalık bir gönüllü grubuyla aşevinden psikososyal desteğe çok sayıda yardım faaliyeti yürütüyordu. Size engel olacağımızı düşünüyorsan gelmeyelim dediğimde, Umut’un cevabı başka bir mesaja ihtiyaç duymayacağımız kadar netti: “Yapacak çok iş var. Ayrıca hiçbir şey yapmasanız da insanlarla sohbet eder, sizin için geldik dersiniz!”

Havaalanı hüznü

Trenlerle uçakları göç ve hüzün üzerinden karşılaştıran bir metin hatırlıyorum. Uçağı ve havaalanını hüzne hiç yaklaştırmıyor, acı ve kederi trene ve gara yüklüyordu. 17 Mart sabahı Malatya uçağından indiğimde bir uçağın trenler kadar hüzünlü, bir havaalanının garlar kadar gam yüklü olabileceğine şahit olmuştum. Depremin 40. günüydü ve insanlar göç etmek zorunda kaldıkları şehirlerden, memleketlerinde defnettikleri yakınlarını ziyarete gelmişti. Yüzlerindeki ortak keder hem o geceyi hem kayıplarını hem de acı çekerek sabrediyor olduklarını gösteriyordu.

Bu yazıda çokça atıfta bulunacağım Semezdin Mehmedinoviç, Saraybosna Blues kitabında savaş yıllarını anlatırken şöyle der: “Başına bir iş gelmeyen çok az insan kaldı.” İşte şimdi burada biz o geriye kalan çok az insandık. Bu durum yüzümüze yansıyor olacak ki bineceğimiz havaalanı aracını beklerken bir abla STK çalışanı mı, yoksa gönüllü mü olduğumuzu sordu. Adıyaman’a gittiğimizi öğrenince memleketi Gölbaşı’nın tamamen yok olduğunu anlatmaya başladı. Çok geçmeden eşi Malatyalı Mustafa Büker de sohbete dahil oldu. Depremde ağır hasar alan evlerinden canlarını zor kurtarmış, ikinci gün Bursa’daki akrabalarının yanına gitmişler. Şimdi hem evlerinin ne durumda olduğuna bakmak hem de kırkıncı gününde komşu ve akrabalarının kayıplarını anmak için geri dönmüşler. Karı-koca sahada çalışan herkese dua ederek, ısrarla bizim bilet paramızı ödedi. Malatyalılar cömerttir, bilirim. Buna dönüş yolunda da şahit olacağız.

Şehirler arası dolmuş

Yeşilyurt ilçesine yakın bir yerden Adıyaman’a doğru yol alacak transite bindik. Yol ikiye ayrıldığında Yeşilyurt sağımızda kaldı. Burayı eşimin memleketi olduğu için tanıyorum. Şimdi tüm güzel hatıraların şehirle birlikte enkaz altında kaldığını uzak bir mesafeden bile görebiliyorum: yıkılmış binalar, çadır kentler ve yeni kurulmuş konteynerler…

İki saat sürecek yolculuğumuzda her güzel manzaranın ardından bu üçlüyü göreceğiz. Sonra karşımıza selin ardından sular altında kalmış bahçeler, yer yer yıkılmış ve onarılmaya çalışılan yollar çıkacak. Telefonları çalan yolcular kendilerini arayanlara yarı Türkçe yarı Kürtçe anlatacaklar dertlerini: nereden gelip nereye giderler, neler kaybettiler, resmi dairlerde halledilecek işleri neler… Kürtçe konuşmaları Enes tercüme edecek. Su akmadığı hâlde neden burada mola verdin diye şoföre kızacaklar. Selden sonra yol üstündeki birçok nokta yeniden susuz kalmış. Bu kayalık arazinin “yeni TOKİ’lerin yapılacağı yer” olduğunu gösterecekler.

Şoför, Malatya’ya döneceğimiz tarihi bir gün önceden hatırlatmamız için telefon numarasını verecek: “Şehirler arası dolmuş olduk. Eskisi gibi her gün kalkmıyor transitler. Bazen 3 günde bazen 10 günde bir… Şu fabrikalar çalışsa işler biraz açılırdı. Misafirsiniz sizi gideceğiniz yere kadar bırakacağım!” dedi ve bıraktı. Şimdi, hiçbir şeyin eskisi gibi olmadığı bir şehirdeyiz.

Depremin 40. gününde okul bahçesinde mevlid

İnsan İzi’nin karargâhı olan Polis Amca İmam Hatip Ortaokulu’na vardığımızda yağmur dinmiş, çocuklar bahçede oynuyordu. Umut, bizi karşılayıp ekibiyle tanıştırdı. Dernek, çalışanları ve gönüllüleriyle ikindiden sonra yapacakları mevlit için hazırlanıyordu. Bize çocuklarla oynayabileceğimizi, sonra da dağıtıma çıkacak arkadaşa yardım edebileceğimizi söylediler.

Şunu itiraf etmeliyim: ilk etapta çocuklarla göz teması kurmakta zorlandım. Sanki afet anında bu şehirde olmadığım için garip bir utanç hissediyordum. Onlar “Öğretmenim hoş geldiniz!” diye heyecanla bize doğru koştuğunda sarıldık ve sarılmak hepimize iyi geldi. Çocuklar oyun oynayarak hayatla bağ kuruyor. Sevdikleri şarkıları söylemek, elimizden tutmak, kucaklaşmak istiyor. Hayatta kalan büyükleri gibi sohbet edip, o geceyi ve sonrasını rahatça anlatamıyor. Mehmedinoviç savaş yıllarında oğluyla acıda eşitlendiklerini şöyle ifade etmiş: “Bu sabah kendi avucumla oğlumun avucunu karşılaştırdım: cildimizde oyulu çizgiler aynı derinlikte. Izdırap bakımından oğlumla ben ikiziz.” Buradaki çocuklar da o geceden sonra aileleriyle acı yaşında eşitlenmiş. Bunu avuçlarındaki çizgilerden değil, artık rahatlıkla bakabildiğim gözlerinden anlıyorum.

Umut bizi de yemek dağıtım ekibine aldı ve o gün 10 bin kişiye ikramda bulunduk.
Umut bizi de yemek dağıtım ekibine aldı ve o gün 10 bin kişiye ikramda bulunduk.

Onlar Fatma öğretmenleriyle oynamaya devam ederken, biz de Mahmut ile dağıtıma çıktık. Depremzedelerin ihtiyaçları gönüllü ekipler tarafından çadırlarına ulaştırılıyor. İnsanların çoğu bir çadıra sığdırdıkları hayatlarını büyük çadır kentlerin dışında, kendi mahallelerinde sürdürmek istiyor ki en azından bazı alışkanlıkları yeni düzenlerinde de devam etsin. Ailelerden birini aradığımda talihsiz bir cümle kurdum ve çok utandım: “Varmak üzereyiz kapıya çıkar mısınız?” dediğim bir hanım bana “Biz zaten hep kapıdayız!” diye cevap verdi. Francis Bacon “Evler içinde yaşamak için inşa edilir, bakmak için değil!” der. Bu şehirde az hasarlı diye tespit edilenler dahil artık hiçbir evin içinde yaşanmıyor. Sahipleri evlerinin önüne kurdukları çadırlardan onlara sadece bakıyor.

Derneğin aşevinden götürdüğümüz yemekleri polis ekiplerine verdikten sonra okula geri döndük. Yağmur yağmaya devam ettiği için mevlid okunmadan indirilen hatimlerin duası yapıldı. Umut bizi de yemek dağıtım ekibine aldı ve o gün 10 bin kişiye ikramda bulunduk.

Pelerinsiz kahramanlar

  • Sabah dağıtıma çıkan, çocuklara öğretmenlik yapan, tır geldiğinde malzeme boşaltan yani günde dört saat uykuyla insan üstü bir performans sergileyenler aynı kişiler…
  • Yemek dağıtımı bitince ekip karnını doyurdu ve kısa bir çay molası verdi. Saat 21.00 gibi ertesi gün pişecek çorba, ana yemek, pilav ve tatlıdan oluşan bir menünün malzemeleri sabah 04.00’e kadar hazırlandı. Aklınıza öyle hemen her görev için ayrı bir gönüllü gelmesin. Sabah dağıtıma çıkan, çocuklara öğretmenlik yapan, tır geldiğinde malzeme boşaltan yani günde dört saat uykuyla insan üstü bir performans sergileyenler aynı kişiler… Şimdi size bu pelerinsiz kahramanlardan bahsedeceğim: 17 yaşındaki Adıyamanlı Gökhan, depremde 7 arkadaşını kaybetmiş. Elinden çok çay içtik. Gönüllü olarak yaptığı her iş ona iyi geliyor. Gergerli Fırat işinden aşçılık yapabilmek için istifa etmiş. Kürtçe bildiği için, derdini Türkçe anlatmakta zorlananlara yardımcı oluyor. Hukuk öğrencisi Adıyamanlı Yusuf’un elinden her iş gelse de ben kendisini hep direksiyon başında gördüm. Depremin sekizinci gününden beri Adıyaman’da olan 25 yaşındaki Mahmut Bal da şoförlük dahil her iş yapanlardan… Onun çocukları mutlu etmek için Şirin Baba olduğu hâli gözümün önünden gitmiyor. Okuduğu ezanlarla Alperen’in güzel sesi de kulağımda kaldı. Ali Eren ilk günden bu yana aşevinde çalışıyor, onu da hep et doğrarken hatırlıyorum. Ayrıca hazırladığı lahmacun içi çok başarılıydı. İbrahim Eren’in ise çocuklarla arası çok iyi. Bolu’da aşçı olan Sevcan’ı masa başında saatlerce malzeme doğrarken gördüm. Ayşin Abla ve oğlu Kerem catering işlerini bırakıp aşevinde gönüllü çalışmak üzere Adıyaman’a gelmişler. Şef olarak çalışan Yusuf da depremzedelere yardımcı olabilmek gönüllü olarak çalışıyor. Bu gönüllüler arasında öyle bir isim var ki yıllardır severek takip eder, kalabalık ortamlarda hep ayak üstü karşılaşır, bir türlü sohbet etme fırsatı bulamam. Mutfak Deneyleri sayfası ve Asya Şefi olarak tanıdığımız Kevser Abla ile kucaklaşmak Adıyaman’a kısmetmiş. Psikoloji mezunu Kübra Göztürk Uçar, depremin ikinci haftasında psikososyal destek ekibiyle çalışıp geri dönmüş. Gittiğimizde yine oradaydı, bayramdan bir hafta önce yeniden Adıyaman’da olmayı planlıyor. Şefika Teyze ve Yusuf Amca’yı artık tanımayan kalmadı. Okula komşu evleri sağlam olduğu için banyolarına kurduğu sobanın üstünde su kaynatıp gönüllüleri banyo yapmak üzere evlerinde ağırlıyorlar. Dergi okurumuz olduğunu söyleyen Antalyalı Zehra ve Esra kardeşler arabalarını derneğin emrine vermişler. Onları hiç bitmeyen bulaşıkların başında görebilirsiniz. Fatma Topal çocuklar için hazırlanan etkinliklerden, Mimar Rumeysa çadırlara dağıtılacak ihtiyaç listelerinden sorumlu, onlar da işleri bittiğinde herkes gibi ne iş olsa yapıyor. Aşçı Mehmet ve Abuzer Işık kardeşleri aşevinde işe almışlar. Mehmet Abi depremden canlarını sağ kurtardıkları için kurban kesip buraya bağışlamış. Elleri o kadar lezzetli ki en iyi esnaf lokantalarında bile kolay kolay böyle güzel yemek yiyemezsiniz.

İnsan İzi Teknoloji Koordinatörü Emine Esra Haksal depremin ikinci haftası psikososyal destek verilecek çocukların bilgilerini listelemek için sahadaymış. Biz oradayken dağıtımdan bulaşığa her işi yapıyordu. Derneğin Fotoğrafçısı Orhan Şenol çocukların en güzel anlarını yakalamakta çok mahir. Ve İnsan İzi Genel Koordinatörü Ahmet Naim Can… Depremin üçüncü gününden beri Adıyaman’da. Sadece birkaç günlüğüne ailesini görmek için İstanbul’a gelmiş. Ramazan’a orada girdi, bayramı orada karşılayacak.

Gök gürledi deprem oldu sandık

STK çalışanlarının kaldığı bir otelde yer olduğu için okuldaki gönüllülerin düzenini bozmak istemedik ve müsaade isteyip otele geçtik. O gece saat 03.05’te art arda çakan şimşekler ve hiç dinmeyen bir gök gürültüsüyle uyandık. Bu durum neredeyse sabah ezanına kadar sürdü ve dilimize bir dua doladı: “Allah’ım göğe sükûnet ver, depremzede kardeşlerimizi koru, çadırlarını sel almasın ve kimse ıslanmasın!”

İnsanların çoğu bir çadıra sığdırdıkları hayatlarını büyük çadır kentlerin dışında, kendi mahallelerinde sürdürmek istiyor ki en azından bazı alışkanlıkları yeni düzenlerinde de devam etsin.
İnsanların çoğu bir çadıra sığdırdıkları hayatlarını büyük çadır kentlerin dışında, kendi mahallelerinde sürdürmek istiyor ki en azından bazı alışkanlıkları yeni düzenlerinde de devam etsin.

Şehre kuşbakışı bakan otelden merkeze inmek için ne bir taksi çağırabiliyor ne de otobüse binebiliyorduk. Otelin önü protokol ve STK araçlarıyla doluydu. Enes, hareket etmek üzere olan bir araca “Merkeze kadar gelebilir miyiz?” diye sordu. Aldığımız cevap netti: “Bu bir protokol aracıdır!” Deprem bölgesindeki tüm protokol araçları halka açılsın diye yürümeye başlamıştık ki yanımızdan geçen bir Kızılay minibüsüne Feyza otostop çekti. Erzurum Kızılay ekibinden Faruk Abi, sağ olsun bizi okula bıraktı. Adıyaman’a depremin 6. saatinde sekiz kişilik ekipleriyle ulaşmış ve bir daha evine hiç dönmemiş. Henüz ne zaman dönecekleri de belli değil. Kurumlarla ilgili tüm tartışmalar bir kenara, bu ekiplerde afetzedeler için canla başla çalışan insanların olduğunu unutmayıp haklarını teslim edelim.

Okul bahçesinde bizi Adıyaman’a götürecek transiti beklerken, Ahmet Naim de etrafımızı saran çocuklar da “Daha yeni gelmiştiniz, neden hemen gidiyorsunuz?” diye sordu.
Okul bahçesinde bizi Adıyaman’a götürecek transiti beklerken, Ahmet Naim de etrafımızı saran çocuklar da “Daha yeni gelmiştiniz, neden hemen gidiyorsunuz?” diye sordu.

Okula vardığımızda bahçede kahvaltı için sıra olan ailelere geceyi nasıl geçirdiklerini sorduk. AFAD çadırı olmayanlar geceki yağmurda daha çok mağdur olmuş. Korktukları yüzlerinden belli, şöyle dediler: “Gök gürledi deprem oldu sandık, gece boyu hiç uyumadık!”

Adıyaman’da sorun ölüm fazlası

Umut, bu şehrin ne kadar yara aldığını daha iyi anlamak için yeni kabristanı mutlaka görün demişti. Belediye buranın açılışını “Adıyaman’a en az 15 yıl yeter!” diye birkaç ay önce yapmış. Fakat depremin ardından hiç boş yer kalmamış. Enkazlardan yeni çıkarılanlar artık kabristanın devamındaki araziye defnediliyor.

Arabadan indiğimde önüm, arkam, sağım, solum, gözümün görebildiği her yer bir anda mezarla doldu. Diyanet görevlilerinin okuduğu Kur’an-ı Kerim ölülerle dirileri birleştiriyor, en yeni araziye yapılan yeni defnedilenlerin başında ağıtlar yakılıyordu. İki gündür dinmeyen yağmurun balçığa çevirdiği toprağa batarak mezarların arasında yürürken; oyuncak ve bisküvi bırakılan çocuk mezarlarına, baş tahtasına duvak asılan genç kızlara, soyadı silinecek kadar yan yana yatan ailelere ağladıkça ağladım. Kendimi o kadar susturamadım ki Diyanet görevlisi hoca hanımlar baş sağlığı dileyerek bana sarıldı. 6 Şubat’tan sonra hangimizin başı sağ kalmıştı? Bu şehirde kırklar birbirine karışıyor, insanlar depremin ilk gününden sonra defnettikleri her bir yakınını ayrı bir kırk mevlidi ile anıyor. Sanki burası bizim Srebrenitsa’mız olmuş. “Ölüm öyle yanımızdaydı ki belli bir trajediyle teşhis edemiyordum onu.” der Mehmedinoviç ve ekler: “Saraybosna’da sorun ölüm fazlası.” Artık Adıyaman için de öyle…

Çu çu va dansıma, gel katıl ba na

Kabristan hepimizi sarsmış, yol boyu hiçbirimiz konuşmuyorduk. Okul bahçesine vardığımızda arka arkaya yaktığımız sigaralarla susmaya devam ettik. Çocuklar için müzikli oyun saati başlıyordu. Kevser Abla kolumdan tutup beni de oyuna dahil etmek istedi. Kabristandan geldiğimizi, kendimi hiç iyi hissetmediğimi söyledim. Bana sımsıkı sarıldı ve şöyle dedi: “Kabristanda dua edip ağlayacağız, çadırlarda insanları dinleyeceğiz, burada da çocuklarla oynayacağız. Dünya tam da böyle bir yer!”

Evet, tam da böyle bir yer olan dünyada, oyuna çu çu va dansını kayda alarak dahil oldum. Halkanın dışında ama hemen yanı başında… Galiba dünyadaki herhangi bir yerde birbirimize şifa olmak için bulunuyoruz. Bugün benim şifam Kevser Abla’ydı, yarın belki ben başka birine şifa olacağım. Şifalanma da çu çu va oyunu gibi döngüsel bir hareketle devam edecek.

Feyza’nın Asiye Teyzesi ve misafirlik

İşinizden gücünüzden izin almış, ailenizi bırakıp buralara gelmişsiniz, daha ne yapacaksınız.
İşinizden gücünüzden izin almış, ailenizi bırakıp buralara gelmişsiniz, daha ne yapacaksınız.

Bu satırları yazarken Feyza geldi. Adıyaman’dan bahsedip herkesin kulaklarını çınlattık. Ramazan’ın son günlerinde yeniden gidip, bayram sabahına orada uyanma isteğimizi konuşmak bile bizi heyecanlandırıyor. Ona son iki bölümün Asiye Teyze ve Battal Amca ile ilgili olacağını söylediğimde “Farkındaysan sayemde çok güzel hikâyeler birikti, yazıda özel bir teşekkür istiyorum.” dedi. Hakkı var, bu güzel karşılaşmaların mimarıydı kendisi. En özel teşekkürüm Feyza’ya sonra da Saliha ve Enes’e… Herkesle yola çıkamazsınız, biz birbirimizin sayesinde gidebilmiştik. O akşam çaya davet edildiğimiz eski bir depoda şahsımıza edilen dualar karşısında mahcup “Estağfirullah biz ne yaptık ki!” dediğimizde Hacı Amca şöyle cevap verecekti: “İşinizden gücünüzden izin almış, ailenizi bırakıp buralara gelmişsiniz, daha ne yapacaksınız. Düşünüyorum da ülkede ne afetler oldu biz hiçbirine kalkıp gitmedik. O yüzden gidebilmek mühimdir!”

Bir gün önce okulun etrafındaki sokaklarda yürüyorduk. Feyza, Saliha ve Enes çadırların arasında Yiğit’le top oynadı. Ben de kaldırımda oturup Yiğit’in anneannesiyle sohbet ettim. Torununu gösterip “Onların da evleri enkaz, biz de kalıyorlar” diye o geceyi anlattı. İşte o gün aynı sokakta yanında çadır kurulu bu depoda yaşayanlarla selamlaşmış, çaya davet edilmiştik. Feyza ertesi akşam davete icabet ettiğimizde Asiye Teyze’nin şifası olmuştu. O kadar iyi anlaştılar ki bir yere sadece bir insanı mutlu etmek için gönderilmiş olabileceğimizden artık emindim. Genç yaşta eşini kaybeden Asiye Teyze zaten uzun yol şoförü olan beyine doyamamış. Doğduğu köyden, gelin olduğu yılların Adıyaman’ından, İstanbul’daki çocuklarından bahsetti uzun uzun. Bayramda Adıyaman’da olursak bize içli köfte ve çiğ köfte yapacak. Feyza’nın telefonunu aldı hemen her gün mesajlaşıp konuşuyorlar.

Hacı Amca ve eşi Bedriye Teyze de oğlunu, gelinini ve torunlarını enkazdan nasıl çıkardıklarını anlattı. Kendilerini dışarı attıktan sonra oğullarından haber alamayınca düşmüşler yola… Normalde yürüyerek yarım saatte gittikleri yolu, enkaz yığını olan sokaklardan ve şehrin karanlığından ötürü 6 saatte almışlar. Vardıklarında ise oğullarının apartmanının enkazıyla karşılaşmışlar. Etraftaki insanların da yardımıyla hepsini kurtarmışlar. Onlar çıktıktan kısa bir süre sonra ikinci deprem olmuş. Bir babanın ve annenin o anı anlatırken ki teslimiyeti bizi şaşırtmıştı. Fakat evini ve işini kaybetmiş enkazdan çıkarılan oğullarının sözlerine daha çok şaşıracaktık: “Çıkartıldığımızda üstümüze yağmur yağdı, ıslandık. Sonra kar yağmaya başladı, üşüdük. Sonra şehrimizi yok eden ikinci deprem oldu. Adıyaman’ı o gece olduğu kadar soğuk hiç hatırlamıyorum. Bazı insanlar donarak öldü. Üçüncü güne kadar yardımımıza gelen kimse yoktu. Dün de bazı ilçelerimizi sel vurdu. İmtihanlarımız bitmemiş demek ki, ne diyelim, Allah’ın planı bizimkinden iyidir!”

Bir felaketi yaşarken ya da ona belli bir mesafeden şahit olurken içimizde ne varsa dışımıza onun dahası çıkıyor: iyiler daha iyi, kötüler daha kötü, hastalar daha hasta, yalnızlar daha yalnız, ağzı küfürlüler daha küfürlü, ağzı dualılar daha dualı…

Yeniden havaalanı hüznüne doğru

Okul bahçesinde bizi Adıyaman’a götürecek transiti beklerken, Ahmet Naim de etrafımızı saran çocuklar da “Daha yeni gelmiştiniz, neden hemen gidiyorsunuz?” diye sordu. Hakikaten neden gidiyorduk? Bu soruya vereceğimiz tüm cevaplar anlamını yitirmişti. Şefika Teyze, Kevser Abla ve çocuklarla kucaklaştık. Sanki hemen yarın geri dönecekmişiz gibi hiçbirimizin aklına bir kare hatıra fotoğrafı çektirmek gelmedi. Bizi arabaya kadar geçirdiler, çocuklardan biri arkamızdan su döktü. Bir yer üç günde bu kadar sevilir miydi?

Ekip kahvaltısı.
Ekip kahvaltısı.

Gelirken geçtiğimiz dağlar karla kaplanmıştı. Yol boyu hiç konuşmadık. Transit Malatya şehir merkezine girdiğinde şok olmuştuk. Neredeyse her yer yıkılmış, şeritlerle kapatılmış sokakların köşelerinde silahlı askerler bekliyordu. Araçtan indik ve yürümeye başladık. İki kayısı heykeli arasındaki kavşak ve kaldırımlar irili ufaklı yemek tezgahlarıyla doluydu. İnsanlar ayaküstü, ekmek arası bir şeyler atıştırıyordu. Biz de acıkmıştık ama önce havaalanına gideceğimiz otobüsün kalkacağı yeri bulmamız gerekiyordu. İnternetteki adres artık enkazdı. Bu sırada Feyza bir tezgâha ekmek arası neleri olduğunu sorup yanımıza gelmişti. Henüz üç-beş adım atmıştık ki elinde tavuk dönerle gelen bir genç Feyza’ya “Ustam bunu size gönderdi” dedi. Feyza almak istemedi, genç ısrar etti. Bu ikramı yapan abinin yanına gittik ve yemeklerimizi yerken kendisiyle sohbet ettik. Askeriyeden emekli Battal Abi ekmek arası tavuk döner ve ciğer satıyor. Bazen de gelene geçene ikramda bulunuyor. “Zor günler geçiriyoruz, insanların parası yok, bari karınlarının doymasına katkım olsun” dedi. Yediklerimizin parasını zorla ödedik. Feyza’nın tüm ısrarına rağmen tavuk döneri geri almadı. O döner birazdan karşılaşacağımız enkaz kaldırma çalışmasını izleyen bir gencin kısmetiydi. Malatyalılar cömerttir, bilirim. Bu şehrin sokaklarında yürümüş, sevdiğim insanları ziyaret etmiş, yemeklerini yemiştim. Şimdi hiçbiri yok. İş makineleri ve hafriyat kamyonları dışında şehrin sesi kısılmış. Ayakta kalan binaların hemen hepsi tıpkı Adıyaman’daki gibi ağır hasarlı. Şehrin merkezinde enkaz kaldırma çalışmaları devam ediyor. Tek tük karşılaştığımız insanlar hasarlı evlerinden asansörlü sistemlerle eşyalarını almaya çalışıyor. Bayraklarla donatılmış bomboş sokaklarda yürürken bağ kurabildiğim tek şey Malatyalıların 44 sevgisi oldu.

Dönüş.
Dönüş.

Havaalanı aracının şoförüyle sohbet ettik. Hemen karşımızda kaldırılmaya devam edilen enkazdan dün birinin daha cansız bedeninin çıkarıldığını söyledi. Malatyalılar da Adıyamanlılar gibi gündeme gelemediklerini, unutulduklarını anlatırken bile tam bir teslimiyet halindeler... Araç hareket etti, yanıma dokunsam ağlayacak bir kadın oturdu. Sohbet etmeye başladık. Ankara’ya yerleştiklerini kayıplarının 40 mevlidi için geldiklerini anlatırken kendinden emin ekledi:

“Biz memleketimizi çok seviyoruz. Şimdi gidiyoruz ama bir gün mutlaka döneceğiz!” Evet dönecekler, buna inanıyoruz, yakın bir zamanda olmasa da bir gün mutlaka…