20.356 Takipçi

Nihayet Dergi zengin içeriğini artık dijital yüzüyle de okuruna ulaştırıyor! Dinleyici olan sizleri Nihayet ve GZT'yi takip etmeye çağrıyor. Yazarlarımız, Doğu’dan ve Batı’dan sesleri başka yerlerde bulamayacağınız içeriklerle ele alıyor. Standartları tartışırken gözden kaçanları “özel dosyalarla” gündeme getiriyor, okuma önerileri sunmayı da ihmal etmiyor. Niteliğin Egemenliği, Kayıtlar, Hayat Memat, Çizgi Hikâye, Kültür Atlası, Türkiye’den-Dünyadan kitaplar ve her ay merak uyandıran dosya konuları… Sizi size anlatan bölümler farklı kalem, çizgi ve fotoğraflarla derginiz Nihayet’te!

Bir bekleyiş hikâyesi

​Bir  bekleyiş  hikâyesi
​Bir bekleyiş hikâyesi

Canım yavrum Ali Yektâ’ya.. Yavrumuzun müjdesini aldığımız o kış akşamı mutluluktan havalara uçmuştuk. Çocuğum için ayrı tuttuğum not defterine 7 Aralık 2016 tarihiyle şöyle bir not düşmüşüm: “Bu aralar çok güzel haberler aldım ama bu gece aldığım müjdenin yerini hiçbiri tutamaz.” Diğer güzel haberlerden kastım da bu tarihten yaklaşık 20 gün kadar sonra şu anda çalışmakta olduğum yerden aldığım iş teklifiydi.

İçindekiler

Aldığımız bu güzel haberlerin çok da uzun sayılmayacak bir zaman sonra ağır bir yüke dönüşeceğinden habersiz, neredeyse her gün yavrumuzla alakalı hayaller kuruyor, hayatımızı bunun etrafında şekillendiriyorduk.

Yakın çevremizden edindiğimiz bir tavsiye ile ismini burada zikretmek istemediğim -ama bu yazıyı kesinlikle kendisine okuması için göndereceğim- bir kadın doğum uzmanında kontrolleri yapmak üzere karar kıldık.

İlginizi çekebilirBaşı sınuklar için kılavuz

Gayet güzel geçen ilk muayenede yavrumuzun daha nohut kadar hâlini görmüştük. Yanılmıyorsam bundan sonraki bir veya iki muayene de aynı şekilde herhangi bir sorun yaşanmadan geçti.

Detayları tam hatırlayamıyorum ama muhtemelen eşimin gebeliğinin ikinci ayı idi. Muayene esnasında doktor hanımın gergin hâli bizde de huzursuzluğa yol açmış, ters giden bir şeyler olduğu intibaını bırakmıştı.

Doktor bebeğin ense kalınlığının normalde olması gerektiğinden çok daha kalın olduğundan, dolayısıyla down sendromlu olma ihtimalinden bahsetmişti. Tam da o esnada muayene yatağındaki eşimle göz göze geldiğim anı asla unutamam.

Muayenenin ardından doktorun odasına geçmiş ve anlattıklarını dinliyorduk. Doktor, “Ben kesin olarak bebeğinizin down olduğunu söylemiyorum. Fakat ense kalınlığı doğum öncesi down sendromunun tespit edilmesinde önemli bir bulgu. Çocuk down olmayabilir de. Bunu anlamanın en net yolu şu testi yaptırmak” demiş, masasının üzerinde hazır bulundurduğu bir reklam kartını bana uzatmıştı.

en kesin olarak bebeğinizin down olduğunu söylemiyorum. Fakat ense kalınlığı doğum öncesi down sendromunun tespit edilmesinde önemli bir bulgu. Çocuk down olmayabilir de. Bunu anlamanın en net yolu şu testi yaptırmak.
en kesin olarak bebeğinizin down olduğunu söylemiyorum. Fakat ense kalınlığı doğum öncesi down sendromunun tespit edilmesinde önemli bir bulgu. Çocuk down olmayabilir de. Bunu anlamanın en net yolu şu testi yaptırmak.

Uzattığı o kartı oradan çıktıktan hemen sonra yırtıp, aynı o doktor gibi çöpe savurup attığım için bugün ne bu muayene hakkında detaylı bilgiyi ne de bu muayenenin ismini hatırlayabiliyorum.

Hatırlayabildiğim kadarıyla gebenin kanından veya karnındaki sudan örnek alınıyor, sonrasında bu Amerika ya da Almanya’ya test amacıyla gönderiliyormuş. İki hafta içinde de sonuç alınıyormuş.

Tabii örnek de bu doktorun muayenehanesinde alınacak, sonrasında yukarıda bahsettiğim yurt dışındaki ülkelerin laboratuvarlarına Türkiye’deki partner şirketler aracılığıyla gönderilecekti.

Ücretinin gayet yüksek olduğu bu testte bu doktorun kirli kazancından bahsetmeye gerek bile yok. Zira Türkiye’de ürettiği ilacı yerli yersiz yazdırmasını istediği doktorla, ilaç şirketleri arasındaki ilişki, bilinen acı bir gerçek.

Bizi orada yıktığı yetmemiş gibi konuşmasına devam ediyordu: “Down olmazsa sizi telaşa sürüklediğim için özür dileyeceğim. Ama eğer olur da çocuğunuz down olursa bir şeyler geç olmadan hareket etmemiz gerekebilir. Çocuğunuzun aldırılmasından bahsediyorum.” Yukarıda eşimin gebeliğinin kaçıncı ayında bunun başımıza geldiğini hatırlayamadığımı söyleyip bu konuşmaları burada detayıyla yazmam okuyucu tarafından belki garip karşılanacak ama bir baba adayı olarak orada doktorun ağzından çıkan her şeyi beynime kazımıştım.

Bizler doktorun “bir şeyler geç olmadan” derken neyden bahsettiğini bile anlamadan, hemen “çocuğunuzun aldırılmasından bahsediyorum” diye eklemesi özellikle dumura uğramış bir şekilde doktoru dinleyen eşim üzerinde çok kötü bir tesir bırakmıştı. Doktora hitaben, “Ne olursa olsun, ben çocuğumu istiyorum” dediği anı tüm canlılığıyla hatırlıyorum.

Doktorun muayenehanesinden çıktıktan sonra perişan bir şekilde ayakta durmakta bile zorlanan eşimi o gün çok zor eve götürmüştüm. Aralıksız ağlaması esnasında söylediği bir cümleyi nasıl unutabilirim: “Kolum kanadım kırıldı Yusuf.”

Bir kadın doğum uzmanı, çocuklarını bekleyen bir aileye ancak böyle bir acımasızlıkta bulunabilirdi. Yavrumuzun doğmasına yedi ay daha vardı ve biz yedi ay aralıksız “Yavrumuz sendromlu mu, normal mi olacak?” şeklinde düşünmekten kendimizi alamadık. Ben yine neyse de eşim ciddi anlamda yıprandı.

Yedi ay sonra doğum gerçekleştirdikten sonra eşimin hemen taburcu olamamasına bu dönemdeki yıpranmışlığı sebep olmuştu. Yaklaşık bir ay süren yoğun bir tedavi ile ancak toparlayabilmişti, yavrumuzla birlikte hastaneden çıkıp ancak evimize gidebilmiştik. Kaldığım yerden sırayla devam edeyim.

Terapi niyetine kontroller

Yukarıda bahsettiğim kadın doğum uzmanının muayenehanesinden bir daha da kendisiyle asla görüşmemek üzere ayrıldıktan sonra “Bir ümittir, belki içimize su serpilir” diyerek biraz daha modern makinelere sahip başka bir hastaneye gittik. Değil rahatlamak, doktorun sevimsiz hareketleriyle iyice stres içinde geçmişti o gün.

İlginizi çekebilirCihana gönül verme

Gelmekte olanın durumundan habersiz olmanın verdiği iç sıkıntısı ile günler geçiyordu. Eşimin mahzun durumu beni mahvediyordu. Tabii bu arada kontrollere de devam edilmesi gerekiyordu. Gideceğimiz doktorun her şeyden önce vicdanlı biri olmasına gayret gösterdik. Sorup soruşturmalarla gerçekten de doğru bir kadın doğum uzmanı bulmuştuk.

Eşimin bu dönemde böyle bir doktordan teselli bulması ihtiyaçlarımızın en büyüğüydü. Kendisiyle ilk telefon görüşmesinde eşim ağlayarak down ihtimalinden bahsetmiş, o da böyle bir şeyin asla bilinemeyeceğinden, Allah’a teslim olunması gerektiğinden söz etmişti.

Muayenelerde sadece yavrumuzun gelişimi takip edilmiyor, aynı zamanda eşime de ciddi bir moral kazandırılmış oluyordu. O dönemlerde yine kendilerine çocuklarının down olacağı söylenen ama doğumda normal bir bebeği kucaklarına alan ailenin varlığı inanılmaz terapi olmuştu. Fakat bu mutluluğumuz da maalesef çok uzun sürmemişti.

r de detaylı ultrason bizler için özellikle önemliydi,çünkü çocuğun burada down olup olmadığı kesin olmasa bile önemli bir ölçüde anlaşılabilecekti. Doktor hanım bize orada down sendromunun önemli bulgularından biri olan çocuğumuzun burun kemiğinin ufaklığından bahsetti.
r de detaylı ultrason bizler için özellikle önemliydi,çünkü çocuğun burada down olup olmadığı kesin olmasa bile önemli bir ölçüde anlaşılabilecekti. Doktor hanım bize orada down sendromunun önemli bulgularından biri olan çocuğumuzun burun kemiğinin ufaklığından bahsetti.

Eşimin gebeliğinin 20. haftasında detaylı ultrason yaptırmak için gittiğimiz hastanede de doktor çocuğumuzun down sendromlu olma ihtimalinden bahsetmişti. Bir de detaylı ultrason bizler için özellikle önemliydi,çünkü çocuğun burada down olup olmadığı kesin olmasa bile önemli bir ölçüde anlaşılabilecekti. Doktor hanım bize orada down sendromunun önemli bulgularından biri olan çocuğumuzun burun kemiğinin ufaklığından bahsetti.

Müjdeli bir haber alırız diye aile fertlerinden kalabalık bir grupla gittiğimiz hastaneden hep birlikte mahzun çıktık. Biz yine de yavrumuzu dört gözle bekliyorduk. Fakat her muayenenin ardından eşimin elinde ultrason kâğıtlarıyla çektirdiğimiz fotoğraflarda eşimin yüzünde illa bir hüzün vardı. Bunu bugün, yavrumun sekizinci ayına girdiği şu günlerde, fotoğraflara baktığımda çok daha net görebiliyorum.

Bundan çok da uzun olmayan bir zaman sonra sadece rutin bir muayene için bir seferlik gittiğimiz başka bir kadın doğum uzmanı da ultrasonda bebeğin kolunun kısa olmasından dolayı down olma ihtimalinden bahsedince, bizler artık kesin olarak yavrumuzun böyle bir sendromla doğacağına ikna olduk. Kendimizi artık down sendromlu bir çocuğun ebeveyni olacakmış gibi hazırlıyorduk.

En önemli konu yavrumuzun bu acımasız hayatta ve belki bundan da daha acımasız olan toplumda nasıl ayakları üzerinde duracağıydı. Annesi ve babası olarak biz her zaman yanında olamayacaktık. Belki kimse olamayacaktı. Ama benim oğlum yine de ayakta duracaktı, durmalıydı.

Eşimin gebeliğinin daha yedinci ayında down sendromlu bir çocuğun ebeveyni olarak neleri bilmemiz gerektiği konusunda epey ilerleme kaydetmiştik. Down sendromlu ailelerin birliktelik içerisinde faaliyet yürüttükleri kuruluşlarla, derneklerle tanışmıştım.

Yine bu zamanlarda tanıdığım, down sendromlu bir çocuğun babası olan müzisyen Özgün de kendisinden destek gördüğüm biriydi. Onun, yavrusu hakkındaki “Biz bir bebek bekliyorduk, Allah bize bir melek gönderdi” sözü bugün bile hatırladıkça beni duygulandırır.

Hasılıkelam nihayet doğum günü geldi. 12 Ağustos tarihinde eşimin doğum emareleri başlayınca hemen hastaneye gittik. Artık son noktaya gelmiştik.

Doktor sezaryenden başka seçeneğin olmadığını söylemiş, eşimin ameliyathaneye alınmasının üzerinden 15 dakika geçmeden, 13 Ağustos sabah namazı ezanının biraz sonrasında içeriden yavrumun ağlama sesini duymuştum.

Ameliyathanenin kapısı açılıp da tekerlekli bebek yatağının üzerinde bizim ufaklık önümden geçip son muayeneye geçmişti. Camekânın arkasından doktorun muayenesini seyreden bizler doktorun muayenesini tamamlayıp odasından çıkmasıyla kendisine yöneldik.

Doktor, “Allah mübarek etsin, çocuğunuz gayet sağlıklı, herhangi bir problem yok” demiş, benim sonrasında hemen “Doktor bey affedersiniz, herhangi bir down durumu var mı acaba?” soruma “Hayır, herhangi bir problem yok, tebrikler” demesiyle kendimi o kadar mutlu, o kadar mesut hissetmiştim ki zannediyorum yavrum tarafından ileride yaşayacağım mutluluklar da hep bu mutluluğun gölgesinde kalacak.

Eşimin gebeliğinin ikinci ayından beri içimizde büyüttüğümüz, dış etkenler dolayısıyla da büyüyen bu vehim nihayet sona ermişti. Eşim yukarıda bahsettiğim sebepten dolayı bir müddet daha yatmıştı; yorulmuştuk, hem dışarıdan doktora hem de hastaneye ücret vermek suretiyle bir miktar harcama yapmak durumunda kalmıştık belki ama yavrumuzun iyi olduğu haberinden sonra bunların tamamı gözümüzde önemini yitirmişti.

Ameliyathaneden çıktıktan hemen sonra eşime müjdeyi vermiş, saadetine yaşlı gözlerle şahit olmuştum. Bugün sekizinci ayında olan yavrumuz Ali Yektâ Allah’a şükürler olsun sapasağlam doğmuştu. Bir anne baba için bundan daha saadetli ne olabilirdi ki.

Dünya Down Sendromu Günü’nü birkaç hafta gerimizde bıraktığımız bugün böyle bir yazıyı kaleme almamın sebebi, benzer şeylerin başka ailelerin de başına gelebileceğinden hareketle acılı gönüllere merhem sadedinde bir ümit olma niyeti taşıyor.

Bir doktor, anlaşılması doğumdan önce kesin olarak bilinemeyen bir durumun varlığından neden söz eder de, zaten son derece hassas bir durumda olan gebe kadını korkutur, anlaşılır şey değil.

Eğer olur da aynı bizler gibi yaşadığı sıkıntıyı Google arama motorunda bulduğu iç açıcı şeylerle yatıştırmaya çalışan biri çıkarsa ümit ederim bu yazı, bu hikâye kendisinin ruhuna sekinet verir.