Eğitimde en yeni adım: Okulsuz eğitim

İnsanlığın ilk bilinçli yıllarından beri eğitim var olagelmiştir.
İnsanlığın ilk bilinçli yıllarından beri eğitim var olagelmiştir.

Devlet okullarındaki programların hepsi, o devletin amaç ve ideolojilerine uygun insan yetiştirmek için düzenlenmiştir. Eğitimin iki tür amacı vardır: Birisi kişileri zihinsel ve sosyal olarak geliştirmek, diğeri de onları endoktrine etmektir.

Hasan, Gaziantep’te taksi şoförlüğü yapıyor. Otuz iki yaşında. Tekstil fabrikaları kurmuş, Çin’e, Rusya’ya ihracatlar yapmış. Şimdi iflas durumunda ama, durumunu tekrar düzeltip yeni atılımlar yapma peşinde. “Eğer seksen, yüz bin lira param olsun, bir bir buçuk milyon liralık iş çevirebilirim” diyor. İddialı. Kendine güveniyor. Yeni projesini şehrin zenginlerinden birine sunmuş. İnandırmış da. Ama “Bizim mühendislerimiz var, onlarla beraber çalış, daha temkinli gidelim” demişler. “Öyle olunca, kendi işimin patronu ben olamayacaktım, o yüzden reddettim” diyor. Hasan aynı zamanda filozof: “Böyle şans hayatta bir kere gelir, eğer değerlendirmezsen kaçar. Ben o teklifi kabul etseydim, tekrar parlama imkânım olmaz, sadece bir çalışan konumuna düşerdim” diyor. “Nerden öğrendin bütün bunları Hasan” diye soruyorum. “İlk okul mezunuyum” diye cevap veriyor. “O zaman sınıflar 50-60 kişilikti. Öğretmenin kendi sevdiği 20 kadar öğrenci vardı, gerisi ile pek ilgilenmezdi. Biz de öyle gider gelirdik. Ben de bu işe on yaşındayken başladım. Tekstil fabrikalarından artan kumaşların atıldığını gördüm. Onları topladım. Boylarına göre sınıfladım ve sattım. Çok iyi para kazandım” diye devam ediyor anlatmaya.

Aslında insanlığın ilk bilinçli yıllarından beri eğitim var olagelmiştir.
Aslında insanlığın ilk bilinçli yıllarından beri eğitim var olagelmiştir.

Benim de Hasan’dan bir yaş büyük kızım var. İlk okula başladığında daha ilk dönem, Birinci Dünya Savaşı’nın neden çıktığını öğrenmişti. “Avusturya-Macaristan İmparatorluğu prensinin, Saray-Bosna’da bir Sırplı tarafından öldürülmesi dolayısı ile çıktı” diyordu. Bu cümledeki sadece “öldü” kelimesinin manasını bilmesi önemli değildi öğretmeni için. Biz velilere, gururla çocukların neler bildiğini göstermeye çalışıyordu. O zaman kızımı okuldan almayı ve evde yetiştirmeyi düşünmüştüm. Bunu ciddi olarak uygulayacaktım ama şartlar değişti, ikinci dönem yurt dışına gittik ve kızım lise bitene kadar dünyadaki birçok eğitim sisteminden geçmek durumunda kaldı. Hangisi mi daha iyiydi? Bunun üzerinde ciddi ciddi tartışmak lazım.

  • Devlet okullarındaki programların hepsi, o devletin amaç ve ideolojilerine uygun insan yetiştirmek için düzenlenmiştir. Eğitimin iki tür amacı vardır: Birisi kişileri zihinsel ve sosyal olarak geliştirmek, diğeri de onları endoktrine etmektir. Kamusal, yaygın okul düşüncesi Aydınlanma ile kendini göstermeye başlamıştır. “Bilimin yayılması ile dünyayı değiştirmek” sloganı üzerine kurulu Aydınlanma felsefesi ile, daha önce sadece zenginlere has olan ve genelde evlerde gerçekleşen eğitim, her yaştaki çocuğun ulaşabileceği bir imkân hâline dönüşerek, akılcı düşüncenin hızla yayılması sağlanmaya çalışılmıştır.

İlk eğitim ve öğretim uygulamaları

Kızımın, Türkiye’den sonra, ilk okul birinci sınıfın ikinci döneminde, ilk yurt dışı eğitimini aldığı yer olan Hindistan’da, milattan önce 1200’lü yıllardan beri öğrenciler, Guru’larının dizinin dibinde, dinî metinleri okumayı, sonra da onları pirinç tanelerinin üzerine yazmayı öğrenmekteydiler. Daha sonra Aydınlanma ve İngiliz sömürgeciliğinin etkisi ile orada da, mecburi devlet okulları açılıp, modern anlamda Batı geleneği çerçevesinde ve genelde İngilizce olarak eğitim yapılmaya başlanmıştır. Kızım da böyle İngilizce eğitim veren bir okulda eğitim gördü.

Kamusal, yaygın okul düşüncesi Aydınlanma ile kendini göstermeye başlamıştır.
Kamusal, yaygın okul düşüncesi Aydınlanma ile kendini göstermeye başlamıştır.

Aslında insanlığın ilk bilinçli yıllarından beri eğitim var olagelmiştir. Zamanla bu eğitimler dinî eğitim çerçevesinde şekillenmiş ve, mecburi olmayıp genelde erkek çocukların yararlandığı bir imkân olarak devam etmiştir.

Antik Yunan’da özel okullarda, özgür vatandaşların erkek çocuklarının, dans, şiir, spor alanlarında eğitim gördüğü bilinirken, Atina’nın hemen yanı başındaki Sparta’da, soyluların erkek çocukları devlete asker yetiştirmek üzere kurulmuş devlet okullarına gitmekteydiler. Kızların da ev idaresine hazırlanmak üzere zorlu eğitimler veren devlet okullarına gittiği bilinmektedir. Özgür insanların çocuklarının gittiği, hem kızlara hem erkek çocuklarına yönelik bu okullarda, okuma yazma ve genel kültür bilgileri temel eğitim olarak verilmekteydi.

Bu okullarda iyi yetişmiş olan Yunanlılardan bazıları, Romalılara esir düştüklerinde, bunların bilgi ve yetenekleri Romalılar tarafından takdir görmüş ve soylular, onlara, çocuklarına özel dersler verdirtmişlerdir. Roma’da babalar, erkek çocuklarını, bir savaşçı olarak yetiştirmek üzere, 15 yaşına kadar, okuma yazma, aritmetik, hukuk, spor ve silah kullanma alanlarında yetiştirmek durumundaydılar. Bir Yunanlıyı esir aldıklarında, bu görevleri bu esirlere yaptırıyorlardı.

Daha sonra Avrupa’da Hristiyanlığın yayılması ile, özellikle İsviçre’de manastır okulları açılmaya başlanmış ve ev okullarının yanında sistematik eğitim bu şekilde devam etmiştir.

Müslümanlar da, Hazret-i Erkam’ın evinde gizlice toplanıp, Peygamber Efendimizin rehberliğinde, gelen vahiyleri öğrenmekte ve üzerinde çalışmakta idiler. Bu yüzden, daha sonraki yıllarda, İslam âlemindeki eğitim mekânları Dârü’l-Erkâm (Erkam’ın evi) olarak adlandırılmıştır. Önceleri yetişkinlere yönelik olarak verilen bu eğitimler, genelde camilerde gerçekleşirken, daha sonra, çocuklara yönelik olarak da, onların camileri temiz tutamayacakları düşüncesinden hareketle, ayrı bir yerde faaliyete geçirilmiştir. Bu okullarda eğitim için yazı tahtası ve silgi kullanılarak eğitim verildiği tespit edilmiştir. Yani anlatım metodu olarak şimdiki eğitime benzer bir eğitim verilmiştir. Emevîler devrinde çocuklar için ayrı ve donanımlı okullar açılmış, sekizinci asırda Belhli Ebü’l-Kâsım Dehhâk’ın medresesinde üç bin çocuk öğrenim görmüştür.

Mecburi eğitime geçiş

Dünya’daki birçok gelişim, aslında birbirine paralel oluşmuş, Emevîlerin çocuklar için toplu eğitim verdikleri bu dönemde, İsviçre’de de Karl der Grosse, 800 yılında, manastır okullarının yanında, toplum yararına, daha sonraki yıllarda eğitim zorunluluğu anlayışına öncülük eden, saray akademisi ve vakıf okullarını kurarak, halkın genel eğitimi ve dinî öğretiminin bu okullardan sağlanmasını amaçlamıştır. Bu atılımın daha sonraki yıllarda Avrupa’nın sıçramasında önemli rol oynadığı düşünülmektedir.

Bu okul kendi emsalleri olan diğer modern okullardan, çocukların hem bedensel, hem ruhsal, hem de zihinsel olarak bir bütünlük içinde yetiştirilmeleri anlayışı çerçevesinde ayrışmaktadır.
Bu okul kendi emsalleri olan diğer modern okullardan, çocukların hem bedensel, hem ruhsal, hem de zihinsel olarak bir bütünlük içinde yetiştirilmeleri anlayışı çerçevesinde ayrışmaktadır.

Mecburi okul konusunda atılan 800 yılındaki bu ilk adımdan sonra, ilk mecburi okullar Prusyalılar tarafından kurulmuştur. Prusya Kralı Friedrich Wilhelm I, 1717 yılında, 5-12 yaş arası çocuklara, okuma yazma öğrenene kadar eğitim veya okul zorunluluğu getirmiştir. Eğer aileler bu eğitim zorunluluğunu evde yerine getiremiyorlarsa, o çocuklar için okul zorunluluğu doğmaktadır. Friedrich II ise 1763 yılında bunu, çocuklara 8 yıl okul zorunluluğu getirerek yenilemiştir. Bu okul mecburiyeti uygulamasında, aydınlanma ile gelen akılcılık, sosyal devlet anlayışı ile herkese eşit imkânlar sunulması anlayışı gibi unsurların etkin olduğu belirtilse de, o zamanlarda ortaya çıkan Hristiyanlıktaki reform anlayışını yaygınlaştırmak adına, kutsal kitabı, kişilerin kendilerinin okumasını sağlayarak, Katoliklikten uzaklaştırmak amacı olduğu da iddia edilmektedir.

Günümüzde mecburi eğitim örneği olarak Almanya ve alternatif eğitim

Prusyalılar tarafından getirilen bu mecburi eğitim geleneği, daha sonra birçok ülkeye örnek olmuş, hızla toplu eğitim yapan devlet okulları açılmış ama bu ülkelerden bazıları mecburi okul sisteminden vazgeçip, mecburi eğitim anlayışına geçerken, Almanya’da hâlâ, eyaletlere göre değişmek üzere, yaşa bağlı olmadan, bazı eyaletlerde tam zamanlı olarak 12 yıl, bazılarında da tam zamanlı olarak 9 yıldan sonra, yarı zamanlı meslek eğitimi olmak üzere, okulda eğitim zorunluluğu vardır. Ama bu zorunluluğa karşılık, okullarda, sadece devlet tarafından öngörülen pedagojik konsept uygulanması zorunluluğu olmayıp, başka alternatif eğitim konseptlerinin uygulanması da mümkündür. Alternatif eğitim uygulayan okullar, genelde özel okul çerçevesinde olmalarına rağmen, bir proje çerçevesinde giderlerinin büyük kısmı devlet tarafından karşılanmaktadır.

  • Bu okullardan en bilineni olan, Waldorf Okulları, 1919 yılında Stuttgart’taki bir sigara fabrikasında çalışan işçilerin çocukları için kurulmuş olup, bugün elitlerin çocuklarını gönderdikleri bir okul hâline dönüşmüştür. Waldorf-Astoria sigara fabrikasının sahibi Emil Molt, Weimar Cumhuriyeti anayasasının getirdiği yenilik dalgası ile, o zamanlar yeni bir uygulama olan, işçiler tarafından seçilmiş bir fabrika danışma kurulu ile yönetilen fabrikasında, bir fabrikanın verimli bir şekilde çalışabilmesi için, işçilerin beden sağlığı kadar, ruh sağlıklarının da gelişmesi gerektiğine olan inanç ile, danışma kurulunda alınan kararla, onları zihinsel olarak geliştirecek eğitim programları hazırlatır. Bu seminerlerden birine, Antropozofi düşüncesinin kurucusu olan Rudolf Steiner davet edilir. Daha sonra fabrikadaki işçilerin çocuklarına yönelik olarak, yeni bir eğitim modeli öngören bu okul, Rudolf Steiner’in yöneticiliğinde kurulur.

Bu okul kendi emsalleri olan diğer modern okullardan, çocukların hem bedensel, hem ruhsal, hem de zihinsel olarak bir bütünlük içinde yetiştirilmeleri anlayışı çerçevesinde ayrışmaktadır. İlk yıldan itibaren iki tane yabancı dil öğrenilmesini benimseyen bu konsept, ders planında, kız ve erkeklerin aynı anda uygulayacakları, örgü örmek, dikiş dikmek, testere, çekiç ile çalışacakları marangozluk alanlarında dersler ihtiva etmektedir. Daha önceleri dijital teknolojiden tamamen uzak kalmayı yeğleyen bu okullar, şimdilerde teknolojiyi de kontrollü olarak eğitim planlarında kullanmaktadır. Tiyatro ve müziğin önemli bir yer bulduğu bu okullarda, her yıl, daha önceki yıl seçilmiş bir konuda, teorik ve pratik olarak yıl sonuna kadar çalışmalar yapılmaktadır. Bahçe işlerinde çalışma, ders programının vazgeçilmez bir parçasıdır.

Hindistan’da, milattan önce 1200’lü yıllardan beri öğrenciler, Guru’larının dizinin dibinde, dinî metinleri okumayı, sonra da onları pirinç tanelerinin üzerine yazmayı öğrenmekteydiler.
Hindistan’da, milattan önce 1200’lü yıllardan beri öğrenciler, Guru’larının dizinin dibinde, dinî metinleri okumayı, sonra da onları pirinç tanelerinin üzerine yazmayı öğrenmekteydiler.

Çocuk eğitimini yaşa göre üç devir içinde değerlendiren bu felsefe ile, İslami eğitim anlayışı arasında benzerlikler bulunmaktadır. İlk yedi senede, daha çok, yetişkinlerin çocuklara örnek olmaları yolu ile öğretimi hedefleyen bu metot, ikinci yedinci senede büyüklerin rehberliğinde çocuklara sorumluluklar yüklemekte, üçüncü yedinci seneden sonra da çocuklar, kendileri ile ilgili olan alanlarda tam anlamı ile sorumluluk almaya başlamaktadırlar. O yüzden ilk ve orta okul seviyelerinde notla değerlendirme olmayan bu sistemde öğrenciler, kişisel gelişimleri, öğrenim seviyeleri hakkında, öğretmenler tarafından belirli kriterlere göre yazılı olarak değerlendirilmektedirler.

Şu an dünya çapında birçok Waldorf okulu bulunmakta ve bu okullarda çalışacak öğretmenlerin daha önce özel bir eğitim almaları gerekmektedir. Kendisinin sorumlu teyzesi olduğum Thomas da, Berlin’de bir Waldorf okuluna gidiyor. Daha ilk yılda İngilizce ve Fransızca öğrenmeye başladı, ve daha birinci sınıftayken, Fransızcayı neden sevmediğini bütün gerekçeleri ile analiz ederek anlatabilecek bir zihinsel performansa sahipti. Onu okuldan almaya gittiğim bir gün, okulun duvarlarla çevrili ve sadece bir giriş kapısı olduğunu görmüş, ana giriş kapısını bulmak için epeyce uğraşmak zorunda kalmıştım. Waldorf okulları özgür okul kavramı içine giren okullar olmasına rağmen, böyle bahçe duvarı ile çevrili olması bana büyük bir çelişki olarak gelmişti. Amerika’da birçok normal devlet okulu bile duvarsız olarak düzenlendiği için, bu durum hemen gözüme çarpmıştı. Bahçeye girdiğimde dersler bitmiş ve çocuklar genelde bahçedeydiler. O yüzden Thomas’ı bulmam biraz zaman aldı, ben de bu süre içinde gözlem yapma fırsatı buldum. Çocuklar çok rahat gözüküyorlardı. Hemen hepsinin ellerinde her türlü spor ve müzik aleti vardı. Nedense o çocukların arasında bile, başörtümden dolayı kendimi kötü hissettim ve oraya ait olmadığım duygusu geldi içime. Çok seçkinci bir izlenim bırakan okul, bana, dünya barışı için çocukları nasıl eğitmemiz konusunu bir başka pencereden bakarak tekrar sorgulattı.

Dünya’dan alternatif eğitim örnekleri

Bütün dünyada yaygın olan diğer bir alternatif eğitim konsepti de, İtalya’da bir doktor olan Maria Montessori tarafından 1907 yılında geliştirilmiştir. Montessori de fakir çocuklara yönelik kurduğu kreşinde o zamana göre reformist bir eğitim metodu olarak değerlendirilen kendi yeni metodunu uygulamıştır. Maria Montessori’nin en büyük katkısı, eğitim ve öğretim kavramlarını ayırt ederek, daha çok eğitim üzerinde durup, beşikten mezara kadar olan eğitimde reform yapılması gerektiğini savunmasıdır. Bunu sağlayabilmek için, eğitim kurumları ile ailelerin eğitim amaçları doğrultusunda beraber çalışmaları gerektiğini savunmuştur. “Çocuğu keşfetmek” mantığı üzerine kurulu Montessori felsefesi, eğer çocuklara, ilgilerini çekecek materyaller verilirse, onların daha iyi konsantre olabileceklerini iddia etmektedir. Bu yüzden eğitimde, çocukların beş duyularını da harekete geçirip, konsantrasyonlarını yükseltecek materyaller geliştirilmesi amaçlanmaktadır. Bu eğitim sistemi, şimdilerde Hollanda başta olmak üzere, birçok ülkede uygulanan alternatif eğitimlerden biri olarak dünyada yerini almıştır. Bu okullar, Türkiye’de de uygulamaya geçmiştir.

Alternatif eğitim fikrinin gelişimi

1900’lü yılların başında bu tür yeni, alternatif eğitim modellerinin ortaya çıkması, aslında tesadüfi değildir. Aydınlanma ile mecburi hâle gelen okullardaki programlar, çocukları edilgen varlıklar olarak görüp, onları bilgi ile donatmak üzere geliştirilmiştir. Okullarda öğretilmesi gereken bu bilgiler, o zamanki anlayışa göre, hayatta en çok karşılaşılan durum olan, hesap yapabilme ve kendini ifade etme yetenekleri baz alınarak, matematik ve dil zekâsına yönelik hazırlanmıştır.

Okul, belirli saatlerde başlayan bir kurum olup, dersler de dakikalarla sınırlanmıştır. Zil ile başlayıp zil ile sona eren bu düzenlemede, çocuğun fikri hiç sorulmadığı gibi, çocukların kendileri için hazırlanan ders programını, sünger gibi içine çekmesi beklenmektedir. Aydınlanma mantığına uygun olarak her şeyin ölçülebilir olduğu düşüncesinden hareketle, çocukların okulda öğrendikleri bilgi de ölçülmek istenmiş ve bu doğrultuda bilgi ölçecek sınavlar geliştirilmiştir.

Bütün bu hesap ve hazırlıklara rağmen sistem genelde işlememekte, o zaman da, program ya da öğretmen değil, çocuklar sorgulanmaktadır. Yeteri kadar çalışmamakta, dersle ilgilenmemekte, ödevlerini yapmamakta o yüzden de başarılı olamamaktadırlar. Bu düşünce çerçevesinde, makalenin girişinde bahsedilen Hasan da, okulda başarılı olamamış bir öğrencidir. Ama okulda başarılı olamayan Hasan, hayatta hatırı sayılır bir başarı göstermiş ve en azından kendine güvenini kaybetmemiştir. Hasan gibi dünyada milyonlarca insan mevcuttur. Bunların varlığı, bütün ülkelerdeki Aydınlanma felsefesi çerçevesinde şekillenmiş eğitim sistemlerinin bir şekilde yanlış gittiğinin göstergesidir.

  • Okul sisteminin başladığı ilk yıllarda işlemeyeceğini gören Alman düşünür Wilhelm von Humboldt, 1800 yılında, bu eğitim şekline “Çocuklar, içine su dolduracağınız kovalar değildir”, yani bilgiyi çocukların kafalarına aynı kovaya su doldurur gibi dolduramazsınız diye itiraz etmiştir. Noam Chomsky bu ifadeye ilaveten, “Ayrıca kovanın dibinin delik olduğunun da farkında değillerdi” diye ekleme yapmaktadır. Humboldt, eğitimin sadece tek yönlü değil, yani sadece öğretmenden öğrenciye yönünde bilgi aktarımı şeklinde değil, aynı zamanda sürekli olması gerektiğini belirterek, çocukların da aktif olarak yer alıp, neyi ne zaman öğreneceklerine kendilerinin karar vermesi gerektiğini savunmuştur.

Humboldt’un fikirlerinin şekillenmesinde, 1724-1804 yıllarında yaşamış olan Kant’ın fikirlerinin de etkisi vardır. Kant diğer bazı aydınlanmacılar gibi eğitimi, sadece, çocuğu hayata hazırlayan bir araç olarak değil, aynı zamanda insan davranışlarını olumlu anlamda etkileyip değiştirecek bir unsur olarak değerlendirmektedir. Bu doğrultuda Humboldt da, eğitimin amacının ne olması gerektiği düşüncesinden hareketle, eğitimin amacının, insanları, otoritenin istediği şekilde belirli işleri yapabilme kabiliyetine sahip olmak üzere değil, bütüncül olarak, kişinin kendinde olan zenginliklerinin, zamanla ve eğitim yardımı ile geliştirilmesi olarak değerlendirmektedir.

Düşünürler toplumların öncüleridir. Humboldt aydınlanmacı eğitim sisteminin işlemeyeceğini kendi zamanında görmüş, itirazlarını belirtmiş, ama fikirleri kendisinden ancak 200 yıl sonra daha yeni yeni anlaşılmaya başlanmıştır. Humboldt’un fikirleri şimdilerde yeni şekillenmekte olan “unschooling” (okulsuzluk) uygulanmasının şekillenmesine öncülük etmektedir. Çocuğun kendi öğreneceği konuları kendisinin seçmesi gerektiğini savunan Humboldt’un fikirleri çerçevesinde gelişen okulsuzluk uygulamasının odak noktası, çocuğa dışarıdan dayatılmış bir programın uygulanması yerine, çocuğun öğreneceği konu, materyal, metot ve zamanı kendinin seçmesi gerektiği üzerine kuruludur.

1960’lı yılların özgürlük dalgası ve eğitimde yeni anlayışlar

1960’lı yılların özgürlük dalgası eğitim alanını da etkilemiş ve bu etkiyle Şili’li Paulo Freire, UNESCO’nun Şili’deki tarım reformu programı çerçevesinde, yetişkin eğitimi programında çalışırken, yaptığı tespitleri ile, tamamen yeni bir eğitim modeli geliştirmiştir. Genelde fakir köylü kesime yönelik okuma yazma öğretme, onları bilinçlendirme eğitimi yapmak üzere geliştirilen programda, öğrenciler hiçbir şey bilmez ve öğretilmesi, eğitilmesi gereken varlıklar olarak değerlendirilmektedir. Oysa programa katılan insanların belirli bir hayat tecrübeleri ve bu çerçevede yadsınamayacak engin bilgileri mevcuttur. Onların bu bilgilerinden yararlanmak yerine, sanki hiçbir şey bilmiyorlarmış gibi yeni şeyler öğretmek, onların kendilerini aşağılanmış hissetmelerine sebep olurken, eğitimin amaçlarına ulaşmasını da engellemekte ve toplumun gelişmesine fazla bir katkıda bulunmamaktadır.

Böylece Freire yaptığı tespitlerle, eski eğitim sistemini Banking sistem olarak adlandırmakta ve o sistemde: Öğretmen öğreten, öğrenci öğrenendir; öğretmen her şeyi bilir, öğrenci hiçbir şey bilmez; öğretmen düşünür, öğrenci o konularda eğitilir; öğretmen öğretir, öğrenci dinler; öğretmen disiplini sağlayan, öğrenci disiplin edilmesi gerekendir; öğretmen seçer, seçtiğini öğrenciye kabul ettirir, öğrenci uyar; öğretmen öğrenim sürecinin aktif uygulayanı, öğrenci edilgen unsurudur; gibi tespitler yapar.

Banking sistem metodunun, sadece baskı yapanların baskıcı güçlerini devam ettirmeye yaradığını tespit eden Freire, 1968 yılında Portekizce yazdığı ve daha sonra 1972’de İngilizceye çevirilen Ezilenlerin Pedagojisi (Pedagogy of the Oppressed) adlı eseri ile, öğrencilerin edilgenlikten çıkarılıp, onların yaratıcılıklarını güçlendirecek bir eğitim sisteminin geliştirilmesini öngörmüştür. Bu sistemde öğretmen öğretici değil, daha çok kolaylaştırıcıdır. Yani öğrenciye, öğrenmek istediği konularda, onun önünü açabilmek için yardım edicidir.

Alternatif eğitim ve ev okulları

Eğitim teorisyeni John Holt da, Amerika’da 1970’lı yıllarda, Freire ile aynı doğrultuda, devlet okullarının, çocuklar üzerinde baskıcı bir ortam oluşturduğu ve bu sistemle ancak itaat eden işçiler üretilebileceği iddiası ile, aileleri, çocuklarını özgürleştirmek için, evlerinde, kendilerinin eğitmesi gerektiği fikrini ortaya atmıştır. Çocukların aslında meraklı olduğunu, kendiliklerinden öğrenmek istediklerini iddia eden Holt, eğer çocuklara başkaları tarafından hazırlanmış öğrenme programları dayatılırsa bunun, onların meraklarını öldürdüğünü belirtmektedir. İşte bu düşünce, Holt takipçilerinin öncülüğünde, ABD’de 1977 yılında ilk ev okullarının (home schooling) başlaması faaliyetinin öncüsü olmuştur. Holt’un fikirlerini daha sonra diğer bir eğitim teorisyeni olan Raymund Moore desteklemiş ve böylece ev okulları fikri kökleşerek yayılmaya başlamıştır.

  • 1980’li yıllarda bu dalga yön değiştirmiş ve Evanjelik Hristiyanlar, okulları şeytan yuvaları olarak değerlendirip, çocuklarını evde yetiştirmeye başlamış, böylece ev okulu uygulaması genelde onların ağırlıklı olarak tercih ettiği bir uygulama olarak anlaşılmaya başlanmıştır. Ev okulu uygulaması, çocuğunu dinî değerler çerçevesinde yetiştirmek isteyen Müslümanlar tarafından da yaygın olarak kullanılmaktadır. Ben de böyle bir ev okulu uygulamasında farklı yaş seviyelerindeki beş çocuğa bir yıl boyunca matematik dersi vermiştim. Derste okullarda uygulanan program ve kitapları kullanarak matematiği öğretmeye çalışmıştık.

Ev okulu uygulamasına yapılan en büyük itirazlardan biri, matematiğin nasıl öğretileceği konusunda olmaktadır. Çünkü aileler çocuklarını diğer konularda materyallerin yardımı ile kendileri az çok eğitebilseler bile matematik eğitimi konusunda zorlanmaktadırlar.

Ev okulu mu okulsuzluk mu?

Ev okulları aslında okul programlarının evde uygulandığı bir sistem olarak gelişmiştir. Yani çocuğu tam manası ile özgürleştirmek adına çok da hizmet etmemektedir. Şimdilerde daha özgürlükçü yeni bir dalga, ev okuluna da karşı çıkarak “unschooling”, okulsuzluk uygulaması başlatmıştır. Bu uygulama, çocukları daha da özgürleştirmek, onların yaratıcılıklarını geliştirmek ve mutlu bireyler olmalarını sağlamak adına, Montessori gibi çocuğu keşfetmek, Humboldt gibi çocuğun kendi istediği konuyu kendinin belirlemesi gerektiği inancı ile, ailelerin, çocuklarının eğitimi konusunda, onları sadece destekledikleri, yeteneklerinin, merak ve ilgilerinin ortaya çıkmasına yardımcı oldukları yeni bir uygulamadır. Bu uygulama tabii ki ebeveynden ebeveyne değişmekte, çocuğu tamamen serbest bırakan, onların her istediklerini yapmalarına, her istediklerini, istedikleri an yemelerine izin veren, yani hiçbir kuralla hayatlarını sınırlamayan bir formatta uygulandığı gibi, çocukları kendi istekleri doğrultusunda eğitim konusunda geliştiren bir çerçevede de uygulanmaktadır.

Okulsuz eğitim konusu bir taraftan özgürleştirici yeni bir dalga olarak gelişirken, bir taraftan da bu eğitimi uygulayan Dayna Martin gibi kişiler için yeni bir meslek hâline gelmiştir. En büyüğü 17, en küçüğü 9 yaşında olan dört çocuğunu da okulsuz eğitimle yetiştiren Dayna, bu işi nasıl yaptığını sistematik bir anlatım hâline getirip, diğer aileleri de cesaretlendirmek adına videolar yayınlayıp, seminerler düzenleyerek bu işi kâr hâline dönüştürmeyi başarmıştır. Bu alanda artık iyice uzmanlaşan Dayna’nın en büyük iddialarından biri, okulsuz eğitim alan çocukların, tek bir mesleğe değil, çok meslekli bir vizyona sahip oldukları ve gelecekte böyle yetişmiş çocukların bambaşka meslek anlayışı olacağı üzerine kuruludur.

ABD de 6 milyon civarında ev okulunda eğitim gören çocuk bulunmakta, bunların yüzde 10-20 civarı da okulsuz eğitim içinde yer almaktadır. 1000’den fazla üniversite ev okulunu kabul etmekte, bunların arasında, Harvard, Princeton, Yale, Stanford, Brown gibi bilinen üniversiteler de bulunmaktadır.

Okulsuz eğitim uğruna yapılan fedakârlıklar

Ev okulu uygulaması bazı ülkelerde fazla problem olmadan uygulamaya geçmiş olmasına rağmen, Almanya gibi bazı ülkelerde okul mecburiyeti olup, bu tür uygulamaya izin verilmemektedir. Almanya’da alternatif eğitim konsepti uygulanmakta, ama hepsi ancak okul formatı içinde olursa kabul görmektedir. Bu çerçevede dinî okullar da alternatif eğitim uygulayan okullar olarak sistemin içinde yerini almaktadır. Hristiyan, Yahudi ve diğer din mensuplarının açtıkları okulların yanı sıra, bütün Almanya’da sadece bir tane olan, Berlin’deki İslam okulu da, Müslüman çocukların eğitim gördüğü, normalde devlet okullarında okutulan konu ve programların aynısının uygulandığı, ama ek olarak, İslam, Kur’an, Arapça ve Türkçe derslerinin olduğu alternatif bir eğitim sistemi olarak yerini almaktadır. İlk yıl devlet okuluna giden oğlum, orada mutlu olamayınca, ikinci yıl İslam okuluna geçti. Derse başlama saati, süresi, dersin işleniş şekli bakımından devlet okulları ile ayrışmayan okul, özellikle ilk okul seviyesinde, çocukların acımasızca akran baskısı uyguladıkları bir ortamda, en azından Müslüman olmaları dolayısı ile dışlanmak acımasızlığından koruduğu için önemli bir görev üstlenmekteydi.

Görüldüğü gibi bütün bu alternatif uygulama imkânlarına rağmen, uygulanan okul sisteminden memnun olmayan kişiler için, özellikle çocuğuna okulsuz eğitim uygulamak isteyenler için, Almanya pek de ideal bir ülke değil. Çocuklarını okula göndermeyen ebeveynler için, çocuklarının devlet tarafından ellerinden alınması ve hapse atılma tehlikeleri vardır. Neubronner ailesi, ilk oğulları Moritz okula başladığında, onun okulda mutsuz olduğunu, okula gitmemek için sürekli baş ağrıları, karın ağrıları çektiğini görünce, 2006 yılında okula göndermeyip evde eğitmeye karar verirler. Çocuğun okula gitmemesi üzerine gençlik dairesi tarafından mahkemeye verilen aile, çocuklarının ellerinden alınması tehlikesi ile karşılaşınca, çocuklarını hemen yurt dışına kaçırırlar. Kanarya Adaları’na giden aile bölünür, baba para kazanmak için Almanya’daki sahibi oldukları yayınevinin başında kalırken, anne çocuklarla beraber gider. Daha sonra kuzey Fransa’ya yerleşen aile, çocuklarının özgür bir şekilde eğitim almaları uğruna bedel ödemek zorunda kalır.

Önce Kanarya Adaları daha sonra Fransa’da evde eğitimini sürdüren Moritz, daha sonra Almanya’da sınavlara girerek sıra ile önce Hauptschule (en başarısız çocukların gönderildiği okul) diploması, sonra realschule (bizdeki lise karşılığı) diploması alır. En son başarılı bir şekilde Abitur (üniversite eğitimi almak isteyenlerin aldığı en yüksek eğitim seviyesi) yaparak üniversiteye gitme hakkı kazanır.

Okul sisteminin çocukları mutlu etmediğini, hatta aptallaştırdığını düşünen başka birçok Alman aile, çocuklarına okulsuz eğitim imkânı sağlamak adına, İngiltere, Avusturya gibi başka ülkelere göçmek zorunda kalmışlardır. Eğitim zorunluluğu olup, okul zorunluluğu olmayan Avusturya’ya göç eden Rieger ailesi, Almanya’daki işlerini bırakıp çocuklarının geleceği için Avusturya’da, ekolojik bir yerleşim alanına yerleşir ve çocuklarını okulsuz eğitime tabi tutarlar. 8 yaşındaki oğulları, tavukların ve diğer evcil hayvanların bakım sorumluluğunu kendiliğinden üstlenir. “Bütün bunları nasıl öğrendin?” diye soran program yapımcısına, “biraz babamı gözledim, gerisini kendi kendime öğrendim” diye cevap verir çocuk. Hasan da her şeyi kendi kendine başarmıştı. Her ikisi de, hayatın içinde uygulayarak öğrenmişlerdi. Avusturya’da, Rieger ailesi gibi, daha başka bir sürü okulsuz eğitim uygulayan ailelerin çocukları için müzik, spor, matematik kursları bulunmaktadır. Ailelerden isteyenler, çocuklarını, bu kurslara gönderirken, diğer birçoğu kendisi evde çocuğuna rehberlik yaparak eğitme fırsatı bulmaktadır.

Hayattaki şartlar çok radikal bir şekilde değişmiş olmasına rağmen, bizim ülkemiz de dâhil olmak üzere, dünyanın hemen her yerinde, Aydınlanma felsefesi üzerine kurulu olan mecburi okul sistemi, hâlâ devam etmekte ve format olarak da binlerce yıldır uygulanan, öğrencilerin sıralarda oturduğu, öğretmenin karşıda dersi anlattığı tarzda devam etmektedir.

Kuşların yüzmeye, balıkların uçmaya zorlanmadığı, ama aynı zamanda herkesin kendi tabiatını, kendi istediği şekilde geliştirebildiği bir eğitim anlayışı dileyerek bitirelim.