Gelecek korkusuna ilaç!

Geleneksel insan için geçmiş bir nimet, gelecek bir yüktü.
Geleneksel insan için geçmiş bir nimet, gelecek bir yüktü.

Kendimizi ve başkalarını karmaşık, bağlantılı “işlev sistemleri” olarak görmekteyiz. İşlevselleştirilmiş bir dünya, hedefsiz bir yolculuktur. Her an kayalara bindirebilirsiniz!..

Geleneksel insan için geçmiş bir nimet, gelecek bir yüktü. Çağdaş insan için geçmiş bir yük, gelecekse bir korkuluktur. Gamzededir deva bulmaz, inler hiç reva bulmaz; elem onu terk etmiyor, hiç de fasıla vermiyor, nihayetsiz bu takibe, doğrusu ömür yetmiyor!

Mustafa Kutlu
Mustafa Kutlu

Mustafa Kutlu’nun Huzursuz Bacak romanı, Silikon Vadisi’ni terk edip inzivaya çekilen Facebook yöneticisi Antonio Garcia Martinez’in hayallerini yıllar önce gerçekleştirmiş, kurgu kahramanımız büyük şehri terk edip, dededen kalma çiftlikte doğal üretime başlamıştı: “Bir tabak çilek getirdi. Bu nasıl bir çilektir arkadaş? O tat, o dirilik, o koku. Üzerinde ne ilaç, ne hormon. Dibindeki gübre doğal. Eh tamam öyleyse, yapacağımız iş malum olmuştur. Bu çiftlikte kalacağız, organik meyve ve sebze yetiştireceğiz.” Kutlu önerdiği ferdî çözümle tam tatmin olmamış ki, kahramanına bir de Kanaat Ekonomisi kitabı yazdırtmak istemişti. Ama Şeytan boş durur mu?

“İçimdeki şeytan derhal harekete geçti. Diyelim ki kitabı yazdın. Ortaya işe yarar bir fikir attın. Buna kim sahip çıkacak, kim uygulayacak? Kitap rafta kalacak, sen boşa kürek çekeceksin. Hepimizin içinde böyle bir şeytan yaşar. Bizi hayra hizmetten alıkoymaya çalışır. Havanı alırsın şeytan efendi. Bu rüzgar, bu çiçekler, bu ağaçlar benden yana. Ben artık sevincini bulmuş biriyim. Bu kitabı Allah’ın izniyle yazacağım, sonra götürüp denize atacağım.”

  • Huzursuz Bacak yazılırken yaptığımız bir sohbette, “Bitirmek üzere olduğum uzun hikâyenin sonunda, sana yüklediğim bir görev bulacaksın Mustafa” demişti. On yıl kadar sonra ağır görevimi gene hatırlattı: “Peki Mustafa Kutlu, şu kanaat meselesi nasıl halledilecek? Onu bana sormayın, Mustafa Özel’e sorun. Kanaat Ekonomisi adında bir kitap yazacak. Verilmiş sözü var.” (Yeni Şafak, 2 Ağustos 2017.)

Gelecekten korkanlar

Medyadan, artık olağanlaşmış türde bir haberle devam edelim: Eski Facebook yöneticisi Antonio Garcia Martinez, “Medeniyet 30 yıl içinde çökebilir!” dedi. Neden bir insan yıllarca teknolojik gelişmelerin kalbi Silikon Vadisi’nde çalıştıktan sonra bir anda her şeyi bırakıp, inzivaya çekilir ve dünyanın sonunu beklemeye başlar? Martinez bu soruyu tek bir cümleyle yanıtlıyor: “Çok kısa bir süre içinde dünyanın neye benzeyeceğini gördüm ve bu bana yetti.” BBC’nin “Silikon Vadisi’nin Sırları” belgeseli ekibine ABD’nin Seattle kenti açıklarındaki Orcas Adası’nda satın aldığı geniş arazide konuşan Martinez, “Gelecek 30 yıl içerisinde dünya nüfusunun yarısı işsiz olacak. İşler çirkinleşebilir. Medeniyet tamamen çökebilir. O yüzden ben de buradayım” diyor. Silikon Vadisi’nde geliştirilen yapay zeka ve robot teknolojilerinin sanılandan çok daha kısa bir süre içerisinde küresel ekonomik dengeleri alt üst edeceğini düşünen Martinez, “İnanın, ben gelecekten geliyorum. Daha yeni San Francisco adlı zaman makinesinden çıktım. Dünyanın gelecek 5-10 yıl içinde neye benzeyeceğini gördüm. Şu an size inanılmaz gibi gelen şeyler çok yakında gerçek olacak” diyor.

Antonio Garcia Martinez
Antonio Garcia Martinez

Martinez, küçük Orcas Adası’ndaki arazisini kendi kendisine yetebilecek şekilde tasarlamaya çalışıyor. Barınaklar, temiz su, tarımsal ürün ve hatta mühimmat dahi stokluyor. Medeniyetin çöküşü riskine karşı poligonlar kuran eski Facebook yöneticisi, aşırıya gidip gitmediği sorusunu ise şöyle yanıtlıyor: “Siyaset ile teknoloji arasında ciddi bir yarış söz konusu. Şu anda teknoloji açık ara önde gidiyor. Teknolojik gelişmelerin sonucunda çok sayıda kişi işini kaybedecek. Bu durumun önüne geçip oluşacak sefaleti önleyecek sosyal politikalara dair ise hiçbir çalışma yok.” Martinez kendisinin inzivaya çekilen tek Silikon Vadisi yöneticisi olmadığını da ifade ediyor ve pek çok eski teknoloji uzmanının medeniyetten uzak bir hayatı seçtiğini söyleyip, “Gelecekten korkuyorlar!” diyor.

Ben’cilere karşı biz’ci felsefe

Romantik ve ben’ci arayışlar bunlar. Kendimi kurtarayım da, varsın tufan benden uzakta kopsun! Henüz savaş görmemiş bu korkak teknolojistlere karşı, iki dünya savaşı yaşamış varoluşçu filozoflar çok daha ümitvar idiler. Çünkü ben’ci değil, biz’ci idiler: “Varlığın sırlarına giden yol aşk, iman, sadakat ve umuttan geçer. Felsefe yani düşünme, ben’den değil, biz’den yola koyulmalıdır. Felsefenin bağlayıcı ruh hâli modernlerin iddia ettikleri gibi şüphe değil, hayrettir!” Varoluşçu felsefenin temel direklerinden biri olan Gabriel Marcel’in (1889-1973) çağdaşlarına mesajı buydu. İki dünya savaşının ürperttiği bu hassas ruha göre, felsefenin hareket noktası metafizik bir rahat-sızlıktır (dis-ease), tıpkı ateşler içinde yanarken rahat bir konum için bir o yana, bir bu yana dönüp duran, daha bütün ve dolu bir hayata imkân verecek bir tecrübe birliği arayan adam gibi. Felsefe bu hedefe hiçbir zaman ulaşamaz. Bir arayış olarak, homo viator’ün, boyuna oluş sürecinde bulunan insanın etkinliği olarak kalır.

Gabriel Marcel
Gabriel Marcel

Marcel, Facebook yöneticisinin endişesini üç çeyrek yüzyıl öncesinden haber veriyordu: Modern insan hem varlık nedeni hususunda şüphe içindedir, hem de yeryüzünü yok etme gücüne sahiptir. Böylece kendi varlığı kendisi için bir problem olmaktadır. Rahatsızlığının başlıca belirtilerinden biri, aşkınlık ihtiyacını yitirişidir. Varlığın vakur ve kutsal olduğu bilinci, çağdaş dünyada giderek gölgede kalmakta ve yerini işlev fikrine bırakmaktadır. Kendimizi ve başkalarını karmaşık, bağlantılı “işlev sistemleri” olarak görmekteyiz. İşlevselleştirilmiş bir dünya, hedefsiz bir yolculuktur. Her an kayalara bindirebilirsiniz!..

Böylesine “kırılmış bir dünyada”, insanoğlu umutsuzluk ve hiçperestliğin kucağına düşer. Bu düşmüşlüğü Dostoyevski’nin nihilistleri çok önceden haber vermişlerdi: “Stavrogin inanırsa, inandığına inanmaz. İnanmazsa da, inanmadığına inanmaz.” Kirillov ise hiçperestliğini ispat için intihara mecbur olduğunu düşünür: “İnsanın, Tanrı’nın olmadığı bilincine varır varmaz, aynı anda kendisinin tanrı olduğu bilincine de varmaması budalaca bir şeydir. Şimdilik ister istemez bir tanrıyım yalnızca, mutsuzum da, çünkü özgür olduğumu ilan etmek zorundayım. Bütün insanlar mutsuzdur, çünkü özgür olduklarını ilan etmekten korkuyorlar. Korku, kişioğlunun yüz karasıdır. Tanrılığımın özünün ne olduğunu üç yıl aradım, sonunda da buldum: Tanrılığımın özü, kişisel özgürlüğümdür. Buyruk altında olmadığımı, korkunç bir özgürlüğümün olduğunu kanıtlamak için kendimi öldüreceğim.” (Cinler)

Martinez’in teknoloji korkusuna karşılık, Marcel teknolojinin kendisinin romantik biçimde suçlanamayacağını düşünüyordu. Bir tekniği kullanmak, akıl hünerimizi gerçekliğe uygulamamızın özgül bir örneğidir sadece. İnsan ruhuna yönelmiş asıl tehlike, teknolojik zihniyetin köktencileştirilmesinde yatıyor.

Otantik (sahici) hayata yönelik tehdit teknolojiden değil, teknomanya ve teknoperestlikten geliyor. Teknolojik zihniyetin temel tehlikesi insanı, kendini anlam ve değerin biricik verici ve yaratıcısı olarak görme hususunda baştan çıkarmasıdır. Teknolojik insanın dünyayı sadece “arzularını tatmin için dönüştürülecek bir ham madde” olarak gördüğü pratik bir insan-merkezcilik karşısındayız. Kendini bu şekilde yüceltme şu vehimden doğuyor: Hiçbir şey ilerleyen teknolojinin kudreti dışında değildir! Amerikan şirketlerinde 20. yüzyıl ortalarından itibaren sıkça rastlanan şu levha söz konusu yönelişi çok güzel özetliyor: “Zor olanı hemen yaparız, imkânsız olan birazcık zaman alır!” Ne mütekebbir bir tevazu!...

Yunus Emre tedavisi

Facebook yöneticisi ve benzerlerinin gelecek korkularının arkasında, iflah olmaz bir tatminsizlik doğuran bu kibir duygusu yatıyor. Modern rahat-sızlığın kaynağı, insanoğlunun, anlam veremediği bir dünyaya sınırsız sahip olma arzusudur. Oysa, meşrebi ne olursa olsun, sahiden “dindar” insan için dünya bir sürgün yeridir. İnsanoğlunun ana yurdu Cennet’tir. İlahi öğüde kulak asmadığı için, dünya gurbetine mahkûm edilmiştir. Peygamber Efendimiz, “Din nasihattır!” buyuruyor. Yani nasihat dinler ve gereğince amel edersek, ana yurdumuza tekrar kavuşabiliriz!

Bu sebeple olsa gerek, klasik edebiyatımızın önemli bir rüknü nasihatnâmelerdir. En bilgin, en derin, en hassas insanlarımız öncelikle bu meseleye kafa yormuş, insanın dünya sürgününe anlam vermeye çabalamışlardır. Yunus Emre’nin Risaletü’n-Nushiyye’si ise Türkçe nasihatnâmelerin sultanıdır. Dibâcesini okuyalım:

  • Padişâhın hikmeti gör neyledi
  • Od u su toprag u yile söyledi
  • Bismillâh diyüp getürdi topragı
  • Ol arada hâzır oldı ol dagı
  • Topragıla suyı bünyâd eyledi
  • Ana Âdem dimegi ad eyledi
  • Yil gelüp ardınca depitti anı
  • Andan oldı cism-i Âdem bil bunı
  • Od dahı geldi vü kızdurdı anı
  • Çünki kızdı cisme ulaşdı cânı

Bu beyitlerde, varlığı oluşturan dört unsurun (anasır-ı erbaa) işlevlerini görüyoruz: Toprak ile su birbirine karıştırılıyor; rüzgâr bu oluşumu hareketlendiriyor, ateş ise kızdırıyor. Hazret-i Âdem böylece varlık âlemine adım atıyor. Peki bu dört unsurun simgelediği ana nitelikler nelerdir? Yunus Emre'nin cevabı, Marcel’i hayran bırakacak niteliktedir:

  • Topragıla bile geldi dört sıfat
  • Sabr u eyü hû tevekkül mekremet

Evet, toprağın simgelediği sıfatlar sabır, iyi huy, tevekkül ve mekremettir (izzet, ikram). İnsan sabırla toprağı işler, hemcinsleriyle (ve toprakla) iyi geçinir, Allah’a güvenip dayanmayı terk etmezse, toprak ona ikramda bulunur; onu besler ve ayakta tutar. Onu böylece başı dik hâle getirip izzetli kılar. Peki su neyi simgeler?

  • Suyıla geldi bile dört dürlü hâl
  • Ol safâdur hem sehâ lutf u visâl

Su ile gelen hâller safa (gönül şenliği, duruluk, itminan), sehâ (cömertlik), lütuf (yumuşaklık, nezaket, okşayış, iltifat) ve visâldir (kavuşma, murada eriş). Toprak, su ile hayat bulur. Su, göğün yere iltifatıdır. Yer, onunla muradına ulaşır. Rüzgâra gelince, o heva ve heves kaynağıdır:

  • Yil ile geldi bile bil dört heves
  • Ol durur kibr ü riyâ tizlik nefes

Rüzgârla gelen heveslerin ilki kibirdir. Kibir, son kertede, insanoğlunun ilahlaşma eğilimidir. Gücünün yettiklerine diz çöktürme, onların aşağılanmasından büyüklük vehmi devşirme psikolojisi. İkinci heves riyadır ; ikiyüzlülük, hatta çok yüzlülük. Üçüncü heves tizlik (acelecilik), dördüncüsü ise nefestir. Nefesin buradaki anlamının uzun ve boş söz olduğunu zannediyorum. Yunus Emre başka bir şiirinde şöyle diyordu:

  • Kelecilerin bişirgil
  • Yaramazını şeşirgil
  • Sözün us ile düşürgil
  • Dimegil çoğ ide bir söz.

(Kelimelerini pişir, yaramazlarını ayır, sözünü akıl süzgecinden geçir ve işi uzatacak sözden uzak dur.)

  • Odıla geldi bile dört dürlü dad
  • Şehvet ü kibr ü tama' birle hased

Evet, bunlar da ateşle gelen çeşniler: şehvet, kibir, tamah ve haset. Şehvet malum, kibir üzerinde kısaca durduk. Tamah ve haset (açgözlük ve kıskançlık), modern hayatın dingil çivileri. Dinlerin terbiye etmeye çalıştığı bu iki niteliğin “normalleştirilmesiyle” kapitalizm vücut buldu. Yunus'tan son bir beyit:

  • Cânıla geldi bile uş dört hisâl
  • İzzet ü vahdet hayâ âdâb-ı hâl

Dört unsurun birleşiminden ortaya çıkan cisme ilahi “üfleyişle” oluşan can da dört hasletle geliyor: izzet, vahdet, hayâ ve edep. Bu hasletlerle süslenmeyen can, beşer sayılsa da, insan sayılmıyor. Bu hasletlerin “para etmediği” modern zamanlarda, insanoğlunun gelecek korkusu şifa bulmuyor.