Karton ülke

Dikkatli biri, imkânlı Arap’la düşkün Arap’ın bir göz teması kurabildiği her yerde, ilkinin ikincisine karşı nasıl bir duygu beslediğini kolaylıkla sezebilir.
Dikkatli biri, imkânlı Arap’la düşkün Arap’ın bir göz teması kurabildiği her yerde, ilkinin ikincisine karşı nasıl bir duygu beslediğini kolaylıkla sezebilir.

Nakkaştepe’deki sapaktan, eğitimini ‘insanların düzeni’ üzerine yapmış olan birileri de geçer: Ölmüş insanların düzenini araştıran tarihçiler; insanların iç düzenini korumaya çalışan psikologlar; kitle düzeni hakkında pek çok tecrübeye sahip emniyet amirleri; toplum düzenini sebep-sonuç zinciriyle çözmeye uğraşan sosyologlar. Mesela genç bir akademisyen ‘Suriyeliyim Açım’ dövizine bakınca birden Üstat Sorokin'i hatırlar.

Boğaziçi Köprüsü’ne girmek için Nakkaştepe’deki sapağı tercih edenler, özellikle trafiğin yoğun olduğu vakitlerde yol kenarına sıralanmış, ellerinde dövizler taşıyan insanlarla karşılaşırlar. Sabahın o saatlerinde herkes biraz uykuludur; sıcak yataklarından, sıcak evlerinden şu trafik keşmekeşine çıkmış olmanın gerginliği vardır üzerlerinde. İçlerinden bazıları, kapıyı kilitleyip kilitlemediğini düşünür; bazı kadınlar, yavaşlayan zamanı fırsat bilerek, kaşla göz arasında şoför aynasında makyajını yapar; bazıları ilk telefon görüşmelerine başlamışlardır bile; bazıları da müzik kanallarının birinden diğerine aranıp durur.

Nakkaştepe
Nakkaştepe

Sabah trafiğinin ağır işleyen şeridinde, özel şoförü arabayı kullanırken arka koltukta günün gazetelerinden birini okuyan iş adamlarına da rastlanır; dışarıda bir dünya yokmuş ya da evlerinden hiç dışarıya çıkmamış gibi otururlar, rahatlıkları ürperticidir. Sonra sapak da, bir ellerinde dövizler tutan diğer ellerini sadaka için uzatan ‘sapağın esmerleri’ de geride kalır ve araçların taşıdığı insanlar aynı köprüden geçerek başka başka dünyalara dağılırlar. Biraz önce öylesine baktıkları, artık bir göz alışkanlığı haline gelmiş dövizlerde, kartonu yırtıldıkça yenilenen bir ülkenin adı yazılıdır: Suriye. Bu karton ülke, kâh kucakta bir çocukla, kâh tek bir battaniyenin altına sığınmış bir aileyle, kâh hamile bir kadınla birlikte bir yerden diğerine taşınıp durmakta, onun beş harften ibaret sınırı şekilden şekile girmektedir...

  • Nakkaştepe’deki sapaktan, eğitimini ‘insanların düzeni’ üzerine yapmış olan birileri de geçer: Ölmüş insanların düzenini araştıran tarihçiler; insanların iç düzenini korumaya çalışan psikologlar; kitle düzeni hakkında pek çok tecrübeye sahip emniyet amirleri; toplum düzenini sebep-sonuç zinciriyle çözmeye uğraşan sosyologlar. Onlar da sabah mahmurudurlar.

Ama yine de aynı şeridi paylaştıkları ofis-boylardan, memurelerden, banka müdürlerinden ve çocuk körelten öğretmenlerden farklı bir yanları vardır. Çünkü bir savaşın içinden taşınmış, birçok kenti geçip gelmiş ve şimdi, şu kavşakta kendileriyle trafiği paylaşmakta olan ‘karton ülke’ hakkında fikir yürütme ayrıcalığına sahiptirler. Mesela genç bir akademisyen ‘Suriyeliyim Açım’ dövizine bakınca birden Üstat Sorokin'i hatırlar. Bu insanlar öyle görünüyor ki ciddi bir bunalımın mağdurudurlar ve böyle ciddi bunalım anlarında;

Nüfusun çok büyük bir bölümü, bunalımın kendilerini köklerinden söktüğünü, yıktığını, yaraladığını ve yok ettiğini görürler. İnsanların olağan yaşayış çizgisi bütünüyle altüst olur; alıştıkları uyarlanımlar bozulur; koca koca insan grupları yerinden edilmiş ve uyarlanımları kalmamış olarak suyun üstünde yüzen bir eşya yığınına dönerler.

(Sorokin, Bir Bunalım Çağında Toplum Felsefeleri, Çev.: Mete Tuncay.) Genç akademisyen de aynı sabahı paylaştığı öteki mahmur yol arkadaşları gibi nihayet köprüye varır ve o da kendi dünyasına yönelir. Pek çok kitaba konu olmuş şu ‘teori özneleri’ ellerinde tuttukları karton ülkelerini şimdi sapakta bir başka yorumlayan göze göstermektedirler...

Boğaziçi Köprüsü’ne girmek için Nakkaştepe'deki sapağı kullananların içinde bazıları var ki, sayıları pek az olduğu için ‘kimlik’lerini siz bile tahmin edemezsiniz. Onlar iyi halli Araplardır ve doğal alarak yol kenarında karton ülkesini dilenciliğe çıkarmış soydaşlarına başka bir nazarla bakarlar. Dikkatli biri, imkânlı Arap’la düşkün Arap’ın bir göz teması kurabildiği her yerde, ilkinin ikincisine karşı nasıl bir duygu beslediğini kolaylıkla sezebilir. Kaderin bir başka ülkede, bir başka kentte, bir başka tramvayda, meydanda ya da sokakta tesadüfen karşı karşıya getirdiği bu iki hayat aslında her bir taraf için de karmakarışıktır ve hiç de Refik Halid Karay'ın “Eskici”sine benzemez!

Köprüye varınca, aklını kurcalayan meseleyi çarçabuk uzaklaştırıp, büyük bir zevkle kendini şehrin görüntüsüne bırakır. Oysa o henüz sapaktayken, açık araba camından birkaç Arapça sözcük dışarıya sızmış, Suriyeli çocuk onları işitmiş, ana yurdunu hatırlamış ve bu beklenmedik dil cennetinin içinde kaybolmuştur.
Köprüye varınca, aklını kurcalayan meseleyi çarçabuk uzaklaştırıp, büyük bir zevkle kendini şehrin görüntüsüne bırakır. Oysa o henüz sapaktayken, açık araba camından birkaç Arapça sözcük dışarıya sızmış, Suriyeli çocuk onları işitmiş, ana yurdunu hatırlamış ve bu beklenmedik dil cennetinin içinde kaybolmuştur.

Peki ne vardır korunaklı, zengin Arap'ın dilenci olana bakışında? Nefret mi? Belki! Küçümseme mi? Bir miktar! Acıma mı? Çok az! Okurumu yormayayım: Telaş! Zengin Arap ister bir turist olarak isterse şu karton ülkenin hali vakti yerinde bir göçmeni olarak gelmiş bulunsun, her iki durumda da düşkün yüzüyle karşılaştığında birden telaşa kapılır. Bu ‘ben onlardan biri değilim’ telaşıdır. Onun, küçümseme, acıma ve belli belirsiz bir nefretle kolajlanmış bakışı, muhatabından çok çevresindeki yerlilere bir mesaj vermek içindir. Belki de bu yüzden, yoldan geçen iyi halli Arap’ın eli cebine hiç gitmez. Köprüye varınca, aklını kurcalayan meseleyi çarçabuk uzaklaştırıp, büyük bir zevkle kendini şehrin görüntüsüne bırakır. Oysa o henüz sapaktayken, açık araba camından birkaç Arapça sözcük dışarıya sızmış, Suriyeli çocuk onları işitmiş, ana yurdunu hatırlamış ve bu beklenmedik dil cennetinin içinde kaybolmuştur...

  • Ağır ve sıkıcı trafikte, Nakkaştepe sapağından Boğaziçi Köprüsü’ne dönmeye çalışanların arasında öyle çok muhacir torunu vardır ki, atalarının geldikleri yerler saymakla bitmez. İştip’lerden, Üsküp’lerden, Travnik’lerden, Sancak’lardan, Selanik’lerden, Çeçenya’lardan, Dağıstan’lardan, Şumnu’lardan, Rodoplar’dan hicret etmişlerdir.

Hicret etmiş ve birkaç kuşak boyunca anlatılıp duracak bir ‘hayal kent’i de yanlarında getirmişlerdir. İçlerinde bir göç yarası hâlâ açık duran bazı muhacir torunları, şu yol kenarındaki dövizlere, yalnızca onlara mahsus bir ‘aile ilmi’nin gözlüğüyle bakmaktan alamazlar kendilerini.

Onlar baktıkça, ‘karton ülke’ oyunların oynandığı, şarkıların söylendiği, âşıkların dilleştiği, evlerin süpürüldüğü, taşlıkların sulandığı, pazarların kurulup kalktığı bir yer halini alır. Sonra birden tarih denklerin tutulmasını emreder. Kentler, kasabalar, mahalleler ve köyler bir gece karanlığında umutsuz, nerede biteceği belli olmayan bir yolculuğa çıkarlar. Yaşlılar, kadınlar, çocuklar, bağırışlar, çağırışlar, sesler, sesler, sesler. Bütün sesler birbirine karışır; bütün meslekler erir; bütün ayaklar eşit bir çamura belenir. Aslında bir göçün en zayıflarının elinde duran şu ‘karton ülke’, kuşaktan kuşağa anlatılacak olan büyülü bir yurt hikâyesinin en ham halidir. Bunu kendi hikâyelerinden bilirler...