Modern dünyadan bitap düşmüş ruhun imdat çığlığı

Kemal Sayar
Kemal Sayar

Can sıkıntısı diye bir şey var ki hepimizin başına geliyor. Adını bildiğimiz ve onu yaşadığımız için “var olduğundan” eminiz. Peki, “ne olduğu” konusunda fikrimiz var mı? Bir an geliyor ve canımız sıkılmaya başlıyor. Bunun neden olduğunu hiç düşündünüz mü? Bu sorulara verebileceğimiz basit cevaplar olabilir elbet. Fakat hız ve hareketin kutsallaştırıldığı modern dünyamızda“can sıkıntısı” basit cevaplarla geçiştirilebilecek önemsiz bir duygu değil! Buradan yola çıkarak Psikiyatri Hekimi ve Yazar Prof. Dr. Kemal Sayar hocamızla meselenin detaylarını, saha deneyimlerini ve bu alandaki çalışmaları konuştuk

Düşündüğümüzde “can sıkıntısı” diğer duygularımıza göre sanki biraz daha baskın. Nedir can sıkıntısı, gerçekten var mıdır? Yoksa hayal kırıklığı, depresyon, bıkkınlık gibi başka duygularımızı da içinde barındıran bir şey midir?

Berkeley'nin maddenin yokluğu ve evrendeki her şeyin yalnızca düşünsel olduğu fikrini, Samuel Johnson’ın bir kayayı tekmeleyerek çürüttüğü aktarılır. Can sıkıntısı gerçekten de var, çünkü adını biliyoruz, başımıza geldiğinde her birimiz onu tanıyoruz. Ancak bahsettiğiniz diğer duygularla hem etkileşime girdiği hem de karıştırıldığı da sıklıkla vaki.

Kemal Sayar
Kemal Sayar

Belirli bir şeyi beklemeden, bir zaman çisentisinde asılı kaldığımız, sahip olduklarımızın ve yaşamımızın artık bize arzulanır görünmediği, merak etmekten ve soru sormaktan yorulduğumuz, yaşamın artık bir mucize vaadi barındırmadığı, -alışkanlıkların- rutinin karabasana dönüştüğü bir durumdur can sıkıntısı. Can sıkıntısı, buhran içindeki modern öznenin yaygın bir ruh hali olarak karşımıza çıkıyor. Yenilik ve buluşun, hız ve ilerlemenin kutsal bir mertebe kazandığı modern dünyada, onca uyarıdan bitap düşmüş ruhun imdat çığlığı. Arzuyu, iradeyi ve anlamı yutan bir canavar ağzı, modern bir iblis. Can sıkıntısı, yalnızlık gibi asrın vebası halini aldıysa kültür ve toplum anlam taşıyıcısı olarak görevlerini yapmıyor demektir. “Boş zaman”dan, aylaklıktan, ruhun kuluçkaya yatabileceği anlardan korkuyor ve onu etkinliklerle tıka basa dolduruyoruz. “En hareketli olanlarımız, sıkılma eşiği en düşük olanlarımız” diyor Lars Svendsen. Sıkıntı halinde zaman geçmez, insan zamanı hisseder. İçi anlamlı bir biçimde doldurulamayan ve giderek uzayan zaman, acı verici bir sıkıntıya dönüşür. Sıkıldığımızda zamanla bir meselemiz vardır, onunla ne yapacağımızı bilemeyiz. Sıkıntı varlığı zamana hapseder. Can sıkıntısı ve boş zaman dehşetinden, sürekli meşgul olarak kaçmak istiyoruz. Anahtar kelime :Verimlilik. İyi de; hayal kuramayan, aylaklık edemeyen, sürüden ayrı düşünemeyen, itiraz hakkını kullanamayan, kapıyı çekip çıkamayan biri baştan aşağı verim olsa ne olur?

  • Ardında koşulan ve ele geçirilen şeye hedonik adaptasyon sağlanması halinde oluşan can sıkıntısını hayal kırıklığına, anlamsız yaşam pratiklerinin biteviyeliğindeki can sıkıntısını da bıkkınlığa “aşırılık sıkıntısı” benzetebiliriz. Ancak her ne kadar ikisinde de geleceğin bomboş görünmesi hali mevcutsa da, depresyonu can sıkıntısı ile açıklamak çok mümkün değil.

Depresyon ilk önce kişinin iç dünyasına yönelik bir daralma doğuruyor, can sıkıntısı ise kişinin ilişkilerinin, davranışlarının ve çevresinin yani dış dünyanın daralmasının sürecinde sonradan ortaya çıkıyor. Yine de çok uzun süreli kronik can sıkıntısı duygusunun depresyonla ilişkisini de dikkate almak lazım. Bir fıkra vardır: Arkadaşının kapitalizmin ne olduğu sorusu üzerine adam “Kapitalizm, insanın insanı sömürmesidir” der, “Peki sosyalizm nedir?” diye sorduğunda “Tam tersi” diye cevaplar. Belki, depresyon ve can sıkıntısı arasında da böyle ters akış yönlü bir ilişki olduğu söylenebilir.

Londra merkezli bir düşünce kuruluşu olan New Economic Foundation 2009’un ilk aylarında yayımladığı raporunda İngiltere halkının Avrupa’daki yirmi iki ülke arasında en çok sıkılan dördüncü ülke olduğunu açıklar. Bunu da insanların fazla mesailerine, kredi borçlarına, kendilerini eğlendirecek enerjilerinin olmamasına bağlar. Sıkılmak dediğimiz şey bu rapordaki gibi genellenebilir mi? Bir şeyi sıkıcı hale getiren nedir?

Evet, araştırma İngiliz halkının müzmin can sıkıntısını enerji düşüklüğüne bağlıyordu. İlk etapta İngiltere göğünün güneşten yana fakirliğiyle ilişki kurabiliriz ama can sıkıntısının, kirli bulaşık bezine benzer bir gökyüzünden daha küresel ölçekte ve yapısal nedenlerinin olduğunu da düşünüyorum. 2009 yılının Eylül ayında www.triviala.com isimli bir ticari kuruluş tarafından yapılan internet anketine göre, ortalama Britanyalı haftada aşağı yukarı altı saat sıkılıyor. Bu da, ortalama 60,5 yıllık bir ömürde toplam iki yıldan fazlasına denk geliyor.

Bu yerleşik ve kronik hale gelmiş can sıkıntısının fazla mesai ve kredi borcu sarmalına düşmüş olmakla tamamen alakasız olduğunu iddia etmiyorum; sadece işyerlerinde harcanan çok fazla zaman da değil mesele üstelik, sizden beklenen iş potansiyelinizin ne kadar altındaysa, hissedeceğiniz can sıkıntısı da o kadar fazladır.

Kurumsal şirketlerin rutin işler için zeka düzeyi ortalamanın üstünde veya ruhlarında yaratıcı parıltı barındıran kişileri işe almamalarının nedeni budur. Ve ev kadınlarının psikolojik açıdan çok daha fazla risk altında bulunmalarının da nedeni budur. Ve evet, kredi borçları da zinciri kuvvetlendirir ve sıkılaştırır. Ancak olguların birbiriyle ilişkisini daima neden-sonuç bağı üzerinden açıklayamayız, bazen de her iki olgu tek bir gövdenin ayrı düşmüş dalları olabilirler. Kanaatimce de, hem can sıkıntısı hem yeni tüketim merkezli insan prototipi, geniş kitleler açısından endüstri devrimi sonrasındaki gelişmelerin artçı aşınmalarıdır. Daha azınlıktaki elitler için ise sürecin çok daha öncesinde, Aydınlanma ile başladığını sanıyorum, Cioran “Can sıkıntısı, hiçbir inanç adına yaşamayıp, hiçbir inanç adına ölmeyenlerin çektikleri azabın adıdır” diyordu.

Samuel Johnson
Samuel Johnson

Bu açıdan bir şeyi can sıkıcı hale neyin getirdiği meselesini de, kimin canının sıkıldığına bağlı olarak cevaplamak gerekiyor. Schopenhauer “… düşük halk sınıfının yoksulluğa yani acıya karşı sürekli bir savaşım içinde olduğunu görürüz; buna karşılık zenginler ve seçkinler dünyası, can sıkıntısına karşı sürekli, çoğun gerçekten umutsuz bir savaşım içindedir” dediğinde, henüz yığınların makine çarklıları dakikliğinde bir istihdam için şehirlere doluştuğu zamanlara şahitlik etmemişti. Yoksulluğun acısı baki kalmakla birlikte, değişik ve çok yaratıcı başka bir tür can sıkıntısı icat edildi emekçiler için.

Can sıkıntısı anlamın geri çekilmesi ve anlam ihtiyacımızın karşılanmamasıyla ortaya çıkıyor. Bize tatmin bulmayan bir anlam açlığını haber veriyor. Zamanın boşluğundan bahsederken galiba aslında anlam boşluğundan bahsetmiş oluyoruz. Bir tür “niteliksiz yaşantı”. Sual şu: İnsanlar iki yüz yıl önce de sıkılıyorlar mıydı? Pek çok kuramcı moderniteye yol açan toplumsal ve kültürel değişikliklerin sıkıntının yaygınlaşmasına hizmet ettiğini söylüyor. Bütün imkânların eşit ölçüde değersiz olduğu bir dünya “hipersıkıntı” dünyasıdır ve geleneksel anlam kaynaklarının kurumasıyla da yaygın bir kültürel kuvvet halini almıştır.

  • Modern anlam krizi, geleneksel anlam yapılarının sökülüp atıldığı bir dünyada, onun yerine sadece tüketiciliğin ikame edilebilmiş olmasıyla kendisini gösteriyor. İçimizdeki boşluğu ancak dışarıdan alınan nesnelerle doldurabileceğimizi sanıyoruz. Sıkıntıdan kaçmak için yöneldiğimiz etkinlikler de bir süre sonra sıkıcı hâle gelmeye başlıyor ve sonra dikkatimizi çelebilecek güçte başka eylemlere yöneliyoruz.

Ruhu heyecana boğacak her türlü etkinliğin peşi sıra sorgusuz sualsiz sürüklenirken içimizdeki karadelik bütün heyecanları yutuyor. Tüketim endüstrisi o zaman bize yeni zevk ve heyecanlar pazarlıyor zira mutlu hayat, sıkıntıya karşı insanı koruyan, yeni mal ve heyecanlar satın almaya izin veren bir hayattır. Modern insanın pasaportu olarak para, can sıkıntısını savabileceğimiz “avm”lere, sağlık salonlarına, eğlence parklarına giriş izni verir. “Ölmeden önce” yapmamız gereken ne çok şey vardır! Her şeyi denememiz ve hayatın sunabileceği hazlar havuzundan yeterince kâm almamız beklenir.

Zaman ile can sıkıntısı arasında ilginç bir ilişki var. Bunu çok yakında evlerimizde karantinadayken de deneyimledik. Bazılarımız çok sıkıldı ve onlar için zaman adeta durdu. Bu sıkılmayı sadece pandemi şartlarına bağlamak doğru mu? Can sıkıntısı her zaman insan hayatının bir parçası değil mi?

Bu meseleyi de can sıkıntısının unsurları çerçevesinde düşünebiliriz. Pandemide uygulanan karantinada yaşamlarımız “Hayat eve sığar” sloganıyla dört duvar arasına kilitlenince, can sıkıntısının üç unsuru aynı anda evin kapısından sökün etti; öngörülebilirlik, monotonluk ve kısıtlanmışlık.

Ve üstelik pandemi öncesinde yaşam ritmi yoğun olan, eğlence-kültür faaliyetlerine, alışveriş, mağaza ve cadde gezintilerine, ya da dostlarıyla kafe-restoran- ev buluşmalarına alışkın insanlar, her ne kadar diğer herkesin de aynı durumda olduğunu teorik düzlemde bilseler de kendilerini dışarıda gürül gürül akan (akabilecek) bir hayattan mahrum kalmış hissettiler. Yekpare ve kaskatı bir zamanın kucağına düştüler. Can sıkıntısı, zamanın doğal akışından uzak kaldığı duygusudur, zaman duvarlardan tavandan yağarken donmuş gibidir. İnsanlarda düşmüş olan dopamin seviyesi, zaman algılarını etkiler, ya akmayan veya çok ağır akan bir zamanı deneyimlerler. Bu, temelde Dikkat Eksikliği Hiperaktivite Bozukluğu olan çocuklarda da daima gördüğümüz olgudur. Onlarda ve depresyon hastalarında yapısal olarak düşük olan dopamin, hızlı tempoda sürekli hazla ödüllenmeye kendini alıştırmış normal insanlarda bu rutinin tavsamasıyla beraber düşer. Sürekli şekerli ve tatlandırılmış gıdayla beslenmeye alışmış insanlara diğer gıdaların yavan gelmesiyle aynı mantığa sahip bu süreç. Beyin, hazla uyarıldığı ritmi ve dozu aşmak ister. Can sıkıntısı, ahenksiz bir ruhun adımlarını sürekli hızlı hızlı es geçmesidir.

Domenico Fetti, Melankoli
Domenico Fetti, Melankoli

Pandemi zamanı diye bir şey var. Ağır aksak ilerleyen, yavaş akan bir zaman. Günlerin birbirine karıştırıldığı, bugünle yarın arasında önemli bir fark olmadığı, yavaşladığımız, durağanlaştığımız bir zaman. Bu zaman, kendini oyalama kabiliyeti olmayan insanlar için çok sıkıcı bir süreç haline gelebilir. Fakat bütün mesele de zaten insanın kendini oyalayabilmesindedir. Pascal’in çok sevdiğim bir sözü var, diyor ki “Mutsuzluğun tek nedeni, insanın tek başına odasında nasıl oturacağını bilememesidir.” Halbuki hepimizin bir masada, bir odada sessizce oturup tefekkür etmeyi, okumayı, hayal kurmayı, gönlümüzden bir şeyler geçirmeyi başarmamız gerekir. Zihnimiz duvarları aşabilir. Hayalin kanatlarında ülkeleri ve denizleri dolaşırız. Can sıkıntısı çok modern bir problem. Can sıkıntısı, hayatın kovalamaya değer bir sürü yaşantının oluşturduğu bir anlar dizisi olduğu düşüncesinden kaynaklanıyor. Yani hep bir şeyler yapmak zorundayım, yaşamak daima hareket halinde olmaktır. O eğlenceden buna seğirteyim, her çiçekten bal alayım. Hayatı bir yaşantı oburu gibi, tüketilecek anlar silsilesi olarak yaşamak bizi can sıkıntısına doğru sürüklüyor. Bunları yapmadığımız ve kendimizle uzun süre baş başa kaldığımız zaman canımız sıkılıyor.

  • Durmak, yavaşlamak adeta hayatın kayıp hanesine yazılıyor. Bugünün çocuklarına baktığımız zaman ekransız geçirilen zamanların korkunç bir can sıkıntısına dönüştüğünü görüyoruz. Dolayısıyla aslında şu yavaşlamış salgın zamanı, insanın kendini oyalamayı, kendine bakmayı, kendisiyle konuşmayı öğrenmesi açısından da fevkalade önemli. Can sıkıntısı aslında insanın hayal kurma kabiliyetini besleyebilir. Can sıkıntısı bir muharrik güç olarak bizi bir yerlere, bir şey inşa etmeye yönlendirir.

Dopamin seviyesini artırmak için öngörülebilirliği ve kısıtlanmışlığı değiştiremediğimize göre, monotonluğu değiştirmek gibi bir seçeneği var elbette insanların. Ancak sıradan, toplumun kabullerine göre yaşayan insanlarda şöyle bir araz var; zamanı sadece geçirmeyi düşünürler. Oysa yaşam tarzında ruhsal, entelektüel, estetik tercihleri olan insanlar, zamandan bu niteliklerini güçlendirecek şekilde yararlanmayı düşünür. İçeri doğru seyahat etmenin, yürümenin, keşifler yapmanın ve yaratmanın sınırı yoktur; öngörülemez, kısıtlanamazdır ve tabii monoton da değildir. Monotonluğu bu yönde değiştirecek yeni bir yaşam tarzı dönüşümü için aslında iyi bir fırsat karantina. Monotonluk, her halükarda insan zihni için ölümcül bir ritim zaten. Yalnızca değişik deneyimlerle karşılaştıkça zihin kendine yeni nöral yollar açıyor, sinir bağları oluşturuyor, beynin farklı alanlarıyla etkileşime giriyor daha önce o bölgelerle iletişime geçme ihtiyacı hissetmemiş alanlar. Çocuklardaki sinirsel gelişimin ilk yıllarda bu kadar hızlı olmasının temel nedeni de budur, çocuk için neredeyse her deneyim yenidir. Yetişkinlik döneminde bu gelişimi sürdürmek istiyorsak hem zihinsel hem de pratik konfor alanlarını daima aşmak gerekli. Yoksa zihnin yaşayan ölüden farkı kalmaz.

Ve bildiğim en meşakkatsiz ve üstelik en yoğun tecrübe şekli sanat ve edebiyat. Svendsen’in ifadesiyle “Tüm yaşam varoluşa yönelmiş bir kovalamacadır ama varoluş artık problem yaratmadığında yaşam artık ne yapacağını bilemez ve sıkıntıya boyun eğer.” İkbal’in diliyle “Çırpınıştır hayatı kanatlandıran.” Edebiyat ve felsefe, kendi kısıtlı ömrümüzde karşılaşamayacağımız sayıda ve nitelikte yeni problem alanları açar önümüze. Karantinada can sıkıntısının bir başka sebebi de elbette, görülmeye dair iştihamızın doyurulmasındaki eksiklik duygusu; görüntü toplumlarında benmerkezcilik kişiyi ötekinin bakışına bağımlı yapar, piyasa yapamayan insan bunun yoksunluk belirtilerini gösterir. Allahtan sosyal medya sayesinde, evden çıkmadan da bu bağımlılığın doyurulması mümkün bir ölçüde. Hamur işleri ve ev dekorasyonu becerilerinin paylaşılması, birtakım enteresan challenge furyasını biraz da bu şekilde okuyabiliriz.

Kafeslenmiş ve yalnız hayvanların sıkıntıdan kendilerine saldırmalarıyla ilgili çok sayıda örnek var. Buradan yola çıkarak hapsedilmek-yalnızlık-can sıkıntısı ilişkisini anlatır mısınız?

İnsanın can sıkıntısını hayvanın can sıkıntısı ile tamamen aynı dinamiklere bağlamak çok doğru değil. Evet, kıstırılmışlığın getirdiği hareketsizliğin, bedenin zihne sağladığı destekten mahrum kalınması anlamında bir ehemmiyeti var. Hayvan psikologları tıpkı insanlarda olduğu gibi, hayvanlarda da can sıkıntısının öngörülebilirliğin ve hapsedilmişliğin ürünü olarak ortaya çıktığını belirtiyor.

George Berkeley
George Berkeley

Hayvan da besininin peşinde koşarken ya da tehlikeden kaçarken yaşadığı heyecandan, türdaşlarıyla etkileşimde olmanın getirdiği hazdan dolayı, bedeninde birçok hormonun salgılanması durumuna uyum sağlamıştır ve bunun yoksunluğu halinde can sıkıntısı çeker. Bu türden bir kısıtlanmışlık, onların beyin yapılarının da türdaşlarına kıyasla zayıflamasına da sebep olur. Ancak insan, varoluşsal bir anlamda da can sıkıntısından muzdaripdir. Günümüz insanının çoklu parçalara dağılmış hiper-dikkati Byung Chul Han’ın belirttiği gibi, insanlık açısından bir ilerleme değil, bir gerilemeye işaret eder. Multitasking, daha ziyade, bir gerilemedir. Özellikle vahşi doğadaki hayvanlar arasında bir hayli yaygındır. Balta girmemiş ormanda hayatta kalabilmek için vazgeçilmez bir dikkat tekniğidir. Kültür ise içinde derin bir dikkatin yani can sıkıntısının mümkün olduğu muhiti gereksinir. Walter Benjamin bu derin sıkıntıya “tecrübe yumurtasına kuluçkaya yatmış bir rüya kuşu” demişti.

Hepimizin basit can sıkıntıları var. Fakat bazı insanlar hemen her şeyden sıkılıyor. Olaya klinik olarak baktığınızda bu insanların kronikleşen bir yatkınlığı olduğunu söyleyebilir misiniz?

Evet, bazı insanlarda yapısal olarak can sıkıntısına yatkınlık bulunuyor. Ortalamadan düşük sayıda dopamin reseptörü olan insanlar böyledir. Ancak yapısal olmasa da bazen kronikleşmiş bir ruh hali insanlarda yerleşik olabilir. Antonio Damasio, “Belli bir duyguya uzun süre boyunca sahip olmanın -örneğin, depresyon- bir ruh hali olarak kabul edilmesi” gerektiğini söylüyor. Dürtüsel mizaçtaki insanlar, sabırsız, fevri ve kolay sıkılan, kolay öfkelenen insanlardır. Stephen Vodanovich can sıkıntısıyla öfke arasında ilişki kurar. Meslekdaşı Deborah Rupp’un yaptığı araştırma, can sıkıntısı yaşamaya eğilimli kişilerin içsel öfke duyguları açısından da risk taşıdığını ve öfkelerini dizginlemekte daha çok zorlandıklarını göstermiştir. Bu türden insanların sayısız günün birikmiş bıkkınlığı ile baş edebilmek için madde bağımlılığı, adrenalin sporları, patolojik davranışlar ve başka türlerde daha komplike bağımlılıklara başvurması da çok daha muhtemeldir.

Şöyle de bir durum var: çok sayıda bilimsel çalışma, icatlar, sanatsal faaliyetler bir varoluşsal sıkılmanın eseri. Yani can sıkıntısı insanın gelişmesine yardımcı olabiliyor. Basit can sıkıntılarımızı, varoluşsal bir sıkıntı haline çevirmemiz ne kadar mümkün? Bu yalnızca bazı insanlara verilmiş bir lütuf mu?

Peter Toohey’nin Can Sıkıntısının Eğlenceli Tarihi kitabındaki tezi de can sıkıntısının, Darwinci anlamda, adaptif (uyumsal) bir duygu olduğu. “Yani insanın gelişmesine yardımcı olmak amacıyla tasarlanmış olabilir. Böyle bakınca, can sıkıntısının bazı bakımlardan bir lütuf olduğunu düşünmeden edemiyorum” diyor Toohey. Gerçekten de varoluşsal boşluk, en ziyade can sıkıntısı durumunda algılanır.

  • Birçok sanatsal ve edebi eser, bilimsel teori ve keşif varlığını can sıkıntısının yarattığı bu temaşa ve muhayyile yaşamına borçludur. “Yalnızca derin dikkat ‘gözün kesintililiğini’ durdurup ‘tabiatın başıboş dolaşan ellerine sarılabilmeyi’ sağlayan toparlanmayı meydana getirebilir.” Güzelliğin sureti yahut sesi olmadan, hikmeti temaşa etmeden veya hakikati ya da tekamülü aramaksızın geçirilmiş bir gün kifayetsiz bir gündür ve böyle günlerin silsilesi insan yaşamı için ziyandır.

Varoluşsal can sıkıntısı kişinin kendisini diğerlerinden soyutlanmış görmesinin sonucunda ortaya çıkan bir boşluk olarak tanımlanabilir. Hatta Ortaçağda, kişinin kilisenin ve toplumun değerlerinden kendisini kopararak kaygısız ve kayıtsızlaştırmasına neden olduğu için bu türden sıkıntıya yedi büyük günahtan biri olarak bakılmıştır. Bu varoluşsal can sıkıntısı, “Öğle vakti şeytanı / Acedia” diye tanımlanmıştır. Oysa, hem uzak doğu disiplinlerinde hem de bizim irfani geleneğimizde, bugünün eleştirel anlayışa daha yakın bir şekilde, yine Svendsen’in ifadesiyle “Sıkıntıda, hakikatin varolmayışını ya da varolmayışın hakikatini duyarız" anlayışı hakimdir.

Tarihsel süreçte can sıkıntısından şikayet nasıl bir değişim geçirmiş olabilir. Mesela, modern insanın canının daha çok sıkıldığını söyleyebilir miyiz? Bu doğruysa, modernler dedelerine göre niçin daha fazla sıkılan insanlar?

Henry Ford, dahiyane bir öngörüyle, eğer daha fazla sayıda üretim ve satış yapmak istiyorsa işçilerinin gelir düzeyini artırması gerektiğini fark etmişti. Her çalışan aynı zamanda potansiyel bir müşteriydi. Bu farkındalık, global pazarda da bir aydınlanmaya neden oldu, daha fazla sayıda mal ve hizmet satmak istiyorsanız, çalışanlara “harcanmak üzere bir boş zaman” yaratmak zorundaydınız. İşte modern anlamda can sıkıntısının doğumuna bu anlayış ebelik yaptı. Öngörülebilirlik, monotonluk ve kısıtlanmışlık, her dönemde can sıkıntısının sabit unsurlarıdır aslında, modern dönemde bizim muzdarip olduğumuz şey can sıkıntısından ziyade, can sıkıntısı korkusu olarak değerlendirilebilir bu yüzden. Çünkü artık, tarım toplumlarındaki iş güç bitip de akşam yemeğini yedikten sonra uyuyana kadar geçireceği zamanı ya başka bir üretici işle ya da sıkılarak geçireceğini bilen insanın tevekkülünü taşımıyoruz. Bizim çok daha başka imkânlarımız, sıkılmamak için çarelerimiz var; eğlenebilecek ve sıkılmayabilecek olmak bir ahlaki buyruk niteliği taşıyor bu yüzden. Bauman’ın bilgece tespitiyle, “Hiçbir zaman sıkılmamak tüketici yaşamının normudur ve gerçekçi bir norm, erişilebilir bir hedeftir. Böylece bu hedefi vuramayanlar, diğer insanların kınama ve küçümsemelerinin hedefi olurlarken sadece kendilerini suçlamak zorundadırlar.”

Kavafis
Kavafis

Ruhun eyleme, yaşama ve dünyaya ilgisinden mahrum kaldığında hissettiği boşluk hâli olarak tanımlayabiliriz can sıkıntısını, hiçlikle karşılaşma ve neticede gerçeklikten hoşnutsuzluk hâli. Kavafis’in monotonluk adlı şiirindeki gibi yarının getirdiği yeni bir şey olmaması hali: “Geçen aylar yerine başka aylar getiriyor / Kolaylıkla öngörülebiliyor gelecek, onda da/ Dünün sıkıcı olayları yinelenecek ve sonunda/ Yarın artık yarına benzememeye başlıyor.”

Aslında endüstri devrimi öncesi atalarımızdan daha fazla fırsata ve seçeneğe sahibiz can sıkıntısını bertaraf etmek için. Biliyoruz ki can sıkıntısı alın yazımız değildir ve yeterince çaba gösterip heyecan peşinde koşarsak, her zaman değilse de çoğunlukla onu ölene kadar ertelemek mümkün.

Geç modern toplumlarda mutlu olma hakkına sahip olduğumuza dair inancın ve dinlenmeye ayrılan zamanın artması, sekülerleşmenin artmasıyla anlam bağının kaybolması, bireyciliğin yükselişi, içsel tecrübeye artan ilgi sıradan can sıkıntısının keşfini sağladı. Bürokratikleşmeye “zamanın ve mekânın standartlaştıran kullanımına” karşı yükselen itiraz da can sıkıntısının ortaya çıkışının bir başka nedeniydi. Bu o kadar ilginç ki, 18. yy’dan önce İngilizce’de can sıkıntısı “boredom” kelimesinin olmadığı -örneğin Johnson ve Oxford Sözlüklerinde- söylenir. Bunda elbette can sıkıntısının yarıklardan içeri sızabildiği, parçalanmış bir iş zamanı algısı gerektirmesi olduğu kadar, can sıkıntısının kayda değer bir şey olmadığı düşüncesi de etkin olabilir.

Bir fenomen ya da mesele olarak can sıkıntısına karşı kavramsal tanımlamalar ve bunların olası çözüm yolları var. Bunlardan birisi tahmin edeceğiniz üzere “psikolojik”/psikanalistik yaklaşım. Bu meselelerde saha deneyimi olan birisi olarak siz can sıkıntısına teorik olarak baktığınızda bu yaklaşımın sadra şifa olduğunu düşünüyor musunuz?

Performans toplumunda “evet, yapabiliriz!” sloganıyla yasak, emir ve kuralın yerini proje, girişim ve motivasyon almıştır. “Disiplin toplumunun negatifliği deliler ve caniler doğurmuştur. Performans toplumuysa depresif ve mağluplar yaratır” der Chul-Han. Ve canı sıkılan özneler. Psikoloji genel manada bireyim uyumsuzluğun sağaltılarak topluma intibakının sağlanması kaygısını güderken, psikanaliz, kişinin hikâyesinin kendisi tarafından başka bir kulakla algılanarak kendiliğinin otantik inşasında bir yapı malzemesi olarak kullanılması gayesini taşır. Ben de, psikolojinin can sıkıntısını giderecek yöntemleri yerine can sıkıntısına kucak açılması ve üretken şekilde kullanılmasının gerekliliğine inanıyorum.

  • Özellikle nereye büyüyeceğini bilmeyen çocukların can sıkıntısı çok değerli. Edip Cansever’in dizeleriyle söylemek gerekirse “Gizlisi yok, bu dünyada böyle sıkılmak iyi/Sıkılmak iyi baylar/ Biz hazır tuttukça böyle/İçi yangından alev alev/Dışı buz tutmuş kalplerimizi.”

Çünkü birçok düşünürün de ifade ettiği üzere, doğmuş olmak, hepimizin karşı karşıya kaldığı bir sorudur ve buna yanıt vermemiz gerekir, ömrümüz bu yanıtı bekler; can sıkıntısı kendi olmayı reddetmenin çaresizliğidir. Modern şehir insanının çektiği can sıkıntısının yok edilmesi için tavsiye edebileceğim şeyler de yine kişiliğin otantik inşası için destek olacak olanlardır; uzak düştüğümüz doğaya çok, daha geniş ve serbest zamanlar ayırmak, sanat, düşünce, inanç ve yaratıcı düşünceyle daha çok haşır neşir olmak ve harcıalem oyalanmalardan uzak durmak. “Dün yürüdüğün yoldan bugün bir kez daha yürü” diyor bir yazar, ama bu sefer daha önce görmediğin şeyleri görmeye çalış, yeni ayrıntıları fark et. Müteyakkız bir kalbin sıkılmaya zamanı olmaz, o her zaman yeniden yaratılan, yeniden oluşturulan bir kâinatın neşe izlerini izlemekle mesuttur. Kendini hayrete açan insan, can sıkıntısına kapatır.

Oryantalizmin Doğu ile ilgili genel bir yargısı var, “Doğu”nun mistik kabulleri üzerinden başlayarak tembellik ve vurdumduymazlığa uzanan geniş bir spekturumda tanımlar bu tavır Doğu’yu. Öte yandan içinde bulunduğumuz zaman diliminde “yeni dinsel hareketler”inde yardımıyla ve elbette küresel bir sistemik hareketle insanın iç dünyasına dair sükunetli bir yordam bulma telaşı Batı düşünme pratiğini Doğu’nun gizemli varoluş tanımlamasına götürüyor. Siz, son zamanlarda artan bu Batılılaştırılmış Doğulu mistifikasyonunu da hesaba kattığınızda can sıkıntısına ve buna karşı verilen cevapların modern zamanlardaki ilişkilerini nasıl görüyorsunuz?

Taedium vitae, yaşamın amaçsızlığı, hayatın boşluğu, yaşam bıkkınlığı, hayattan usanma anlamlarına gelen Latince bir söz. Klasik manada Batı’nın can sıkıntısına bakışı bir tür hor görü tarzında. Romantizmin doğuşuyla beraber, yukarıda belirttiğim dinamiklerin yanı sıra ilginç şekilde belki Doğu kaynaklarına ilginin de bir tezahürü ile, Doğu irfanından pek çok motifin Batılı algı tarzında da değişime yol açtığı görülüyor. Flaneur’lüğün itibarı mesela, aylaklığın kötü şöhretinin ilgası rağmına gerçekleşmiş. Doğu’da ise, en mühim meşgalesi tefekkür ve temaşa etmek olan, Hristiyan geleneğindeki ruhban sınıfına da benzemeyen şekilde sistematik tedrisattan geçmemiş (onların muadili bizde molla/ulema sınıfı sayılır) pek çok münferit yogilere, dervişlere rastlamak mümkün ve bu kişiler toplum nazarında da yüksek itibara sahipler.

Edward Hopper, New York Movie
Edward Hopper, New York Movie

Ben, Batı açısından bu tür bir dönüşüme olumlu bakıyorum. Ezeli(perennial) felsefe veya kadim hikmeti kültürlerin etkileşimi ile açıklamak gerekiyor zaten. Bu meselede, kökenin bizim kültürümüzde olmasının verdiği özgüvenle, aynı şeyi tekrar onların popüler kültüründen, kişisel gelişim bestsellerlarından öğrenmeye gerek yok. Ancak, “Batı’da da bizim öğreneceğimiz hiçbir şey yok” çiğliğine taşımamalı bu anlayış bizi. Aksi takdirde, onların bizden devraldığı bayrağı taşıdıkları bugüne kadar geliştirdikleri insanlığın pek çok değerinin yeni yorumunu, yeni kavramları ıskalamak işten değil. Çünkü hiç bir iktibas, kaynaktaki şekliyle kalmıyor, kendi özgün yorumunu da ekliyor düşünceye. Bunu radikal şekilde reddetmek, yalnızca bir hudut psikolojisinin, ezilmişliğin ve bir kompleksin varlığına işaret eder.

Bir tarafta can var bir tarafta da sıkıntı. Siz, oldukça mekanik bir yaşam stilizasyonuyla şekillenen modernliğimizin içinde “can”ı nasıl görüyorsunuz? Mesela neden “ruh” ya da başka bir kavram/adlandırma değil de can? Bunun bir devamı olarak; “sıkıntı” oldukça yüklü bir kavram. Siz bu terkibin doğru bir terkip olduğunu düşünüyor musunuz? Ya da şöyle soralım: Kemal Sayar’ın yeniden tanımlama/adlandırma imkânı olsa “can sıkıntısı”nı nasıl adlandırırdı?

Derin can sıkıntısı, “varlığı bütünüyle yutan” bu kayıtsızlık hâli aslında içinde bir imkân olarak “muhayyile anları”nı da barındırır. Varlık, özgürlük ve sorumluluğu üstlendiğinde, anlamı eksen alan bir hayatı seçebilir. Can sıkıntısının panzehiri işte bu doğurgan andır: Sığ dikkatin talim ile derinleşmesine izin vermemizledir ki tefekkür ve murakabeye kapı açarız. Derin ve yoğun bir dikkati öğrenmek ve hayata geçirmek için insana, tabiata, kâinata hayret nazarıyla bakmayı başarabilmek gerek. Gönül gözümüzü dört açarak. İnsan ancak yoğunlaşabilmekle kendi ruhuna değebilir. Kendi ruhuna değmekle başka ruhlara da dokunabilir. Ancak yoğunlaşmakla kendi dışımıza çıkar ve varlığa nüfuz ederiz. “Manzara bende düşünüyor, ben onun bilinciyim” diyen ressam Cezanne gibi, o zaman şeylerin kokusunu da görebiliriz. “Hak bir gönül verdi bana, ha demeden hayran olur” diyen Yunus Emre asırlar öncesinden varlığa anlam katan hayret duygusuna işaret ediyor. Ve “Rabbim hayretimi artır” diye dua eden son Nebi. Can sıkıntısını iyileştirmek için, Kartezyen şüphenin yerine hayret nazarını yerleştirmemiz gerekiyor.

  • Ruh-can kelimeleri, birçok kez birbirinin yerine de kullanılabilen kesin sınırlarla birbirinden ayrılmış kelimeler değil. Tarihsel süreçte, “ruh” öncülleri Pisagor ve Parmenides’in de süreğinde Platoncu manada değişmez, kökensel bir ideaya bağlılığa delalet ederken, “can” Aristocu manada biyolojik varlığa, bedene bağlı bir cevheri ifade eder. İslam kaynaklarında da tercüme faaliyetlerinin neticesinde oluşturulan külliyatta zaman zaman “ruh” zaman zaman “can” ve hatta “nefs” olarak karşılanmış Yunanca “psukhe”, Latince “anima” kelimesi.

Özellikle, dirilişin bedenli olacağı inancındaki kelami mezhepler, can’ın bedene bağımlılığını ısrarla savunduklarından, Aristocu yorumu tercih etmişler. Bugünkü fenomenoloji ve zihin çalışmaları da, zihnin bedenin tümünün senkronizasyonuna bağlı bir kuram yönünde evriliyor. Hormonların ruhsal durumumuz üzerindeki etkisini açıklamamız mümkün olmazdı aksi takdirde. Bu açıdan, “can sıkıntısı” terimini teknik açıdan doğru buluyorum. Ruh, çok daha dikey bir yönelim kapasitesine işaret ediyor. Her ruh sahibi eşdeğerde pay almıyor Ruh’dan. Oysa can, böyle değil. Anadolu’da kullanılan bir tabir var, “gönül yorgunluğu” diye, daha çok kederin hırpaladığı gönülleri tarif eden. Can sözcüğü bence insanın içselliğini, özünü, kendiliğini tanımlıyor. Dışarıdaki dünyayla anlamlı bir rabıta kuramadığımız anlar olmuyor mu, elbette oluyor! Can sıkıntısını olduğu gibi bırakalım, onu doya doya tecrübe edelim. Canımızın sıkıldığı anlar bazen ilhamın kapıları ardına kadar açılır. Onu ateşin iltihabi bir hastalığı haber vermesi gibi bir haberci kabul edelim, onun penceresinden kendimize bakmayı bilelim. Bize haber verdiklerini anlamaya çalışalım. Sıkılmış candan umut kesilmez. “Şark oturup beklemenin yeridir” demişti Tanpınar, şimdilerde o kadar kıpır kıpırız ki oturup beklersek sıkıntıdan patlayabileceğimizden endişe ediyoruz. Canın sıkıntısının bize fısıldadıklarını dinleyelim ve onu muhayyile ve tefekkürle iyileştirelim.