"POSTUMUZU SERDİK!". POST ÖYKÜ, 2014'TE BU SLOGAN İLE MATBAANIN YOLUNU TUTTU. ÖYKÜYÜ MERKEZİNDE TUTAN DERGİ; KURMACA METİNLER, MAKALELER, İNCELEMELER VE RÖPORTAJLARI DA SAYFALARINA ALIP, İKİ AYDA BİR SATIŞ ŞUBELERİNİN RAFLARINDA YERİNİ ALIYOR. ŞİMDİ, SİZ BU KAYDI DİNLERKEN POST ÖYKÜ, DİJİTAL DÜNYADA DA YENİ BİR ÖYKÜYE İMZA ATIYOR. ATÖLYELER, İLGİNÇ DOSYALAR VE YAZARLARIN MUTFAĞINDA OLUP, BİTENLER! TÜM BUNLAR VE DAHA FAZLASI SAYFALARDAN EKRANLARINIZA TAŞACAK! POST ÖYKÜ VE GZT'Yİ SOSYAL MEDYA MECRALARI ÜZERİNDEN TAKİP ETMEYE BAŞLAYIN.

20.356 Takipçi
POST ÖYKÜ HAKKINDA

Adamım Muhammed Ali

Adamım ya. Nasıl da dans ediyor, bacaklarına bak. Sağ… Sol…
Adamım ya. Nasıl da dans ediyor, bacaklarına bak. Sağ… Sol…

Maçlardan önce Muhammed Ali’nin 1964’te, ismi henüz Cassius Clay’ken, Sonny Liston’la yaptığı maçı izlerdi. Ayakta. Tıpkı Muhammed Ali gibi yerinde sekerek. “Adamım ya. Nasıl da dans ediyor, bacaklarına bak. Sol kroşeden kaçışı görüyor musun? Sağ… Sol…” Kendinden geçerdi.

İçindekiler

Abim evin içinde hızlı adımlarla volta atıyordu. Bacağını sehpanın kenarına çarptı.

“Allah kahretsin! Bir kuraldışı!”

Son yıllarda her maç öncesi yanında olmamı istiyordu. Bavulunu hazırlamasına yardım ediyordum. Yengem işte, çocuklar okuldaydı. İstanbul’da dört gün kalacaktı. Bir an midesini tuttu. Koşarak banyoya gitti. Kustu. Arkasından bağırdım.

“Abi, nasılsın?”

“Bir şampiyon gibi! Kelebek gibi! Arı gibi!”

Abim ağır sıkletti. Emeklilik öncesi son maçıydı. Genelde ben de onunla maçlara giderdim ama bu sefer gelmemi istememişti. Son aylarda birkaç mağlubiyet almıştı. Biliyordum, yine yenilmekten korkuyordu. Daha doğrusu yenilirse buna şahit olmamdan. Yanıma gelip bilgisayarı işaret etti:

“Şu maçı açsana.”

Maçlardan önce Muhammed Ali’nin 1964’te, ismi henüz Cassius Clay’ken, Sonny Liston’la yaptığı maçı izlerdi. Ayakta. Tıpkı Muhammed Ali gibi yerinde sekerek.

“Adamım ya. Nasıl da dans ediyor, bacaklarına bak. Sol kroşeden kaçışı görüyor musun? Sağ… Sol…”

Kendinden geçerdi. Maçın her dakikasını ezbere bilirdi. İzlerken aşka gelip Muhammed Ali gibi rakibine şiir yazmaya başlardı. Bu seferki rakibinin adı Mustafa’ydı.

“Hey, hey buraya baksana, düdük Mustafa

Bugün günlerden Cuma

ve sen uçacaksın havada.”

Gülmemek için kendimi zor tutardım. O ise gayet ciddiydi. Bir yandan acıklı gelirdi bu hâli bana. Sayısız Türkiye şampiyonluğu vardı. Kırkını geçmişti. Antrenörü artık genç boksörlerle ilgileniyordu. Yirmi yıldan fazla dövüşmüştü. Sanki hâlâ içinde, son birkaç yılda aldığı mağlubiyetlerin acısı vardı. Jübilesini galibiyetle yapmak istiyordu. Onu hiç bu kadar heyecanlı görmemiştim. Odasına geçti, gölge boksu çalışmaya başladı. Bir yandan da Mustafa’ya sesli şiir yazmaya devam ediyordu.

Mus Mus Mustafa,

Aklın kalacak burada.

Sen en iyisi evine dön bu kafayla.”

Bavulunu kapatıp kapının yanına koydum. Evden çıkmamıza daha birkaç saat vardı. Bilgisayarın başında oturuyor, bir yandan onu takip ediyordum. Aslında kendini yormaktan başka bir şey yapmıyordu. İstanbul’da zaten antrenman yapacaktı. Salondaki camlı dolapta duran kupalara gözüm takıldı. Eve gelen arkadaşlarına kupaları gösterip maçlarını anlatırdı. Hepsini en ince ayrıntısına kadar hatırladığı elliye yakın galibiyeti vardı. O gün yüzü asıktı ama konuşurken arada bir “Ben şampiyonum, şampiyon.” deyip duruyordu. Evden beraber çıktık. Abimi havaalanına bıraktım. Maçı hiçbir kanal vermiyordu. İyi ki…

O dönmeden önce maç sonucunu bir haber sitesinden öğrendim:

“Efsane Boksör Son Maçında Nakavt Oldu.”

Dayanamayıp maçın youtube yayınını buldum, ellerim titreyerek tıkladım. Abim maçın başında geride duruyordu. Bir an kendi kendine mırıldandığını fark ettim. Birkaç yumruğu boşa salladıktan sonra Mustafa’nın sol yumruğuyla yere yığılıyor, bir süre dizlerinin üzerinde bekliyor, sonra yere düşüyordu. Kendimi tutamadım; ağlamaya başladım.

Bilgisayarı kapattım. Bir sigara yaktım. Abimin her maçta biraz daha büyüyen efsanesinin üzerinden kaç yıl geçmişti? Gerçekten Muhammed Ali gibi dövüşürdü. Ona benzediğine dair haberler yazılıyordu. Röportajlarda Muhammed Ali’yi örnek alıp almadığı soruluyordu. Bir gün eve kolu sargılı geldi. Önce yaralandığını söyledi. Birkaç hafta sonra sargıyı çıkardı. Sağ kolunun üzerine dövme olarak Muhammed Ali yazdırmıştı. Kendini iyice kaptırdığını fark ediyordum. Gecesi gündüzü boks olmuştu. Eğer ringde değilse mutlaka bir sonraki maça hazırlanıyordu. Abimin bir şampiyona ve efsaneye dönüşmesine kendi gözlerimle şahit oluyordum. Onunla hep gurur duydum. Oysa şimdi kariyeri bitmişti işte. Kaybettiği bu son maçtan sonra yalnız kalmaya ihtiyacı olacağını düşündüm. Bir süre aramadım. O da beni aramadı. Abimi merak ediyor, yengeme nasıl olduğunu soruyordum. “İyi değil, pek bir şey yemiyor.” diyordu. Bir ay sonra yanına gittim. Evde yalnızdı.

“Çok zayıflamışsın abi.”

“Bir boks okulunda hocalık teklif ettiler. Kabul etmedim.”

“Neden be abi?”

“Hadi, şu maçı aç koçum.”

Yine Muhammed Ali’nin maçını izlemek istiyordu. Aklı ringdeydi. Yemek koydum, birkaç çatal aldı, bıraktı. Gölge boksu yapıyor, yakında maçı varmış gibi davranıyordu. Nefes nefese kaldı. Kendini yüzüstü yere attı. Elleriyle tutundu.

“Bir sigara versene.”

“Sen ne zaman sigaraya başladın abi?”

“Az önce.”

Sigara içerken havaya bakıyor, sanki hayal dünyasında yaşıyordu. Yengem beni mutfağa çağırdı. Ağlamaklıydı.

“Yardım et, Caner. Abine yardım et, evladım. Benim elimden bir şey gelmiyor.”

Abimin yanına döndüm. Yatağa sırtüstü uzanmıştı. Kendi kendine söyleniyordu. Ne dediğini tam duyamıyordum ama yine galip geldiği maçlardan birini anlattığı belliydi. Sesinin iniş çıkışından anlıyordum. Kelimeler birer yumruk gibi patlıyordu ağzında. Benim geldiğimi fark etmedi bile. Koltuğa oturdum. Dakikalarca onu izledim. Yatakta yatarken ayaklarının nasıl hareket ettiğine baktım. Telaşlı, atak ama tedirgin. Arada durup yüzünü sıvazlıyordu. Sonra tekrar kendi dünyasına dönüyordu. Sanırım bir şeylerin ellerinden kayıp gittiğini hissediyordu. Kelebek gibi…

Bir yıl geçti. Abim yengemle ve çocuklarla ilgilenmeyi çoktan bırakmıştı. Evden çıkmıyordu. Kupaların hepsini salondan odaya taşımıştı. Her gün onların tozunu alıyordu.

“Sene 2001. Doğum günümdü. Demir Feridun’u nasıl da gömmüştüm o maçta. Seyirci sağıma hatim indirmişti. Helâl olsun be, helâl!”

Bilgisayar başında maç izliyor, şarap ve sigara içiyordu. Odası kül tablası ve kötü şarap kokuyordu. Kendi kendine maç anlatıp duruyordu. Saatlerce onu izlerdim. Bir boks maçı izler gibi. Bazen heyecanla, çoğunlukla acı çekerek. Maçlarda seyircilerin çıkardıkları sesleri duyunca boksörler gibi acı çektiklerini düşünürdüm. Her yumrukta “Ahhh” “Offf” diye bağırırlardı. Ben de abimin kaybetmeye yakın olduğu maçlarda kafamı bacaklarımın arasına alıp kulaklarımı kapatırdım. Maç bir an önce bitsin isterdim. Abim o son yumruğu atsın ve gidelim. Sonra abimin ismini bağıran seyircilerin sesiyle ayağa fırlardım. Ben yıllarca, çalıştığım pideciyle boks maçları arasında mekik dokudum. Abim, kimsenin sonunu tahmin edemeyeceği bir yolu yürüdü. Korkusuzca. Arı gibi…

Şimdi yengem “Bıktım bu adamdan, bıktım.” diyordu. Çocukları babalarına cephe almış, onunla konuşmuyorlardı. Abim iyi değildi. Gözleri yüzüme değil, boşluğa bakıyordu. Onu doktora gitmeye ikna edemeyince ambulans çağırdım. Zorla hastaneye götürdüm. Şu akıl hastanesi dedikleri yer var ya, oraya. Altı ay yatırdılar. Çıktığında yengem abime boşanma davası açtı. Abimin durumu nedeniyle tek celsede boşandılar. Abim bize taşındı. Hastaneden sonra bir süre sessiz kaldı. İlaç kullanıyordu. Kupalarını bizim salondaki dolabın üstüne dizdik. Eldivenlerini duvara astık. Sonra bir gün konuşmaya başladı.

“Caner, benim maç ne zaman?”

“Haftaya abiciğim. Antrenmanın bitti. Şimdi dinlenebilirsin.”

Tavana bir kum torbası asmıştık. Ben antrenör taklidi yapıyordum. Her gece eve geldiğimde çalışıyor, biraz da maç izliyorduk. Derken abim yatıyordu. Her şey ilaçlar sayesinde sanki yoluna girmişti. Ben arkadaşlarımla vakit geçirmeye başlamıştım. Bir kız arkadaşım oldu. Yıldız. Annemlerle tanıştırmak için eve getirdim. Abim tuhaf davrandı. Yıldız’la tokalaşmadı. Şaşkınca yüzüne baktı sadece. Sonra da odasına gitti. Annem sofrayı hazırlıyordu. Yıldız’ı koridorda dudağından öpüverdim. Abim ben daha nereden çıktığını anlamadan üzerime atladı.

“Sen, yengene ha?”

“Ne yengesi abi, o benim sözlüm.” demeye kalmadı yüzüme bir tane indirdi. Kavga etmeye başladık. Daha doğrusu beni bir güzel dövdü. Kimse ayıramadı. Yorulana kadar yumrukladı. Ağzım burnum kan içinde yerde yatıyordum. Bu sefer eve iki ambulans geldi. Biri benim diğeri abim için. O gün abimi son görüşümdü. Uzun bir süreliğine.

Evlendim. Bir oğlum oldu. Bir kış hastaneye abimi ziyarete gitmeye karar verdim. Hastaların bahçeye çıktığı bir saatti. Bir ağacın altında, bankta oturuyordu. Saçları dökülmüştü. Üzerinde yakası erimiş bir pijamayla eski bir hırka vardı. Beni tanımadı.

“Selam, abi.”

“Sonny’yi ilk gördüğümde onu yeneceğimi anlamıştım, koçum. Benim adım Muhammed Ali. Ben en iyinin de iyisiyim. Kelebek gibi uçar arı gibi sokarım. Son maçı bütün dünya izledi. Sen de izledin mi?”

  • Netflix’ten sonra öykü yazılabilir mi? Bunun üzerine düşünmemiz gerekli; belki sonraki sayıya yazılar yazarız. Ya da ben üşendiğim için yazmam, yazanlar olur, okuruz; kim bilir? (A.E.)