"POSTUMUZU SERDİK!". POST ÖYKÜ, 2014'TE BU SLOGAN İLE MATBAANIN YOLUNU TUTTU. ÖYKÜYÜ MERKEZİNDE TUTAN DERGİ; KURMACA METİNLER, MAKALELER, İNCELEMELER VE RÖPORTAJLARI DA SAYFALARINA ALIP, İKİ AYDA BİR SATIŞ ŞUBELERİNİN RAFLARINDA YERİNİ ALIYOR. ŞİMDİ, SİZ BU KAYDI DİNLERKEN POST ÖYKÜ, DİJİTAL DÜNYADA DA YENİ BİR ÖYKÜYE İMZA ATIYOR. ATÖLYELER, İLGİNÇ DOSYALAR VE YAZARLARIN MUTFAĞINDA OLUP, BİTENLER! TÜM BUNLAR VE DAHA FAZLASI SAYFALARDAN EKRANLARINIZA TAŞACAK! POST ÖYKÜ VE GZT'Yİ SOSYAL MEDYA MECRALARI ÜZERİNDEN TAKİP ETMEYE BAŞLAYIN.

20.356 Takipçi
POST ÖYKÜ HAKKINDA

Anneannemin anlattıkları yahut sözlü kültürün peşinde

Anneannemin bazen anlattıklarında tarihin kendisine de temas etmek mümkündü.
Anneannemin bazen anlattıklarında tarihin kendisine de temas etmek mümkündü.

Anneannem en basit olayları bile bir felaket senaryosu ya da dehşetli bir korku hikayesine çevirerek anlatabilir. Alışveriş yapılmasını istemediği bir dükkânı, şeytani işlerin döndüğü karanlık ve izbe bir zindan gibi tasvir edebilir. Alınmasını istemediği bir oyuncağı gulyabani gibi gözleri olan ve yılan gibi kolları olan tuhaf bir varlık gibi anlatarak vazgeçirebilir.

İçindekiler

Eski dönemlerden bugüne hikâyelerin kendine has sihri yadsınamaz. Çıkmaza giren sohbete yeni yeni mecralar açar, muhabbete şevk katar. Günümüzde dahi elektrik yahut internet bağlantısı kesilse, bu eski zamanlar eğlencesi bir anda meydana çıkıp kendini hatırlatır. Hikâyelerin bir diğer gücü de zaman kapsülü misali geçmişi bulunduğumuz zamana taşımasıdır. Unutulmuş gelenekler, kabuller, yaşayışlar, sözlü kültürün en önemli taşıyıcılarındandır. Benim yazılı olanıyla münasebetim de sözlü olanıyla başlamıştır. Tasvirin, tarifin, mecazın, canlandırmanın tadına varınca, dinlenen rivayeti bir başka kulağa aktarırken dahi kişi ister istemez kendinden bir şeyler katmadan edemez. Ağızdan ağıza dolaşırken çeşit çeşit rengi kâh açık kâh gizli taşır hikâyeler. İşte beni bu tılsımlı köprülerle tanıştıranlardan biri de anneannemdir. Çoğu söyleşide onu sık sık anmam, kendi hikâye etkinliklerimde de sık sık atıfta bulunmam boşuna değildir.

Anlatacağını kısadan söylerdi ancak o kısa anlatışlar dahi bir masal sahnesiymiş gibi aklımda canlanırdı.
Anlatacağını kısadan söylerdi ancak o kısa anlatışlar dahi bir masal sahnesiymiş gibi aklımda canlanırdı.

Anneannemin anlattıkları beni sözlü kültürü daha fazla deşelemeye sevk etmekle birlikte hem geçmişe, tarihe olan merakımı hem de halk ağzından söylencelerin, hikâyelerin lezzetini keşfederek yeni yeni tatlar, hikâyeler arayışımı perçinlemiştir. Aileden eski Konyalıdır ki ahalinin “Goca Gonyalı” diye tabir ettiği eski kültürü, kabulleri hâlâ yaşatır. Benim kendisinden dinlediğim ilk anlatılar da genellikle eski Konya hikâyeleri olmuştur.

Çamurdan yapılmış minik heykellerden, çağın son harikası kablolu plastik siluetlere kadar hayal gücüne hitap edebilen her nesne nasıl çocuk için oyuncaksa, hayalden hayale koştururken zamandan ve mekândan başka başka diyarlara taşıyorsa, onun anlattıkları da benim hayli ilgimi çeken, sözlerle oynamamı teşvik eden bir vasıta olmuştur. Sosyal medyada sıkça görülenlerin aksine hayli nadir hikmetli vecizeler paylaşırdı ki bunlar da ekseriyetle atadan dededen kalma yerel deyişler, tabirler olurdu. Ben ondan daha çok anlatılar dinledim, benden hayli eski olduğu için yaşayamadığım bir dünyanın rengini gördüm. Anlatacağını kısadan söylerdi ancak o kısa anlatışlar dahi bir masal sahnesiymiş gibi aklımda canlanırdı. Sık sık ziyaretlerimde kendisinden hâlâ çeşitli vesilelerle istifade ederim. Eskiye dair herhangi bir çağrışımla o şeyden bahsetmesi bir olur, bana da hayal etmesi kalır.

Eskiye dair herhangi bir çağrışımla o şeyden bahsetmesi bir olur, bana da hayal etmesi kalır.
Eskiye dair herhangi bir çağrışımla o şeyden bahsetmesi bir olur, bana da hayal etmesi kalır.

Çocukken akşamları Konya sokaklarında dolaşırken eskiden kalma iki katlı evleri görüp de hayli farklı bulduğumuzu söyleyince önceki dönemlerde kalan aileleri, gayrımüslimleri anlatırdı. Ben de söylediklerini kendi ufkumca hayalimde canlandırırdım başka bir dünyanın sahneleriymiş gibi. Bir köşe başından geçerken 1960’lara, belki de daha sonrasına kadar şehir ulaşımında görülen faytonları hatırlayıp anlatmaya başlar, zihnimde hemen nal ve teker tıkırtıları uyanıverirdi. Bir gün dikkatimi eski camilerdeki süslemeler çekip: “İstanbul’dakilere göre farklı” deyince: “Bunlar Selçukludan kalma” demişti. Böyle deyince sanki masal zamanlarda görünüp kaybolmuş kayıp bir topluluk gibi algılamıştım o yaşlarda. Sonradan işte bu Selçuklularla içini hayli merak ettiğim için bir gün elimden tutup götürdüğü İnce Minareli Medrese’deki seramiklerde tanışmak kabil oldu. Meram’da gezerken bağ ve bahçelerin, villaların çokluğu dikkatimi çekince de önceleri burada köşklerin bulunduğunu, insanların sık sık sayfiyeye çıktığını anlatmaya başlardı bu sefer de. “Eskiden şöyle şöyleymiş...” diye söyleyip geçerdi ama hikâyelerin sihriyle tüm bu söylediklerini hayalimde kurar, geçmişi, göremediğim dünyaları daha da fazla merak ederdim.

Hikâyelerin bir diğer gücü de zaman kapsülü misali geçmişi bulunduğumuz zamana taşımasıdır.

Bazen anlattıklarında tarihin kendisine de temas etmek mümkündü. Konya’nın eski evlerinin tahrip olmasıyla ilgili konuşurken Delibaş İsyanı esnasındaki yangınlardan bahsetmiş, ardından kendi annesinden dinlediklerini aktararak Delibaş Mehmed nam zorbazı anlatmaya koyulmuştu. Konya Arkeoloji Müzesi’nin olduğu tarafta Çumra eşrafından olmakla birlikte Delibaş’ın evinin bulunduğunu, kendi eski evlerinin de o sokakta bulunduğunu söyleyerek çok sonraları bile bu mıntıkaya “Delibaş’ın evinin orası” denildiğini söylemişti. Birinci Dünya Savaşı’ndaki esirlerle ilgili televizyonda konuşulan bir tartışmayla birlikte kendi dedesinin Yemen taraflarında esir kampından kaçıp seneler sonra saçı sakalı uzamış vaziyette İtalyan işgali esnasında Konya’ya dönüşünü, Muhacir Pazarı tarafındaki eski evlerin kentsel dönüşüm mevzuunu sorduğumda eski ahalilerini ve daha nice şeyi bir bir anlatmıştı.

Anlatmanın ve dinlemenin de insanı bazı şeylere hazırlayabileceğinin farkına çok sonradan vardım.

Tüm bunları aktarırken yerel deyişleri, artık eskisi kadar sıklıkla kullanılmayan kelimeleri, tabirleri de duymam olasıydı. Sözlü kültürün, konuşmanın, anlatmanın, dinlemenin en yaygın eğlence aracı olduğu günlerden kalan, asırları aşan kelimeler ve kuşaklara temas eden tabirler, hayal gücünün, hafızanın ve kendini ifade etmenin sınırlarını da zorluyordu. Kelime dağarcığının önemini, anlatabilmeyi, farklı kuşaklara dokunabilmeyi çok da bilincinde olmadan fark edebilmiştim.

Hatta dizinin dibinde oturup bunları torununa aktaran anneannem de farkında olmadan beni hikaye anlatıcılığının büyülü dünyasıyla haşır neşir hale getirmişti. Oysaki yaptığımız öyle eğitim, atölye, kurs falan değildi. Kendisi yıllar yıllar önce kendi büyüklerinden dinlemişti, seneler sonra da ben kendi büyüklerimden bir şeyler dinlemiştim. Anlatmanın ve dinlemenin de insanı bazı şeylere hazırlayabileceğinin farkına çok sonradan vardım. Yazmaya çalıştıkça, yazdıkça kendini gösterdi bu husus. Tabi sadece hikâyeler değil, ağırlıklı olarak “korku” türünde hikâyeler yazmamı da şekillendirdi.

Sadece motifleri ve kabulleri aktardığı için değil birebir korkuyu nasıl tarif ve tasvir edebileceğime dair de benim için örnek teşkil etti.
Sadece motifleri ve kabulleri aktardığı için değil birebir korkuyu nasıl tarif ve tasvir edebileceğime dair de benim için örnek teşkil etti.

Akşam vakitlerinde bahsi açılınca yahut bir şeyler dinlemek istediğim zaman anneannemin anlattıkları ve bunu yaparken korkulu tasvirleri cömertçe kullanması, seneler sonra korkuyu kâğıda dökerken hikâyelerimi oluşturabilmemde ve aktarabilmemde yardımcı oldu. Yani sadece motifleri ve kabulleri aktardığı için değil birebir korkuyu nasıl tarif ve tasvir edebileceğime dair de benim için örnek teşkil etti. Galip Dursun’un başlığını hatırlayamadığım “Gerisi Hikâye”podcastlerinden birinde (ve birkaç söyleşide) bahsettiği üzere korku hikâyelerinin temelinin “ibret” yani “hikmet kıssası” niteliği taşıdığını, yani biraz da çocukları, yetişkinleri olası tehditlere ve tehlikelere karşı kendilerini koruması için ikaz etmek amacıyla anlatıldığını göz önünde bulundurunca anneannemin anlattıklarının yazılı edebiyatta da bana hem ilham hem de “korkutma metotları” bahşetmesi pek şaşırtıcı değil. Alelade bir yolda kaybolma anısını dahi tekinsiz ormanda kayboluş hikâyesi ölçüsünde anlatabilmesi ve abartılı olsa da bunun alelade dokunuşlarla göze çarpmayacak hale getirilmesi de cabası. Gerektiğinde gündelik hayatta, günlük sohbetlerde farkında olmadan kullana kullana aşinası olunan ama ancak yazma çalışmaları esnasında fark edebildiğim bir husus olmuştu bu.

Önceleri salt eskinin söylenceleri gözüyle baktığım şeylerin yazılı edebiyatta da yer bulduğunu, tekrar tekrar işlenebileceğini her yeni hikâyemde yeniden fark ederken, zamanla yerel tabirleri, benzetmeleri vb. de sıklıkla kullanmam, cümlelerimi bunlarla şekillendirmem dikkatimi çekti. Alelade bir köyü yahut insanı anlatırken ondaki tuhaf detayları vurgulamak, böylece asıl hikâyeyi anlatmadan önce okuru dehşete hazırlamak, olağan bir tabiat hadisesini, her yerde görülebilecek basit bir eşyayı sanki bir uğursuzluğun, lanetin müsebbibiymiş gibi anlatmak, dinleyenin kendisini anlatıcının yahut olayı yaşayanın yerine koyması yani özdeşleştirmesini sağlamak, inanç istismarından ziyade atmosferin geriliminden yararlanmak gibi belli başlı “korku yazma” tüyolarını öncelikle bu eski, sözlü hikâyelerde gördüm, yazılı örneklerindeki “dehşet nüanslarını” da bilinçli olarak kullanmaya başladım.

Anneannem en basit olayları bile bir felaket senaryosu ya da dehşetli bir korku hikayesine çevirerek anlatabilir.

Yıllar önce Gölge e-Dergide kaleme aldığım bir yazıda hakkında şöyle yazmıştım: “Anneannem en basit olayları bile bir felaket senaryosu ya da dehşetli bir korku hikayesine çevirerek anlatabilir. Alışveriş yapılmasını istemediği bir dükkânı, şeytani işlerin döndüğü karanlık ve izbe bir zindan gibi tasvir edebilir. Alınmasını istemediği bir oyuncağı gulyabani gibi gözleri olan ve yılan gibi kolları olan tuhaf bir varlık gibi anlatarak 3 yaşındaki bir çocuğu vazgeçirebilir. Hastane önünde taksi bulamayışını ay ışığı altında bahçeye salınan korkunç akıl hastalarını da ekleyerek muazzam bir Hitchcock resitaline çevirebilir."

Korku hikâyesi yazarken ortam tasviri ve kurguyu, dinleyende merak ve heyecan uyandırmasını hep onun anlatılarından kapmışımdır ki, bu tarz yazacaklar için meddah-anlatıcı tarzı tekniği görebilmeleri açısından bu türden gözlemler yapmalarını tavsiye edebilirim. Korku alanında, gerilim türünde kalem oynatmak isteyebilecekler için bu tür derlemelerden, halk anlatılarından güzel hareket noktaları yakalayabileceğini düşünüyorum. Yerel dil ve yere, hitap edebilmeyi sağlaması da cabası.

Son olarak sözlü hikâyelerin yazın serüvenimde oynadığı rol bir yana, bu tür hikâyelere duyduğum ilgiyi, yeni yeni hikâyelere ve hayallere dair iştahımı açık tuttuğunu da belirtmeliyim. Kendi tarzımı arama ve kısmen oluşturabilmemde bu arayışın etkisi büyüktür.