Ateş dansında yanan kadınlar

UZAK DEĞİL - EYLEM ATA GÜLEÇ - YAPI KREDİ YAYINLARI
UZAK DEĞİL - EYLEM ATA GÜLEÇ - YAPI KREDİ YAYINLARI

Kitabı elime aldığımda arka kapak yazısına şöyle bakınca öykülerde meydan okuyan kadınlara rastlayacağımı düşünmüştüm oysa yanılmışım. Eylem Ata Güleç'in öykülerinin odağında kadınlar var fakat sinik, isyansız, babasının sevdiği adama vermediği, acıdan zihni melekelerini yitirmiş, cinsel terapiye muhtaç, dar pantolonla sokağa çıkamayan, evlerde yatalak bırakılmış kadınlar bunlar.

İnsan anlatarak var ediyor kendini. Bildiğimiz kadarıyla da prehistorik dönemden beri anlatan bir varlık olarak kabul ediliyor. Mağara resimleri ve zamanla kullanmaya başladıkları alet edevata çizdikleri desenler, heykelcikler vs... bunun önemli bir göstergesi kabul edilebilir. Bu tarz sanatsal faaliyetler tarih öncesi insana kendini doğa içerisinde konumlandırma imkânı sunmuştur. İnsan kendini konumlandırdığı bu üst segmentte doğada bulunan diğer canlıları da öteki olarak görmüştür. Anlatmak zamanla insan için bir kutup yıldızına dönüşür. Orhan Pamuk'a bir kulak verelim bu noktada; "Ama romanı yapan tek tek ağaçlarla karşılaştığımızda, yani anların, cümlelerin her birinde, yalnız olayları, akışını, dramı değil, o anın ‘görsel karşılığı'nı da görmek isteriz. Bu, bir romanı kafamızda üç boyutlu, gerçek, inandırıcı bir dünya haline getirir." Pamuk'un da kurmacalık denen şeye bir çentik atmak için resme başvuruyor olması, anlatmanın bulduğu görsel karşılığın prehistorik dönemde mağaralara resim çizen insanla Nobel ödüllü bir yazarın 21. yüzyılda aynı noktada nasıl buluştuklarını göstermek açısından bir nirengi noktası oluşturuyor.

Ve diyebiliriz ki insan anlatmaya her zaman benzer saiklerden ötürü ihtiyaç duyuyor. Yani kendini bir resmin içinde konumlandırmaya. Elbette bunun tek nedeni bu değildir ancak ilk iptidai cevap da sanırım budur. Prehistorik dönemde mağara duvarlarına siluet çizmekle bugün sosyal medya hesaplarındaki kişisel hesaplarımıza fotoğraf koymak da benzer motivasyonlarla yapılır. Zira insan kendinden başka olanda kendisini bulur. Sosyal medya profillerimiz bugün itibariyle korunaklı olduğunu düşündüğümüz mağaramız olmuştur diyebiliriz. İnsanın kendini konumlandırmaya duyduğu ihtiyacı Eylem Ata Güleç de bana göre hem imgesel hem de gerçekçi anlamıyla "yıkım sonrası" Diyarbakır'ını ve insanlarını tasvir ettiği öykülerinde yansıtmıştır okuruna. Onun karakterleri ani bir depremle ortalık toz duman olmuşken nefes almakta zorlanarak, tozun ve molozların arasında yolunu el yordamıyla bulmaya çalışan, hayatta kalmak için manasız sesler çıkaran insanlardır.

Kendini arayan insana da bir ayna imajıyla henüz ilk öyküden vardırır okurunu zaten; "Bir ayna düştü önümüze. Çatlak aynadan yansıyan tek şey koyu karanlıktı. Zübeyde'yle ikimizin birbirine sarılan karanlığı." Güleç, savaşın günlük yaşantıyı nasıl silip süpürdüğünü tabiri caizse ardında bıraktığı molozlar üzerinden anlatır. Öyküler post-apokaliptik ögeler barındırır içinde. "Hayali Kırıntılar" öyküsünün Melek'i "Yaşamış sayılmayız zaten." diye tek cümlede özetliyor bize olan biteni. Sanki kıyamet kopmuştu da bu kitabın içindekiler burada unutulmuştu.

Erkek Eli Değen Kadınlar

Kitabı elime aldığımda arka kapak yazısına şöyle bakınca öykülerde meydan okuyan kadınlara rastlayacağımı düşünmüştüm oysa yanılmışım. Eylem Ata Güleç'in öykülerinin odağında kadınlar var fakat sinik, isyansız, babasının sevdiği adama vermediği, acıdan zihni melekelerini yitirmiş, cinsel terapiye muhtaç, dar pantolonla sokağa çıkamayan, evlerde yatalak bırakılmış kadınlar bunlar. Öykülerin geneline baktığımızda erkek eli değen kadınların mutsuz olduğunu açık şekilde görürüz. Ancak bütün acılara rağmen Uzak Değil 'in kadınları topunun köküne turp suyu sıkayım demez, diyemez. Anlıyoruz ki bu durum onlar için bir öğrenilmiş çaresizlik. Bana göre Güleç'in karakterleri yaşadıkları acı ve yıkımlardan ötürü kadınsılıklarını da yitirmiş.

Öyküleri, her ne kadar politik olsa ve "bu yönüyle ilgi görecek olsa da", erkeklerin kendisine sunduğu dilden ve sahadan dışarı atamıyor kendini. Onun kadınları erkekliklere maruz kalıyor; etken değil edilgenler. Böyle kadınlar geçmiş anlatılarda da sıkça çıkar karşımıza; Truva'ya yola çıkmak için hazırlanan Akha (Yunan) gemileri rüzgarsızlıktan açılamaz denize. Tanrı Artemis öldürülen dişi geyiğine karşılık İphigenia'yı kurban ister yoksa rüzgâr göndermeyecektir yelkenlere; Agamemnon bunu kabul eder. İphigenia erkeklerin savaşında tanrıya sunulan bir kurban olur ve itiraz dahi edemez. Savaşın çıkış sebebinin de "erkeklik gururu" olması da ayrı bir trajedidir İphigenia için. Erkekliğe maruz kalan bir başka kadın Ophelia'dır. Shakespeare'in Hamlet oyununda bir intikam savaşının en masum kişisidir o.

Bana kalırsa Hamlet bu masumu gizli intikam savaşında bir cephe olarak kullanır. Ona karşı gelgitli davranışlar sergiler. En sonunda Hamlet, Ophelia'nın babası Polonious'u da öldürür. Bu noktada çizgi Ophelia için aşılmıştır. Zavallı kız önce akli dengesini yitirir ardından bir ırmakta boğularak ölür. Güleç, kendi kadınlarını yaratırken böyle bir iz sürdü mü sürmedi mi bilemiyorum ancak okur olarak bu öykülere bakarken pek de yazarın niyetini (intentio auctoris) önemsemediğimi belirtmeliyim; yazılarımda her zaman metni açma çabasında olan okur yorumlarından yanayım. Yani Jonathan Culler gibi düşünenlerdenim; "Yorum ancak en uç noktasına vardırıldığında ilginç olur." Ya da Eagleton'un vurguladığı gibi: "Her edebiyat eseri bilinçdışında bile olsa yüzünü diğer eserlere döner."

Kurmaca öyle bir şey ki Hindistan'a diye yola çıkarıp okurunu Amerika'ya ulaştırıyor; zaten eğlenceli kısım da burada başlıyor: Hindistan'a diye yola çıkarak gerçekten de Hindistan'a varmak çekici değildir. Mamafih Amerika'ya varınca da burası Hindistan'dır diye de ısrarcı olmamak lazım. Tekrar Uzak Değil'e dönersek "İncirin İnancı" öyküsünde sevdiği adama babası tarafından verilmeyen Zübeyde, erkeklerin yarattığı bir kaosta oğlunu, abisini kaybeder. İlginçtir kocası da ölünce bir mezarlıkta başını bir başka erkeğin omzunda bulur. Ve Zübeyde de Güleç'in diğer kadınları gibi topunuzun köküne turp suyu sıkayım diyecek kadar güçlü değildir. Bu atmosferde kadınlar ölmüyor belki ama bu hayattan tamamen kopuk, zihinleri bulanık bir biçimde yaşamaya çalışıyorlar. Üzgünüm ama birey olamamış, isyansız ve acıdan şuurunu yitirmiş kadınların edebiyatını yapıyoruz. Yapmak da zorundayız.

Fakat yine de daha cesur olmamız gerektiğini düşünüyorum. Bunun için de modernliği yaşamış kentli bireylere ihtiyacımız olduğu gerçeğini de kabul ediyorum elbette. Bir başka Diyarbakırlı Sezai Karakoç'un "Ateş Dansı" şiiri bu anlamda bir referans olabilir bize. Güleç'in kadınları bir ağıttan çıkmış gibidir, ağırdır, yüklüdür onlar. Oysa Karakoç'un dizelerinde bize sunduğu ateşin içinde dahi dans eden kadın daha hafif, daha modern bir bireydir. Ateşe düştüm diye ağıt yakmaya kalkmaz. Gösterişli dansına devam eder. "Ateşe düştüğünü gördüm kadının/Dans edişini durduramamıştı yine de/Sularla titreyen sabah rüzgârı iğneleriyle/Parlayıp parlayıp sönüyordu tükenen bir mum gibi/Bahar iplikçikleriyle dokunmuş giysileri."