20.356 Takipçi

"Postumuzu Serdik!". Post Öykü, 2014'te bu slogan ile matbaanın yolunu tuttu. Öyküyü merkezinde tutan dergi; kurmaca metinler, makaleler, incelemeler ve röportajları da sayfalarına alıp, iki ayda bir satış şubelerinin raflarında yerini alıyor. Şimdi, siz bu kaydı dinlerken Post Öykü, dijital dünyada da yeni bir öyküye imza atıyor. Atölyeler, ilginç dosyalar ve yazarların mutfağında olup, bitenler! Tüm bunlar ve daha fazlası sayfalardan ekranlarınıza taşacak! Post Öykü ve GZT'yi sosyal medya mecraları üzerinden takip etmeye başlayın.

Belkemiğimdeki Ürperti: Gamze Arslan ve Kanayak

KANAYAK GAMZE ARSLAN - CAN YAYINLARI
KANAYAK GAMZE ARSLAN - CAN YAYINLARI

Kanayak kitabı ise isminden mülhem kadın sorunlarını merkeze alan bir kitap. Anadolu’da kadın için olumsuz bir tabir olarak kullanılan “Kanayak”, kadının uğursuzluğunu, doğurganlığını, kadına dair baskıyı simgeleyen bir sözcük. Kadına dair aşkın, sevginin, romantizmin değil de görülmeyenlerin, görülmek istemeyen meselelerin, can yakıcı ve acımasız gerçeklerin hikâyesi.

Sanırım Nabokov’du. Onur Caymaz’ın bir söyleşisine katılmıştım, orada duydum ilk, sonra da birçok denemesinde karşıma çıktı. İyi edebiyat, okurun belkemiğindeki ürpertidir. Gamze Arslan, öykülerini her okuduğumda bu sözü daha iyi anlıyorum. Belkemiğimde o ürpertiyi hissediyor, her öyküde biraz daha sarsılıyorum.

Gamze Arslan, 2016 yılında Yaşar Nabi Nayır öykü ödülüne layık görülen Çerçialan dosyasıyla edebiyatımızda kendi kovuğunu oluşturmuştu. Zamanla Çerçialan, döneminin en çok okunan ve sevilen kitaplarından biri haline geldi. Özellikle “Küf Korkusu Olmalı İnsanda” öyküsü uzun yıllar akıllardan çıkmadı, çıkacak gibi de görünmüyor. “Dudu ve Nimet”, “Kırk Bin Geyikli Derviş” vb. öykülerle hem geleneğe yaslanmış hem de bu gelenek içinde modern bir öykü kurmayı başarmıştı. Güçlü bir soluğun ilk belirtisiydi bu öyküler. Karakterlerinin özellikle nesnelere bağından yola çıkan yazar, beden uzuvlarından tarihi yapılara, hayvanlara kadar birçok imge yakalamayı başarmıştı. Bu imgelerle öyküsünü açmaza sokmuş, okurun çıkmaz sokak sandığı anlarda sürpriz sonlarıyla iyi bir yazar olduğunu kanıtlamıştı.

Kanayak kitabı ise isminden mülhem kadın sorunlarını merkeze alan bir kitap. Anadolu’da kadın için olumsuz bir tabir olarak kullanılan “Kanayak”, kadının uğursuzluğunu, doğurganlığını, kadına dair baskıyı simgeleyen bir sözcük. Kadına dair aşkın, sevginin, romantizmin değil de görülmeyenlerin, görülmek istemeyen meselelerin, can yakıcı ve acımasız gerçeklerin hikâyesi. Yazar, Çerçialan’da olduğu gibi bu kitapta da öykülerinde nesneleri öne çıkartıyor. Ana- kız ilişkileri, işçi sorunları, çocuk tecavüzleri ve daha birçok meseleyi merkezine yerleştirerek öykü evrenini kuran yazarın sesi oldukça gür. Bu tür meseleleri öykülerinde göstermekten hiç kaçınmıyor. Herhangi bir dikteye kaçmadan, can yakıcı konuları incelikle işleyip, meseleleri ete kemiğe büründürerek okurun karşısına çıkartıyor. Etin, kemiğin, toprağın sesi olarak, isyanın da önderi haline geliyor. Bu, direnmenin, isyanın ve özgürleşmenin anlatısı... Bu anlatının en güçlü tarafı ise; kurgularının yaratıcı olduğu kadar çarpıcı olması. Okurunu her öyküde nakavt etmeyi başarıyor.

Gamze Arslan öykülerini genel manada değerlendirecek olursak kurduğu dil, öykü atmosferi, çarpıcı sonları, toplumsal meseleleri anlattığı hikâyeye iyi bir şekilde yerleştirmesi ve nesnelere yüklediği anlamlarla son derece nitelikli. İlk kitaba göre sesi daha gür. Kurguları şaşırtıcı, özgün ve çarpıcı. Kırsalı da büyükşehri de kendinden emin bir biçimde, öyküde ele aldığı mekânın diline uygun olarak yazıyor. Öykü dilinin, atmosfere uyması, ne anlatacağını iyi bilmesiyle günümüz edebiyatının genç ve güçlü yazarlarından birisi.

Dillendirilmeyen Gerçeklere İnat Kadının Mücadelesi

Gamze Arslan, öykülerinde yer alan en büyük mesele kadındır. Her gün yeni bir tecavüz vakasıyla, kadın cinayetiyle, kadınlara yapılan duygusal ve fiziksel şiddet haberleriyle uyandığımız coğrafyamızda; bu duruma kayıtsız kalmayan, isyan bayrağı çeken bir yazar. Özellikle son dönemde artan çocuk pedofili “Manıklar” öyküsüyle sert bir yumruk atıyor. Birçok yazar bu meseleyi işlemekten çekinir yahut görmezden gelir. Adam Johnson’un “Karanlık Çayır” öyküsü, dünyanın da en çirkin meselesi olan ve maalesef günden güne artan bu meselenin en keskin öykülerindendi.

“Manıklar” da aynı ölçüde ustalıkla yazılan bir öykü. Hem kadın meselesi, hem çocuk pedofili hem de hayvan tecavüzünü merkezine alan öykü, kurduğu atmosfer ve çarpıcı sonuyla kitabın en iyi öykülerinden. Bir kasabada doğan tüm kız çocuklarının ölü doğması, Sütleğen adı verilen ebenin gizemli tavırlarıyla kurulan atmosfer, anbean okura kendini açıyor ve okuru ele geçiriyor. Çarpıcı sonu ile de nakavt ediyor. Öyküde Gamze Arslan, her şeyi yerli yerinde kullanmış; Sütleğen’in manıklarla olan ilişkisi, süt dolu göğsü, manıkları beslediği et, tecavüzler, cinayetler ve direnişler... Ustalık işi bir öykü. Kadın meselesinin en çok yansıdığı öykülerden birisi de “Ben Evlat, Kız Evlat!”. Anne- kız ilişkisi üzerinden verilen öyküde anne ile inatlaşan bir kızın, bir düş üzerinden düşünceleri ve annesiyle hesaplaşması aktarılır.

“Bana her Allahın günü orospuymuşum gibi dik dik bakan Saniye Hanım çıkıyor karşıma. Burun delikleri kapalı, mosmor kesilmiş, kaskatı. Ardından onun fındık fıstık, kaşık kürek takımı kadın arkadaşları. Orospu olacaksın diye gözlerime bakan annemi görüyorum! Seviştiğimi anladı, boynumda diş izleri.” Kadının kadına baskısını bu sözlerle aktaran yazar, öyküde annesi ve komşuları üzerinden verdiği bu baskı unsurunu; annesinin babası tarafından aldatılması ve ona rağmen çok sevdiği babasından haber alamamasıyla günden güne tükenmesi ve en sonunda da ölmesiyle başka bir boyuta taşır. Rüya ve hatırlayışla oluşan öykü evreninde yan meseleler olarak atlar, faytonlar, kediler, köpekler –onlara yapılan baskı ve zulüm- yerini alır.

“Ben Evlat, Kız Evlat” öyküsünde kadını evlat gözünden görürken, “Çarpmanın Sesiyle” öyküsünde “anne” kavramı üzerinden görürüz. Bir kaza esnasında kadının hatırlayışları ve düşünceleri üzerinden verilen öyküde, kadın duygusal şiddet görmüş, evini terk edip lise yıllarında bir kadınla yaşadığı hazza dönmeye çalışan bir karakterdir. “ Çıkmadan dolabı yemekle doldurdum, ‘o’ haklı, çünkü bende bu korkaklık varken ne bok yıkamaktan ne de evi terk ederken bile herife yemek yapmaktan vazgeçerim.” Karakter, kendini iyi tanır, kaderini değiştirmek için yola çıksa da bazı içgüdüsel davranışlarından ödün veremez. Lise yıllarında toplumun kendine dayattığı rollere boyun eğmiş, senelerce bir duyguyu aramış, her şeyden sıyrılıp ona dönecekken bir kazayla hayatını kaybetmiştir. Kadının toplumsal rolüne, kadın ilişkilerine, annelik kavramına ve cinselliğe dair bir öykü olarak kadın meselesine ayrı bir boyuttan bakar.

Kadına dair baskının, şiddetin en güçlü yansıdığı öykülerden birisi de “O Bir Ağaçtır ki Cehennemin Dibinde Çıkar.” Tek kişilik bir oyun gibi yazılan öykü Gamze Arslan’ın dramaturji yönüyle uyum içinde. Çiçek isimleri ile romantizmi, aşkı, sevgiyi değil de öldürülen, kendini asan kadınları anlatıyor. Ölen her kadının bir çiçekle ilintilendirildiği öykü, gürül gürül akan güçlü bir metin. Dil, öykü atmosferini ve biçemi destekler nitelikte. Kullanılan her kelime özenle seçilmiş, akış hiç kesilmiyor. Toplumsal eleştiriyi öykü yapısına ustalıkla yerleştiren yazar, meselesini korkmadan bağırsa da, herhangi bir diktede bulunarak anlatısını zedelememiş. Erkeği, erkekliği yeren öyküde tecavüzler, baskıcı abiler, anlayışsız babalar çatışmanın asli unsurlarından. Yazar bu öyküde de nesnelerle ilişkisini hiç koparmıyor; öykü mutfak, yatak odası gibi mekânların, çiçeklerin, kana bulanmış çarşafların üstünden akıp gidiyor. Doğurganlık, doğum, bakirelik; kadına dair ne varsa ince ince işliyor öyküsünde.

  • “Burası, kutsal mabet, kapısı açık kaldı mı ayıbın, belanın bin türlüsü başınıza geleceği oda. Oda sadece oda! ( Kapıyı sertçe kapatır ) Kapısı var, tıpkı tuvalet gibi, dört duvarı var, salondan farksız. Ama doğru çarşaf önemli, ilk gecenin çarşafı, annem sandığında saklamış, kuru kupkuru, kıtır kıtır kan. Hah sandık! (Köşedeki sandığa gider) Annemin, Hüsnüyusuf’un karısı, kızı mı yoksa? Yok karısı, kızı, karısı, kızı!!! Kadını! (Sandığı açar) Size o çarşafı göstereceğim bekleyin bir saniye.”

Gamze Arslan, öykülerinde meselesini okura her açıdan gösterir. Bunu yaparken öykü atmosferini bozmaz, aksine okuru tamamen o atmosferin içine alarak rahatsız eder. Bu da bence Gamze Arslan’ı başarıya taşıyan en önemli unsurlardan.

“Tamam Şimdi Buldum” öyküsü anne kız ilişkisi üzerine kurulmuş öykülerden. Çocukluğundan beri huzurevine, hastaneye, hastalara, ölümlere iyice alışmıştır. Ölmek üzere olan hastalarla zaman geçirir, patoloji laboratuvarından morga kadar tüm bölümlere hâkim olurken, içten içe anne ile de bir savaş halindedir. Her şeye rağmen anne bir bellektir ve bu belleğin yitip gitmemesi öykünün ana temidir. Annenin beyninden alınan parçayı kendi kafasına yerleştirmek isteyen karakterin çarpıcı anlatısıdır. Gamze Arslan, bu öyküsünde de nesneyi öne çıkartır.

  • “Ben nesnenin büyüsüne inanırım. Elma, beyaz saç ve altın dişten sonra defalarca hatıra aldım arkadaşlarımdan. Bu bazen yanımda getirdiğim tırnak makasıyla kestiğim ucu aşınmış bir tırnak, bazen bir tutam kirpik oluyordu. Bir insandan alacağınız hatıra parçası ileriki yaşantınızda nelere sebep olabilirdi ki? Hatıra hafızayı güçlendirirdi. Annemin elimde duran beyin parçasını işte bu yüzden patolojiye götürmekten vazgeçtim. Hastanenin bodrum katından yukarı çıktım. Sanki annemin beynine yapışmış bütün anıları çalıyormuşum gibi hızlı hızlı koşturup eve vardım.”

Öyküde Dile Gelen Mekan Yahut Dilsizlik Üzerine

Gamze Arslan, çağının sorunlarına uzak durmayan; kurduğu her öykü atmosferinde yaşadığı coğrafyadaki acılardan beslenen bir yazar. Sanatçı çağının ve toplumunun en büyük tanığıdır. Özellikle son senelerde acı, kimi zaman öyle doruklara ulaştı ki insanın sesi duyulmaz oldu. Bu coğrafya öyle vahşetlere tanık oldu ki zaman zaman insanlık bile kendinden utandı, görünmez oldu ama sıkıntılar hep devam etti. Bu gibi durumlarda “insanlığın sözünün bittiğini” düşünen yazar, öykülerinde mekânları dile getirmiş, hikâyesini ve çığlıklarını bu şekilde duyurmuştur. Yazımızın ana noktasından bakarsak mekânlar da nesnelere dahîldir ve nesnelerle ilişkisi bazı öykülerde iyice perçinleşmiştir.

“Hamra Beyoğlu’nun Kıyafetleri” öyküsünde hapishanede yer alan kıyafetler dile gelir. A8, F3 gibi kalınan koğuşlarla adlandırılan kıyafetler, sahiplerinin ve hapishanede olan diğer kişilerin hikâyelerini anlatır. Siyasi suçlular, adalet arayışında olanlar, haksızlığa sessiz kalamayıp kendi silahına davrananlar bir aradadır. Yazar toplumsal meselelere girmekten çekinmez, bu öyküde de sesi gürdür. Beyrut’tan, 1 Mayıs’a çoğu konuya temas etmiştir.

“Katı ve Disiplinli Bir Organ”; hastaneden kaçan kanserli bir rahmin dile geliş öyküsüdür. Şüphesiz ki insanlığın sözlerinin bittiği bir durum da amansız hastalıklardır. Yazar bu öyküsünde, nesne olarak kanserli bir rahmi öykü merkezine oturtmuştur, tüm hikâyeyi onun üzerinden anlatır. Çocukluktan kadınlığa geçişin ilk yansıması, regl, cinsellik gibi olgular; ailenin bu konular hakkında yalan yanlış sözler etmesi, kocanın kadını sadece doğurganlığıyla görmesi ve çocuğu olmayınca baskıyla yıpratması gibi sorunlarla beraber öyküde işlenir. Hastalıkla beraber bir hatırlayış süreci de başlar ve tüm bu hikâye nesnenin hatırlanması üzerinden verilmiştir.

“Eteğinin Altında Dünya Var” sosyal meseleleri ve büyük bir aşk hikâyesini sırtlayan bir fabrika öyküsüdür ve burada anlatıcı fabrikanın kendisidir. Fabrikaya on altısında giren ve durmaksızın çalışan Maviş’le çocuk işçi problemini, ağır ve sağlıksız çalışma koşullarını işler yazar. Emekçinin çalışma koşulları, mesailerinin ödenmemesi Maviş ile Yadigâr’ın sevdası ve Maviş’in günden güne sağlığını kaybetmesi üzerinden verilir.

  • “Bir gün başaktan önümüzü göremediğimiz bir vakitti. Köpoğlu Hasan doyamadığından zağar daha çok sipariş almıştı. Mesaiye kaldılar, eller hissedilmez olana, genizler ateş kesip yanana kadar çalıştılar. Benim demirim, bacam, raflarım, kazanlarım, bantlarım yorgun, on altı gözlü pencerelerimin hepsi açık devam ettim. O hafta boyunca biz bizeydik, el eleydik ya; varsın uyku olmasın, emek var diye doldurduk çuvalları. Hafta başı köpoğlu Hasan, Yadigâr’a çuvalları taşıtırken Maviş Yadigâr’a kırmızı gözlerle bakıp bakıp, terinin aktığı kulak çeperine iki göz evlerini kurup, sakalına bahçeyi ektikten sonra beyaz maskesinin altındaki hınzır gülümsemeyle düşüverdi yere.”

Acımasız Gerçekler Eşliğinde Bir Son Denemesi

Gamze Arslan öyküleri çok farklı pencerelerden okunabilir. Son dönem çıkan kitaplar içinde baktığımız zaman bu ismi öne çıkaran olgulardan yukarıda bahsetmeye çalıştım, en başta da belirttiğim üzere okurun belkemiğinde ürperti yaratan ve belleğinden yer edinen öyküler yazmasıyla edebiyatımızda yerini sağlamlaştırıyor. Toplumsal meselelere girmekten korkmaması, sesini iyi bir şekilde ayarlaması, kadın meselesine birçok farklı açıdan yaklaşması, bunu yaparken öyküsünün yapısını herhangi bir biçimde zedelememesi Kanayak’ı da dönüp dönüp okunacak bir kitap haline getirmiş. Özellikle her gün ciğerimizin yandığı, yeni bir çocuk tecavüzü haberi gelmesin diye dua ederek uyandığımız bu zamanlarda, “Manıklar” öyküsü unutulmayacaktır. Nabokov’a bir selam yollayarak bitirelim; iyi öykü okurun belkemiğindeki ürpertidir. Kanayak; kurguları, nesneleri, öykü atmosferiyle bu ürpertiyi hiç unutturmuyor!

İLGİLİ HABERLER