20.356 Takipçi

"Postumuzu Serdik!". Post Öykü, 2014'te bu slogan ile matbaanın yolunu tuttu. Öyküyü merkezinde tutan dergi; kurmaca metinler, makaleler, incelemeler ve röportajları da sayfalarına alıp, iki ayda bir satış şubelerinin raflarında yerini alıyor. Şimdi, siz bu kaydı dinlerken Post Öykü, dijital dünyada da yeni bir öyküye imza atıyor. Atölyeler, ilginç dosyalar ve yazarların mutfağında olup, bitenler! Tüm bunlar ve daha fazlası sayfalardan ekranlarınıza taşacak! Post Öykü ve GZT'yi sosyal medya mecraları üzerinden takip etmeye başlayın.

Bir ağrı olarak öteki

Ali Özgür Özkarcı
Ali Özgür Özkarcı

Yazarın dili akıcı ve berrak olsa da form olarak öykü yazım türünün dışında dip notları kullanması, okuyuşu zayıflatan bir unsur olarak karşımıza çıkıyor. Yazarın şiir ile kurduğu bağ ise hemen hemen tüm öykülerinde kendini hissettiriyor.

İçindekiler

Dört Köşeli Kambur öykü kitabı Türkiye Üçlemesi’nin ikinci eseri olup ilki Bitik Ülke Son Atı şiir kitabıdır. Şiir ve eleştiri yazıları ile ön planda olan Ali Özgür Özkarcı, ilk kez Dört Köşeli Kambur öykü kitabı ile okuyucusunun karşısındadır. Hem başlığı hem kitap kapak tasarımı ile ilgi uyandıran eser dört öyküden oluşuyor. Yazarın tercih ettiği Dört Köşeli Kambur başlığı her öykünün kendi içinde bir yük barındırıyor. Bu yük, öykülerin çoğunda ana tema olarak Ermeni olmanın başka bir toprakta nasıl bir yabancılık inşa ettiği üzerine odaklanıyor. Yazarın dili akıcı ve berrak olsa da form olarak öykü yazım türünün dışında dip notları kullanması, okuyuşu zayıflatan bir unsur olarak karşımıza çıkıyor. Yazarın şiir ile kurduğu bağ ise hemen hemen tüm öykülerinde kendini hissettiriyor. “Siryanuş da kim oluyor lan!” isimli ilk öyküsüne, Bitik Ülke Son Atı şiir kitabından bir mısra ile başlıyor: “Duman yükseliyor, bir yerde kendimi kundaklamış olmalıyım.”

Yazarın dili akıcı ve berrak olsa da form olarak öykü yazım türünün dışında dip notları kullanması, okuyuşu zayıflatan bir unsur olarak karşımıza çıkıyor.
Yazarın dili akıcı ve berrak olsa da form olarak öykü yazım türünün dışında dip notları kullanması, okuyuşu zayıflatan bir unsur olarak karşımıza çıkıyor.

Öykünün sonuna doğru gelindiği zaman, mısra anlaşılır oluyor. Çünkü öykünün kahramanı kendi ailesinden intikam almak için nenesinin mezar taşındaki ismi Ermenice bir isimle değiştiriyor. Çocukça ve haylazca görünen bu hareketin altında “öteki” olmanın nasıl bir karşılık bulduğu gözler önüne seriliyor. Bir yerde “öteki” olmak, iki taraf için de bir ağrı oluşturuyor. Hem misafir ettiğini düşünen ev sahibi için hoşgörü altında bir kibir hem de misafir olduğunu düşünenin kendi olamamasının ve kimliğini her zaman paranteze alma halinin verdiği kırıklık. Bu ikilimde ortaya çıkan birliktelikler de haliyle kolay olmadığı gibi hep bir açıklamayı gerekli kılıyor. Yazarın son öyküsü “Kendime Vedamın Uzun Mektubu” önyargıya kurban gitmiş, başlamadan biten, kendi köşesinde sessizce yaşanan bir aşkı anlatıyor. Öykünün hem kahramanı hem dinleyicisi olan karakter, sevgilisi Münevver ile olan ayrılığının muhasebesini yaparken metin farklı bir aşk öyküsünün kapılarını aralıyor.

Kahramanımız bir gün annesinin arkadaşı olan Günay teyzesinin kendisini ziyaret etmesini istemesiyle birlikte, hiç haberdar olmadığı dayısının günlüklerine ulaşıyor. Dayısı, kambur annesi ile olan basit ve tekdüze yaşamını anlatırken bir yandan da âşık olduğu Ayşen’den bahseder. Ne var ki dayısı intiharın eşiğine gelip hayatından vazgeçecek kadar çok sevse de Ayşen’e kavuşamıyor. Günlüklerde üzeri hafif karalansa da okunan “Ermeni olsam ne olacak.” cümlesi, kimliklerin sebep olduğu bir ayrılık olduğunu ortaya çıkarıyor. İnsanın yabancısı olduğu bir memlekette belki de tek saklandığı sevdikleri oluyor. Sevdiklerini kaybeden de kendini yitirebiliyor. Yazar, Ermenice yazılmış son cümle ile öyküsünü bitiriyor: “İnsanın saklanacağı yer kalmamışsa vatanı yoktur.”