Bozkırda bir obruk

Kımıldamadı, kımıldayamadı, kımıldamak istemedi.
Kımıldamadı, kımıldayamadı, kımıldamak istemedi.

Kulaklarına vuran kalp atışlarıyla yerin dibini boylarken onlar çoktan toz olmuştu. Hâlâ düşüyordu. Oldukça derindi obruk. Büyük bir gürültüyle sırtüstü yere yapıştı. Sandığı gibi su birikintisi yoktu. Sırtından ciğerlerine kadar duyduğu acıyla ikiye katlandı.

  • "Delinin duyduğu tik tak başka bir tik tak'tır."
  • Henri Michaux

Aşır, ağustos esintisiyle yuvarlanan çalı yumaklarının yarışını izliyor. Dizlerinin üstüne çökmüş. Elleri iki yanında. Sağ kaşından sızan kan, şakağının kenarından hızla akıp yanak boşluğunda yavaşlıyor. Karşısında dikilen iki adam onun tekinsiz duruşuna gözlerini dikmiş. Uzun adamın parmakları titriyor. Tabancanın kabzasını ara ara sıkıp gevşettiği, kol kaslarının inip kalkan gerginliğinden anlaşılıyor. Diğeri Aşır'ın ani bir hareketine karşı üstüne atlamaya hazır kaplan kesilmiş. Eli beline yakın. Sararmış bıyıklarının ucundaki en uzun kılı dişleriyle yakalamaya çalışıyor. Sağdaki ses duymak, çölün ortasındaki gölgeleri yakalamak için tetikte. Kaşları sonradan çizilmiş izlenimi verecek kadar kalkık. Kara, kuru, cavlak.

Küçük tepeleri yılan gibi aşmaya çalışan trenin silüeti arkalarında. Tepenin ardında belki küçük bir köy olabilir. Kavak ağaçlarının gölgesine yaslanmış kiremit çatılı evlerin sıcaklığı. Ama şimdi, avazı çıktığı kadar bağırsa bile sesinin kimseye ulaşmayacağını bildiği bir ıssızlıkta duruyor. Etrafta Allah'ın kulu yok. Aşır, çekirgelerden başka şah damarının sesini de duyabiliyor. Uzun adamın kaşlarında biriken ter kirpiklerine düşüyor. Göz kenarından başlayan doğum lekesi soru işareti kıvrımıyla üst dudağında bitiyor. Yüzünde belirti yok. Ölümün kaçınılmaz soğukluğu Aşır'ın bel boşluğundan sırtına yayılıyor. Vurmaya hazırlandıkları adam henüz otuzlarındayken saçları ağarmış biri. Bakışlarından, suskunluğundan diğer ikisini tanıdığı anlaşılıyor. Ölüme razı olmasa da sebebini bilir gibi.

Yakasından sıyrılıp sırtına kayan gömleğinden sol omzu açıkta kalmış. Dirseğine uzanan derin kesikler uzun zaman önce kapanmış. Parmak boğumları nasırlı. Kulak memesinden boynunda -belki de göğsünde- biten kobra dövmesiyle bıçkın biri olduğu söylenebilir. Terli saçları geniş alnına yapışmış. Perçeminin arasından görünen buğulu gözlerinde korkunun izi var. Yarım suratlı, silahı Aşır'ın alnına hizaladı. Çizilmiş kaşlı, ağırkanlı bir yılan balığı gibi ilerledi. Adamların içindeki kedi, Aşır'ın kafasındaki fareyle oynuyordu. Hepsi doğadan gelecek işareti bekliyor gibiydi. Uzun adam tetiği işaret parmağıyla yokladı. Aşır başını öne eğdi. Yerde sırayla ilerleyen karıncaların üstüne tükürdü. Anlamsız mırıldandı. "Ne konuşuyorsun lan!" dedi yarım suratlı.

Göğüs geçirdi. Annesini düşünmek için gözlerini kapadı. Cümle kapısına bakan pencerede akşam ezanını beklerken elindeki tespihin dudaklarındaki kıpırtılarla ilerlediğini düşündü. Dizlerindeki titreme hayallerini dağıtıyordu. Derin bir uğultu depreşen toprağa eşlik ediyordu. Pamukların ardından duyuyormuş gibi boğuk bir ses. Uzak mı, yakın mı, anlayamıyordu. Çatlamış toprağı hissetmek için avuçlarını yere dayadı. Adamlar, hareketlenmesinden korkup bir adım geriledi. Artan vuruşlarla yayılan bir kıpırdanma vardı toprakta. Başını kaldırıp adamlara baktı. Anlamsız bakışlar yerine kararlı bir sertlikle karşılaştı.

Yanılıyor olamam, diye düşündü, deprem oluyordu. Yakılmış anızların arasından tırnaklarına dolan ufalmış toprağı hissetti. Ayaklarının altında koca bir obruk açılıyordu. Tüm algıları açılmıştı. Korkmuyor, aksine seviniyordu. Bir çukurun dibinde hemen ölünemezdi herhalde. Daha yüksek yerlerden düşmüşlüğü vardı. Biraz toz için iki salağın elinde ölmektense birkaç kemiğinin kırılmasında ne sakınca vardı. Kurtuluşa açılan bir kapı. Allah'ım bi şans daha. Töbe, töbe. Bi şans daha, bi şans. Ne yapacam lan şimdi. Tutun, tutun. Ayaklarının üstüne düş. Yok, suya atla. Nefesini tut. Boğulduğunu sanana kadar nefesini tut. Yaparsın ooolum. Belki de yer yarılır da içine girerim. Sonra çıkar, eve giderim. Anamın elini öperim, töööbe derim. Yaşa, kuruya töööbe. Kulaklarına vuran kalp atışlarıyla yerin dibini boylarken onlar çoktan toz olmuştu. Hâlâ düşüyordu. Oldukça derindi obruk. Büyük bir gürültüyle sırtüstü yere yapıştı. Sandığı gibi su birikintisi yoktu.

Sırtından ciğerlerine kadar duyduğu acıyla ikiye katlandı. Kımıldamadı, kımıldayamadı, kımıldamak istemedi. Yukarıdakiler, ölümünden emin olmak için eğilip bakmak isteyecekti. Bir süre bekledi. Kimse bakmıyordu. Artık canı yanmıyordu. İnanamadı. Hâlâ oyundaydı. Utanç, zafer, cehennem, cennet bir aradaydı. Beş kaplan gücünde hissediyordu kendini. Toprağın katmanlarındaki sağlam taşları kavrayarak tırmanmaya başladı. Rüzgârın serinletici ferahlığını yüzünde hissediyordu. Son gücüyle elini tabana uzattığında heyecanlandı. Başarmıştı. Adamlar korkup kaçmıştı. Uzakta çekirgeler ötüyordu. Bedenini otların üstüne atıp mavi gökyüzüne baktı. Toza belenen bedeni doğruldu. Tepenin ardındaki köye ulaşmayı düşündü. Önce ağır, sonra hızlı, derken koştu. Ağaçları görebiliyordu. Ardından kiremit çatıları. Bir köpeğin uluduğunu duyabiliyordu artık. Solundaki toz bulutuna baktı. Yılkıların sevinci.

Hayır, bir araçtı. Stabilize yola dalan araba yaklaşıyordu. Bir el silah sesi duydu. Var gücüyle koşuyordu. Köyün girişine çok yaklaşmıştı. Bir el daha. Bacaklarına güveniyordu. Köyün çeşmesini geçmişti artık. Meydana ulaşması an meselesiydi. Araç yaklaşıyordu. Şu yokuşu da çıksa insan içine karışacaktı. Köyde mutlaka bir gören olacaktı, vurmaya cesaret edemezlerdi. Kokuyu alabiliyordu. Tezekle karışık çimen. Yakalanmadan son kez annesini görebilseydi. Yüzü yara bere içinde. "Keşke onu görmeden kendime çekidüzen verebilsem." diye düşündü. Parmakları kanamıştı. Ayaklarındaki derman azalıyordu. Toprakta bir hareketlilik vardı. Sanki artık koşmuyordu da uçuyordu. Cümle kapısının uzak görüntüsüyle heyecanlandı. Şakağından yanağına yavaşlayan kan, kulak arkasına dağılmıştı. Başı ağrıyordu. Elini alnına koydu. Şişmişti. Susuzluktan ağzı kuruyordu.

Bahçe duvarı eskisi gibiydi. Kesme taşların parıltısını görüyor şimdi. Sövesi çatlamış kapıyı süratle açıyor, taşlıkta durup soluklanmak için ellerini dizlerine dayıyor. Pencerenin kenarında beyaz yazmasını görüyor annesinin. Soluk soluğa yukarı çıkmak için tırabzanlara abanıyor. Gözlerini kapatıp adımını ilk basamağa atıyor. Sabun ve tülbent kokusu doluyor burnuna. Beş basamak daha. Annesi bir nurun içinde onu karşılıyor merdivenin başında. Sürünerek ayaklarına düşüyor. Ana, yumuşak elleriyle yüzünü kavrıyor Aşır'ın. Alnına konan öpücüğün metal soğukluğunu hissettiğinde boynundan kollarına inen keskin acı, üç saniye kadar sürüyor. Başı bir film kesitinin ağır çekimi gibi geriye düşerken dudaklarında ince bir gülümseme beliriyor. Bozkırın sıcağında mavi krepon kâğıtlarına tutturulmuş gökten başka bir şey göremiyor. Artık her şey karanlığa boğuluyor.