Bu sabah

Sesler çığlığa dönüştü. Hızla aşağıya doğru düşerken, İstanbul’un yüksek binaları bir kat daha yükseliyordu.
Sesler çığlığa dönüştü. Hızla aşağıya doğru düşerken, İstanbul’un yüksek binaları bir kat daha yükseliyordu.

Bu sabah kapıyı açınca birden köyünün çayırları, dağları, dereleri, koruları, kuşları ve babasıyla dağlardan bayırlardan toplamaya çalıştıkları keçileri önüne serilivermişti. Ürperdi. Rüyada mıydı! Sabah rüzgarını içine çekti, mis gibi orman yüklüydü. Göğsü genişledi. Korudaki meşe, gürgen, kayın yapraklarının hışırtısını hissetti; tazelenmiş hava başını döndürdü.

İnşaatlarda çalışmaya başlayalı beri neredeyse hiç rüya görmezdi. Onun için uyumak derin bir karanlığa düşmek gibiydi. Düşmek bile değil, yok oluştu. Kısa yaz gecelerinde yatsıyı zor bekler, namazdan sonra yatağa sürünerek gider ve yastığa bir karış kala uyurdu. Uzun kış gecelerindeyse hanımıyla birlikte izledikleri birkaç dizi vardı, onlar da uzar da uzar, gece yarısını bulurdu. Son saatlerini uykuyla uyanıklık arası izler, bir türlü bırakamazdı. Ama her sabah, ezandan önce uyanır, pencerenin kenarına oturup vakti beklerdi. Pencerenin kenarına oturmuş vakti bekliyordu. Rüyanın etkisiyle kalbinde bir pır pır, içine sığmayan bir sevinç... Rüyayı hatırlamıyordu. Ama mutluluk ve sevinç içindeydi. Kim bilir ne kadardır ilk kez içiyle dışı arasında bir uyum hissediyordu. Hanımı kanepede uyuyordu; sağ yanına dönmüş, ellerini yanağıyla yastık arasına koymuş, derinlerde yüzer gibiydi. Hanımının dudaklarına yansıyan huzur odayı dolduruyor, onun da bu sabah yaşadığı sevinci büyütüyordu.

Her sabah perdeyi araladığında ilk gördüğü istinat duvarı oluyordu. Bu sabah bir ot, bir çiçek, bir yeşillik gibi bir şey duvara tutunmaya, betonların arasından kendini göstermeye çalışıyordu. Başını kaldırıp kaldırıma baktı, tek tük hareket başlamıştı. İnsanları ancak beline kadar görebiliyordu. Herkesin adımlarında hayatın tam nabzına uygun bir ritim vardı. Tek tük de olsa kuşların ötüşüyle araçların homurtusu arasında böyle bir şey... hani... ortak bir şey gibi işte... Kollarını sıvayıp lavaboya giderken ezan başlamıştı. Hanımını uyandırdı. Zaten o dakikalarda tavşan uykusunda olurdu; gülümseyerek uyandı. Suyun serinliğiyle biraz daha dirildi. Böyle anlarda somut bir şekilde içinden dışına doğru çıktığını, yeniden doğduğunu hissederdi. Hele kapıyı açar açmaz evlerin, egzoz gazlarının arasından kendine yol bulan sabah rüzgarını yüzünde hissettiğinde tamamıyla kendi dışındadır artık. Fakat içi başka, dışı başkadır. Yine de yeni bir güne daha uyandığına şükrederek camiye giderdi.

Ürperdi. Rüyada mıydı! Sabah rüzgarını içine çekti, mis gibi orman yüklüydü.
Ürperdi. Rüyada mıydı! Sabah rüzgarını içine çekti, mis gibi orman yüklüydü.

Bu sabah kapıyı açınca birden köyünün çayırları, dağları, dereleri, koruları, kuşları ve babasıyla dağlardan bayırlardan toplamaya çalıştıkları keçileri önüne serilivermişti. Ürperdi. Rüyada mıydı! Sabah rüzgarını içine çekti, mis gibi orman yüklüydü. Göğsü genişledi. Korudaki meşe, gürgen, kayın yapraklarının hışırtısını hissetti; tazelenmiş hava başını döndürdü. Tıpkı bayramlarda köyüne gittiğinde birkaç gün başının dönmesi gibiydi. Camide altı ya da yedi kişi olurlardı. Hep yaptığı gibi safın sağ başına oturdu. İmam aşır okuyordu. Dinledi, dinledi... Hangi sure olduğunu çıkaramadı. Sadece kimi kelimeler tanıdık geliyordu: Meryem.. İsa.. Ruhu’l-Kudüs.. Tevrat.. İncil... Allah, çocukluğunun geçtiği köyü alıp onun için İstanbul’un ortasına getirivermişti. Boynunda elifba cüzü, imamın olmamış, biraz daha çalış demeleri arasında namazı kıldı. Metrobüs için on beş dakika filan yürümeliydi. Camiden çıkınca taze çimenlere bastı.

Rüzgar ceketini dolduruyordu. Kocaçay’ı aştıktan sonra bayır başlıyordu, tam keçilere uygundu. Son zamanlarda bayırı aşarken zorlanıyordu. Bayırdan sonra sallandın mı Acıbadem durağı. Bu saatlerde metrobüs nispeten tenha oluyordu. Bekledi. Üçüncüsü boş geldi. En arkaya oturdu. Liseye giden bir grup önünde cıvıldaşıyordu. Yüzüne bir mutluluk yayıldı. Gençliğin güzelliği yansıyordu yüzlerinde, mutluydular, heyecanlıydılar, henüz aşkı bilmeseler de aşk gibi bir şey kalplerinde, damarlarında dolaşıyor, kendi kendilerine sığamıyorlardı; en çok da o sivilceler, onları çokça rahatsız eden sivilceler yakışıyordu keratalara. Her sabah yaptığı gibi tam köprüden geçerken sağa baktı; Beylerbeyi Sarayı, Kuleli, yenilerde ortaya çıkan Vahdettin Köşkü, Çengelköy’ün sırtlarından Boğaz’ı geçti; sonra Ortaköy, Bebek üzerinden Ulus tepelerindeki TRT’nin bahçesinde dalgalanan Türk bayrağına geldi. Gururlandı.

İnşaatlarda çalışmaya başlayalı beri neredeyse hiç rüya görmezdi. Onun için uyumak derin bir karanlığa düşmek gibiydi.
İnşaatlarda çalışmaya başlayalı beri neredeyse hiç rüya görmezdi. Onun için uyumak derin bir karanlığa düşmek gibiydi.

Allah vatanımıza, milletimize zeval vermesin diye dua etti. Bakışları Zincirlikuyu’dan başlayan gökdelenlere değdi. On yıldır ekmek yediği, içinde çalışmakla birlikte nasıl böyle üst üste dikildiklerini aklının almadığı ekmek teknelerine biraz da hayretle baktı; bu teknoloji de.. bu mühendisler de.. hayret bir şeydi valla. Mecidiyeköy’de indi. Şantiyeye geçti. Mesainin başlamasına yarım saat vardı. Konteynıra girdi. Şantiyede yatan arkadaşları çayı demlemişti. Sohbet çoktan koyulmuştu. Mevzu akşam televizyonlarda ne tartışıldıysa hep aynısıydı; Kanal İstanbul, Libya’ya asker göndermek, Güvenli Bölge, Amerika ve Rusya’nın ne yapmaya çalıştığı, Müslüman ülkelerin perişanlığı, yeni yılda gelecek zamlar, alınacak zamlar... Tıpkı televizyonlardaki gibi arkadaşları da Cumhur ve Millet İttifakı olarak karşılıklı otururlar ve siyasilerden, yorumculara kadar kim ne söylüyorsa onlar da aynılarını aynı kelimelerle, aynı gerginlikle birbirlerine aktarırlardı.

Rüzgar gökdelenlerin arasında iyice sersemlediği için nereden, hangi yönden eseceğini bilemez, sersemce savururdu.
Rüzgar gökdelenlerin arasında iyice sersemlediği için nereden, hangi yönden eseceğini bilemez, sersemce savururdu.

O karışmazdı bu işlere, ekmeğinin derdindeydi. Kızı ve oğlunu evlendirmiş ve biraz daha rahat nefes alır olmuştu. Yaklaşık on yıldır taşeronun has adamlarındandı. Zaten İstanbul projeden projeye koşturduğu için taşeron hiç işsiz kalmıyor ve onu da her projeye mutlaka götürüyordu. Bazı arkadaşlarının proje bittiğinde elendiği oluyordu. Bodrum katını da patronun verdiği avansla, köyde elden çıkardıklarıyla, biraz da altın, döviz borcuyla almış ve üç yıl önce onların yükünden kurtulmuştu. Geçen yıl sigorta günleri dolmuştu; ama dört yıl yaş bekleyecekti. Bazen yaşı köyde mi beklesem, satsam bodrum katındaki daireyi, yıkılmaya yüz tutmuş baba ocağını onarsam, üç-beş keçi alsam diye düşündüğü oluyor ama çoluk çocuk bağlıyordu, hanımı da pek istemiyordu köye dönmeyi. Besmeleyle bindiler asansöre. Şimdi otuzuncu katlara çıkacaklardı. Alışmışlardı. Hatta kendilerini farklı hissediyorlardı. İstanbul’a tepeden bakmak, çoğu kimsenin göremediklerini görmekten gizliden gurur duyuyorlardı.

Rüzgar gökdelenlerin arasında iyice sersemlediği için nereden, hangi yönden eseceğini bilemez, sersemce savururdu. Ama bu sabah rüzgar tazelenmiş, ormanların kokusunu, keçilerin seslerini alıp getirmişti. Yükseldikçe Kocaçay’ı daha iyi görüyordu, sonrasında başlayan bayırların yeşilliğini, filizlerin körpeliğini. Birden asansör tuhaf bir şekilde sarsıldı, durdu. Noluyor lanlar yükseldi. Onun içi rahattı. Bunca teknoloji, bunca mühendis... Ne olabilirdi ki! Filizlerin çağrısına kapılmış birkaç keçi bayırı aşmaya çalışıyordu. Babasına seslendi. Sesi, öfkeli, korkulu, endişeli seslere karıştı. Asansör bir daha sarsıldı. Sesler çığlığa dönüştü. Hızla aşağıya doğru düşerken, İstanbul’un yüksek binaları bir kat daha yükseliyordu. Elbette durduracaklardı, bunca teknoloji, bunca mühendis... Zeminin altına düşünce her yer birden karardı. Meşe, gürgen, kayın yapraklarının hışırtısını hissetti. Keçi peynirinin doyulmaz tadı.. damağında...