Cüzdan

İlk kazancın ilk serveti olarak babalarının aldığı ve asla cüzdanından ayırmadığı o altının olmayışı garipti.
İlk kazancın ilk serveti olarak babalarının aldığı ve asla cüzdanından ayırmadığı o altının olmayışı garipti.

“Eksik” dedi biri. “Altın yok!” Şaşkınlıkla artık boş olan cebin içine doğru eğilip bir kez daha baktılar. Yoktu evet. Her şeyin başlangıcı olan o küçük altını bulamadılar. İlk kazancın ilk serveti olarak babalarının aldığı ve asla cüzdanından ayırmadığı o altının olmayışı garipti.

Elindeki balık kırıntılarını hiç acele etmeden kediye yediriyordu. Yaşlıydı. Hastaydı. Nefes alırken gırtlağından garip hırıltılar çıkarmasına dayanamıyordum. Cömert falan değil. Allah’ın verdiğini, rüyasında dahi bölüşmez. Muhatabının cüzdanı kabarıksa kabul, değilse eşikten aşağı… Dönüp de bakmaz bile. Şimdi böyle durup dururken merhamet kabarmaları, kedi doyurmaları falan, hiç hayra alamet değil.

Sıska suratı ile incecik boynunu uzatmış balığı dirhem dirhem kediye yedirirken aklından geçen tek şey, daha fazla kedinin evlerine dadanması. Yaşlı başlı adamın dadanmış kedilerden umduğu medet ne ola ki? Muhtemelen evdekileri çileden çıkarmak. Yanılmamışım. Uzun amandır tanıyorum onu. Ölmek üzere olmasına rağmen kedileri keyfine alet ediyor. Aklında hinlik, cebinde cüzdan. O cüzdan önemlidir ha! İstisnasız kalbinin üzerindeki cebin içinde durur. Her zaman. Gece gündüz. Yalnız kaldığı zamanlarda çıkarır bakar içine. Ne varsa sayar döker. Ölçer biçer. Sonra katlar toplar, yeniden cebine koyar. Giysileri bu yüzden hep ceplidir. İstisnasız. Derisi incelip soyulmuş, her katı kopmamak için direnen o meşhur cüzdan, senelerdir aynı yerde durur. Geleni gideni olmadığından ara sıra konuşur ikisi. Başından geçenleri, yapıp ettiklerini, tanıştığı insanları, en çok da hali vakti yerinde olan ensesi kalınları, anlatır durur. Unutmaktan korkar aslında. Eee insanoğlu. Korkacak tabi. Bi kuru cüzdana sayıp dökmesi bundan. Gece gündüz evcil bir hayvan gibi taşır onu cebinde. Bugüne kadar hiç yanından ayırmadı sevgili dostunu.

Sonra bi şey oldu;

Eğilmişken, kedi ağzını sonuna kadar açmış ve yaşlı adam kolunu kediye doğru uzatmışken, hiç beklemediği bir şey oldu; Cebindeki cüzdandan sıyrılıp düşen bir çeyrek altın, kolunun üzerinden yuvarlanarak ağzını açmış bekleyen kedinin boğazından içeri yuvarlanıp gidiverdi. Aklı çıktı adamın. Altın kedinin boğazına takılıp, onu inlete inlete feci şekilde öldürmeseydi eğer, durup dururken öyle bedavadan kaybetmiş olduğu altın yüzünden, oracıkta ölürdü. Bir kedi ölüsünün yanında kaskatı kesilmiş yatarken bulurlardı muhtemelen. Neyse ki düşündüğü gibi olmadı. Kedi öldü. Fakat o çeyrek altını geri almak için süratle bir plan yaptı. Titreyen bacaklarının üzerinde zar zor yürüyebiliyorken, kedi ölüsünü alarak arka bahçeye kadar taşıdı. Şaşılacak şey.

Evdekilere seslendi. Geldiler. Küçük bir çukur kazmalarını istedi. Kazdılar. Kızının cenazesine bile gitmemiş bir adamın, hem de basit bir bodrum hikayesi sebebiyle (ki belki onu da sonra anlatırım) alelade bir kedinin ölüsüne gösterdiği hürmeti tuhaf buldular. Kediyi gömdüler. Evdekilere tembihledi adam, öyle kuştur kedi köpektir gelip de eşelemesin orayı diye. O kuru kafasının içinde hangi ucuz ipliğin peşinde olduğunu nerden bilsinler. Huyu suyu herkesçe malum fakat aklından geçeni sadece kendi bilir. Evlerindeki mutfak tezgahını İzmit’ten sırtında taşıdığını söyleyenler var. Halıcılık da yapmış vakti zamanında. Antep’ten trenle getirtirmiş hepsini. Arka oda ağzına kadar halıyla dolu hala. Ara sıra soran çıkarsa diye. Halıların arasında fare kapanları. Kapısı eskiden beri kilitlidir. Kiler dolabı da kilit altındadır. Her şey sayıyla adetle. Arka bahçedeki ayva ağacında kaç tane ayva ağarır, bilir ihtiyar. O derece!

“Çok sürmez nasılsa.” Dediler. İçlerinden. Yakında kedi mezarının da kokusu çıkardı nasıl olsa.

Sonra eliyle kalbini tutar gibi yavaş yavaş doğrulup odasına, yatağına döndü. Kalbini değil, cüzdanını tutuyordu aslında. İçinden daha fazla şey kaybetmeye niyeti yoktu.

Her gün kalkıp kontrol etti kedinin mezarını. Geceleri uyuyamıyordu uzun zamandır. Gözlerini kapatınca ölecek gibi oluyordu. O günden sonra uykusuzluğuna kedi mırıltıları, ulumaları da eklendi. Işıklar kapanınca kedi uyanıp yanına geliyordu sanki. Karanlığın içinde ışıldayan gözlerini görüyordu. Sonra irileşen cüssesiyle ağzını açıp ona doğru yaklaşıyordu. Başını kedinin ağzından içeri sokuyor, orada takılıp kalan altını arıyordu. Tam onu oradan alıp başını kedinin ağzından kurtaracakken, tak! Kedinin çenesi giyotin gibi boynunun üstüne…… ve sonra döşeğinde, marazlı kemiklerini yeniden hissederek uyanıyordu. Boğazını yırtarak solumaya çalışıyordu uyanınca. Günün ilk nefesini almak her geçen gün daha da zorlaşıyordu. Uyurken ölen bir adamın uyanırken dirilmesi… İlk soluğu her seferinde yadırgayan ciğerleri… Hayatı boyunca yapıp ettikleri boğazına dolanmış gibi, boynu, köpüren bir girdabın ortasında cılız, tek bir nefes için yalvarıyordu dünyaya; “Bir gün daha… Bir gün daha…” Günün ilk nefesi kendisine bahşedilir edilmez, derhal düşündüğü ilk şey, kedinin etlerinin çürüyüp çürümediği oluyordu. Bir an önce etlerinin toprağa karışmasını, kemiklerinin kuruyup ayrılmasını diliyordu.

Zaman geçti. Kedi gömüldüğü yerde tıpkı yaşlı adamın dilediği gibi kemiklerden ibaret kalıncaya kadar çürüdü. Boğaz kemiklerinin arasından o küçücük altın tıp diye düştüğünde geceydi. Tam da o gece yaşlı adam korkuyla gözlerini açıp derin bir nefes aldı ve... Ecelin gelesi vardı. Geldi. Elini kalbine götürdü yaşlı adam ölürken. Cüzdanını avuçladı. Acıyla kıvrıla büküle tenini ruhundan soyarak, kımıltısız kalıncaya kadar inledi. Ve nihayet emaneti sahibine teslim ettiğinde aklında sadece kedi ve onun gırtlak kemiği vardı.

Evdekiler soğumaya başlayan vücudunu düzeltip, sırtüstü yatağına yatırdılar. Hayattayken uyuduğu zamanlarda yüzüne bakmaktan korkardı çocuklar. Çenesi düşerdi aşağı, alt damağında iki çürük diş, gerisi kuyu gibi bir boşluk. Kupkuru bir kuyu. Korkmasın da napsın ya çocuklar. Fakat şimdi çenesi bağlı. Kuyunun ağzı kapalı. Yine de çocukların odaya girmesi yasak. Gece saat 02:00 civarı. Evin bütün ışıkları yakıldı. Başka yerlerde oturan diğer evlatlar teker teker çıkıp geldiler. Geçip babalarının karşısındaki kanepeye oturdular. Biri dizini dikip oturdu. Öteki ayağını da altına aldı otururken. En büyükleri oydu. Bitmiş herhangi bir işin neticesini soruyordu; “Ne zaman oldu?” Yaşlı adamın en küçük kızı cevap verdi; “İki saat önce.” Öksürür gibi oldu büyük olan. Bu esnada eliyle cebine tutundu. Babasınınki gibiydi. Gömlek cebi. Kabarık. Öteki kardeşlerin de öyle.

Dizini dikip de oturan “Cüzdan nerde?” diye sordu. Soru kızkardeşe yöneltilmişti. Zira odadaki başlar ona doğru dönmüş, gözler kısılmış, cevap bekliyorlardı. “İşte orda. Dokunmadım bile. Her zaman ki gibi soğuk bedeninin üstünde duruyor?” dedi. Bu evin küçük kızıydı evet fakat orta yaşını çoktan geçmiş, dört çocuk annesi kuru, sarı bir kadındı. Babaya en çok benzeyen de oydu. Diğerlerinden daha sık gelir giderdi yanına.

Cüzdanı, eski bir lahitten lanetli bir zümrüdü çıkarır gibi çekip aldılar. Açtılar. İçinden onlarca kağıt çıktı. Kıvrılıp bükülmüş, sararmış, incelip yumuşamış onlarca kağıt. Hepsini titizlikle açıp üst üste koydular. Her biri ayrı bir mülkün tapusuydu. Bazıları ise bazı miraslık davalarda varis olduğuna dair belgeler.

“Eksik” dedi biri. “Altın yok!” Şaşkınlıkla artık boş olan cebin içine doğru eğilip bir kez daha baktılar. Yoktu evet. Her şeyin başlangıcı olan o küçük altını bulamadılar. İlk kazancın ilk serveti olarak babalarının aldığı ve asla cüzdanından ayırmadığı o altının olmayışı garipti. “Bana öyle bakmayın” dedi en küçük olan fakat orta yaşın üstündeki sarı ve kuru kadın. “Ne gördüm ne de aldım.” Neyse ki konuyu uzatmadılar. “Kalk bi çay koy o zaman” dedi. Büyük abi. “Sabaha çok var. Zaman geçmez şimdi.” Kaybolan altın meselesi, kurcalamadan geçilecek mesele değildi. Kalktılar. Karşı odadaki ceviz dolabın kapaklarını açtılar. Üstündeki etamin nakışlı örtüyle kapatılmış yüklüğü yıktılar. Saten başlıklı yastıkların içini açıp yünlerini dahi döktüler. Bunu yaparken hiç konuşmadılar. Elleri makineden farksızdı. Sadece aradılar. Bu saçma sapan telaşın fitilini ateşleyen ve içinde artık can gezmeyen yaşlı bedenin ıssızlığından, kıs kıs gülüş sesleri geliyor gibiydi. Evin içinde bir yandan çay demini alırken, diğer yandan yükü yastığı didik didik ettiler. Zeminde gevşeyen tahtalardan birine ayağı takıldı bir tanesinin. Tahta dediysem, öyle boydan boya döşenmiş. Upuzun. Bir ucuna basınca odanın öteki ucundan burnunu kaldırdı tahta. Yer parkesi mi vardı eskiden. Takılınca durdu. Yere çömeldi. Uzanıp tahtanın altına bakmak için eğildiğinde başını çevirip bana öyle bi baktı ki; Kanım dondu. Görmemi istemiyordu. Sırtını döndü. Sonra diğerleri de onun yanına gelip hepsi sırtını döndü bana. Bulmuşlardı. Bir şey. Aradıklarından daha fazlasını bulmuş olmalılar. Hayal ettikleri türden. Cüzdanlarını elleriyle koruyarak eğilip baktılar. Sessizce gülümsediler. Sonra tahtayı kapatıp ellerini yıkadılar. Çay hazırdı. Sıcacıktı. Babaları ise çoktan soğumuştu. Karşı kanepeye ve yerlere çöküp, basit bir kış akşamı misafirliği gibi çaylarını karıştırıp içtiler. Babalarının yüzünü kapatmayıp beyaz çarşafı boynuna kadar çekip bıraktılar. Öyle beyazdı ki çarşaflar, karşıdan bakınca ölümün bulaşıcı olduğunu düşündürüyordu. Hiç görmedim gerçekten, siz gördünüz mü ölen birinin üzerine çiçekli çarşaflar sereni? Hep beyazdırlar.

Nedense sabaha doğru kedi sesleri çoğaldı. Bir baston sadık bir köpek gibi ölen adamın yatağına başını yaslamış duruyordu. İçeri giren iki kara sinek ışığın etrafında uçuyordu. Sessizlik oldu bir süre.

O esnada arka bahçede, kedinin üzerindeki toprağı eşeleyen bir sokak köpeği kedinin kemiklerine çoktan ulaşmıştı. Toprağı eşelerken ön patisiyle altına öyle bir vurdu ki, yan bahçenin duvarından atlayan altın, duvar dibine dizilen kışlık odunların arasında kaybolup gitti. Artık kendi sınırlarının dışındaydı. Yan komşunun odunlarının arasında. Hangi maceranın fitilini ateşleyeceğini bilmeksizin günlerce belki de aylarca orada bekleyecekti.