İlk Aşk

Sabahları ilaç kokusunu bastıran o iyileştirici koku gelirdi odasından.
Sabahları ilaç kokusunu bastıran o iyileştirici koku gelirdi odasından.

Nurettin amca köyün tek doktoruydu. Yeni tayin olmuştu. Sürüldüğü kulaktan kulağa yayılmıştı da kimse bilmezdi neden böyle olduğunu. Dilin kemiği yoktu. Siyasi derlerdi, hasta derlerdi, falan filan. Kalın gözlükleri vardı. Saçları dökülmeye başlamıştı. Esmer, uzun boylu bir adamdı. Gür bıyıklarıyla oynamayı severdi. Sağlık ocağının içinde küçük bir odada kalırdı.

“Doktor orada mı a oğlum?”

Elimdeki misketi çukura doğru yuvarladım. Çömeldiğim yerden kalkar kalkmaz göz göze geldik. Bana seslenmişti, emin oldum. Yorgun görünüyordu.

Evet, dedim. Bahçede oturuyor.

Yaşlı kadın işittiği cevabı beğenmedi. Aman be, dedi, kurtulamadık şu adamdan. Bir an, benim ona bakmayı sürdürdüğümü fark etti. Dilinden dökülenleri toplamak ister gibi aniden eliyle ağzını kapattı. Utanmıştı. Usulca yanıma geldi. Koluna geçirdiği torbadan ipe dizilmiş alıçları çıkarttı. Uzat bakayım boynunu, dedi. Uzattım. Afiyetle ye, annene de selam söyle. Başımı okşadı. Elleri diken dikendi. Sonra, sağlık ocağını sırtına aldı ve köye doğru yavaş yavaş yürümeye başladı.

On yaşındaydım. Kadının söyledikleri bir kulağımdan girip ötekinden çıkmıştı. Boynuma asılı alıçları kemire kemire sağlık ocağına doğru yürüdüm. Annem, kim verdi onları sana, diye sordu. Ağır aksak köye doğru ilerleyen kadını gösterdim. O, verdi, dedim. Nurettin amcayı sordu. Sana da selam söyledi. Gözümün önünden ayrılma, diye tembihledi annem söylediklerimi es geçerek ve köyün yorgun, hasta ihtiyarlarına şifa dağıtmaya geri döndü.

***

Nurettin amca köyün tek doktoruydu. Yeni tayin olmuştu. Sürüldüğü kulaktan kulağa yayılmıştı da kimse bilmezdi neden böyle olduğunu. Dilin kemiği yoktu. Siyasi derlerdi, hasta derlerdi, falan filan.

Kalın gözlükleri vardı. Saçları dökülmeye başlamıştı. Esmer, uzun boylu bir adamdı. Gür bıyıklarıyla oynamayı severdi. Sağlık ocağının içinde küçük bir odada kalırdı. Lojmanda yer yoktu. Köylü de bekâr bir adama ev vermeye pek yanaşmamıştı. Hal böyle olunca, sağlık ocağının uzun koridorunun sonundaki karanlık odaya yerleşmişti. Sabahları ilaç kokusunu bastıran o iyileştirici koku gelirdi odasından: Sucuklu yumurta kokusu. Benim payımı da ekmeğin arasına sıkıştırırdı. Kahvaltı biter, koku uçar gider ve hastalar gelmeye başlardı. Her hastaya aynı tedaviyi uygulardı. Yaşlı adamları, kadınları, küçücük çocukları sağlık ocağının koridorunda yürüttükçe yürütürdü. Hali kalmayan köylü ağrısını, sızısını unutur, bir daha da hasta olmamaya yemin ederdi. İşte, bana doktoru soranlar tüm çabalarına rağmen tekrar hasta olanlardı.

Mesai bittiğinde çayını demler, sağlık ocağının önüne küçük bir masayla sandalye atardı. Anneme benim için, biraz otursun burada. Zaten lojman şurası. Geç olmadan gönderirim hemşire hanım, derdi. Annem, adamın kalbini kırmamak için gönülsüzce razı olur ve evin yolunu tutardı. Arada dışarı çıkıp ne haldeyim diye beni gözetlediğini bilirdim. Nurettin amca, sen benim tek arkadaşımsın, derdi. Uzun uzun konuşurduk. Sesimiz kavak ağaçlarının arasından geçip bahçedeki çiçeklerin kokusuna karışırdı. Söz döner, dolaşır gönlünü kaptırdığı kadına gelirdi. Onu anlattıkça anlatır, kendini bir hayale kaptırır, kaybolur ve tekrar yolunu bulmayı beceremezdi.

“Onu kimseye göstermem. Her akşam yanıma gelir. O gün ne yaptıysa anlatır, ben de dinlerim. Sustuğu vakit ben konuşmaya başlarım. Şiirler okurum ona. Gözlüklerimi çıkarmamı ister. Hiç sormam nedenini. Çıkarırım. Biliyor musun, ondan başka hiçbir şeyi gözlüksüz göremem ben.”

Karanlık iyice çöktüğünde, geç oldu, gitmem lazım Nurettin amca, derdim. Duymazdı beni. Bir elinde çayı, devam ederdi anlatmaya. Ben ise ardıma baka baka eve giderdim. Gerçekten o kadın gelecek mi diye hep merak ederdim.

***

Bir sabah şehirden Nurettin amca için takım elbiseli insanlar geldi. Sonradan anladık ki, şikâyet olmuş hakkında. Birkaç gün kaldılar köyde. Köylüyle, sağlık ocağındakilerle, Nurettin amcanın kendisiyle konuştular. Odasına girdiler. Odasına kimseyi sokmazdı Nurettin amca. Ben, dâhil. En sonunda, onu da alıp götürdüler yanlarında. Giderken kilit vurdular kapısına. Tekrar geleceklerini, odaya kimsenin girmemesini tembihlediler. Herkes orada ne olduğunu merak edip durdu da kimse girmeye cesaret edemedi. Bense, karanlık odanın ışığı yanar diye akşamları evimizin penceresinde bekledim durdum. Işık hiç yanmadı. Oysaki Nurettin amca onun için her akşam gelir demişti. Ya her akşam gelip o karanlığın içinde ağlayan bir kadın varsa, diye düşünmekten kendimi alamadım. Eğer öyleyse, ona bir not bırakmam gerekirdi. Gelip de Nurettin amcayı bulamıyorsa başına ne geldiğini bilmeliydi. Doktorun tek arkadaşıydım. Bunu yapmak boynumun borcuydu.

Gün aydınlanınca, elimdeki kâğıdı kimselere çaktırmadan karanlık odanın kapısının altından içeri yuvarladım. Takım elbiselilerin gelip Nurettin amcayı götürdüklerini yazdım. Bir de hep sizden bahsederdi, sizi çok seviyor galiba, diye ekledim. Sonrası yine karanlıktı. Ne bir ışık çıktı meydana ne de bir ses.

Üç ay kadar sonra köyümüze yabancı bir kamyon geldi. İçinden başka bir takım elbiseli indi. Nurettin amcanın akıl hastanesine yatırıldığını, buradaki eşyalarının taşınması gerektiğini söyledi. Bu kadar. Başka hiçbir şey demedi. Alelacele gizemli odanın kapısı açıldı. İçerisi karmaşanın orta yeriydi. Kâğıtlar, kitaplar, kıyafetler hep yerdeydi. Kaybolan hasta kabul defteri bile vardı aralarında. Defterin her sayfasına şiir yazmıştı. Sevgilisine okuduğu şiirler olmalı, diye düşündüm. Sonra tekrar kalabalığa döndüm. Yazdığım notu bulmaya çalıştım. Bulamadım. Kaybolup gitmişti. Birden onu fark ettim. Duvara işlenmiş o yüzü. Tıpkı doktorun bana anlattığı gibiydi. Masmavi gözleri, simsiyah saçları ve hüzünlü bakışları vardı. Bir süre gözlerimi üzerinden alamadım. O esnada, odada ne var ne yoksa toplanıp kamyona yüklendi. Sadece, duvardaki o yüz kaldı geriye. Bir de ben.

***

Aradan yıllar geçti. Tıp fakültesini kazandım. Nurettin amcanın yattığı hastane ile okulum aynı şehirdeydi. Onu bulabilme umuduyla kalktım, gittim yanına. Oradaydı. Doktoru ile görüştüm. Ona, Nurettin amca ile olan geçmişimizi anlattım. Durumunun iyi olduğunu, istersem kendisiyle görüşebileceğimi öğrendim. Uzun süredir ziyaretine kimsenin gelmediğini, beni görmenin ona iyi gelebileceğini dinledim. Tedirgindim. Onca yıldan sonra ne denir bilemeden dikildim karşısına. Epey yaşlanmıştı. Nasıl oldu bilmiyorum ama ilk görüşte tanıdı beni. Uzun uzun sarıldık. Muhabbet ettik, hasret giderdik. Yanından ayrılırken teşekkür etti. Yazdığım nottan haberi olduğunu söyledi. Hâlâ görüyor musun onu, diye sordum. Evet der gibi kırptı gözünü. Kulağıma, senin sayende, diye fısıldadı. Sen çok iyi bir arkadaşsın.

Gözlerim doldu. Gülümsedim.

***

Bu, ömrümde dinlediğim ilk aşk hikâyesiydi. İçinde kaybolunan ve bundan mutlu olunan bir hayalden ibaretti.