20.356 Takipçi

"Postumuzu Serdik!". Post Öykü, 2014'te bu slogan ile matbaanın yolunu tuttu. Öyküyü merkezinde tutan dergi; kurmaca metinler, makaleler, incelemeler ve röportajları da sayfalarına alıp, iki ayda bir satış şubelerinin raflarında yerini alıyor. Şimdi, siz bu kaydı dinlerken Post Öykü, dijital dünyada da yeni bir öyküye imza atıyor. Atölyeler, ilginç dosyalar ve yazarların mutfağında olup, bitenler! Tüm bunlar ve daha fazlası sayfalardan ekranlarınıza taşacak! Post Öykü ve GZT'yi sosyal medya mecraları üzerinden takip etmeye başlayın.

İstanbul 2099: Yaşamdan sonra distopya var mı?

İstanbul 2099, bu çerçevede yazılan öykülerden oluşan bir kitap.
İstanbul 2099, bu çerçevede yazılan öykülerden oluşan bir kitap.

Daha önsözde öykülerin birbirinden alabildiğine farklı olduğu konusunda uyarılıyoruz. Bu tespit bir çok açıdan doğru aslında; çünkü İstanbul’da geçen bunca öyküden hareketle bir İstanbul eşgali çıkarmak neredeyse imkansız. Karakter ve kahraman profilleri için de aynı durum geçerli. Şehrin mevcut durumundan hareketle hemen hemen bütün senaryolar olası.

İçindekiler

“Öykümüz, 2099 yılı İstanbul’unda geçiyor.” İstanbul 2099, bu çerçevede yazılan öykülerden oluşan bir kitap. Derleyenler Kutlukhan Kutlu ve Aslı Tohumcu. On altı öyküden oluşan kitabın önsözünden bir tespit: Tür, üslup ve konu açısından birbirinden hayli farklı bu öykülerin İstanbul 2099 tasavvurlarında inkar edilemeyecek bir ortak nokta varsa o da söz konusu tasavvurların pek ümitvar olmaması herhalde. “Nora’nın Yosunları” öyküsüyle kitapta yer alan Elif Türkölmez ise sosyal medyada ... Distopik Tahayyüller Kooperatifi kursak ne güzel olur... diye muhteşem bir tespitle çıtayı daha yükseğe taşıyor. Aslı E. Perker, Tayfun Pirselimoğlu, Barış Müstecaplıoğlu, Deniz Tarsus, Engin Türkgeldi, Afşin Kum, Sabri Gürses, Mehmet Açar, Doğu Yücel, Cem Akaş, Gülayşe Koçak, Altay Öktem, Murat Uyurkulak, Mehmet Berk Yaltırık, Hakan Bıçakçı öyküleriyle kitapta yer alan diğer isimler.

Öykümüz, 2099 yılı İstanbul’unda geçiyor.
Öykümüz, 2099 yılı İstanbul’unda geçiyor.

Daha önsözde öykülerin birbirinden alabildiğine farklı olduğu konusunda uyarılıyoruz. Bu tespit bir çok açıdan doğru aslında; çünkü İstanbul’da geçen bunca öyküden hareketle bir İstanbul eşgali çıkarmak neredeyse imkansız. Karakter ve kahraman profilleri için de aynı durum geçerli. Şehrin mevcut durumundan hareketle hemen hemen bütün senaryolar olası. Bu coğrafyada, hele de İstanbul’da yaşayanlar değişimin ne kadar uçlara varabileceğinin farkındadır. Belki sadece İstanbul ile sınırlı tutmadan toplum olarak değişimi kabul etme hızımızı da göz önünde bulundurmak gerekiyor. Deprem atlatan şehir bir anda çılgınca bir yapılaşma sürecine girebiliyor. Şehrin en lüks caddeleri devasa inşaat kamyonları ve mikserler ile dolup taşabiliyor. Bilinenlerin dışında bir yaşam formuymuşçasına kalbi, beyni sayılan cazibe merkezleri bir iki sene içinde yer değiştirebiliyor. Ne olursa olsun, İstanbul ruhu olan, yaşayan bir şehir. Bunu kimse inkar edemez. Nietzsche’yi anarak diyebiliriz ki İstanbul, ruhuna o kadar uzun zaman baktığı insanlar gibi oldu. Ruhu olan bu şehrin bir de büyüsü var. O kadar ki onu konu alan kitabı anlatmak için oturduğunuzda bile en çok ondan bahsedebilirsiniz.

Derleme kitaplar gelecek dönemde daha büyük önem kazanabilir. Yaşadığımız ekonomik süreçler nedeniyle bazı dergi ve yayınevleri faaliyetlerine ara verdiklerini veya tamamen durdurduklarını açıkladılar. Sayının artması kimseyi şaşırtmayacak. Piyasa daralırken yazar ve okurun da fırsat ve seçenekleri azalacak. Derlemeler, birçok yazarı bir araya toplayıp okura farklı seçenekler sunma açısından önemli bir rol oynayabilir. İstanbul 2099 derlemesinde başarılı isimler yer alıyor. Okuyucu sadece bir veya iki yazarın öyküsünü okumak için bile kitabı rahatlıkla eline alabilir. Genelde de pişman olmaz. Bütün öyküler belli bir niteliğe sahipler. Tek tek ele alındıklarında teknik bazı aksaklıklardan söz edilebilir. Gelecek zamanın anlatıldığı öykülerde yazarlar ister istemez hariçten bilgi vererek evrenlerini açıklamaya girişebiliyorlar. Bu durum hassas bir denge gerektiriyor. Çizgi bir kez aşıldığında hikayenin bütün doğallığı ortadan kalkabiliyor. Türün özelliklerine ve yazarların kendilerine çizdikleri nicel sınırlara bağlı olarak bu aksaklık da göz ardı edilebilir. Doğrusu bu aksaklığın bütün bir öyküyü zedeleyecek kadar yoğun olduğu bir metin de yok kitapta.

Çizgi bir kez aşıldığında hikayenin bütün doğallığı ortadan kalkabiliyor.
Çizgi bir kez aşıldığında hikayenin bütün doğallığı ortadan kalkabiliyor.

Yeni nesil öykücülerden alışık olduğumuz kurgusal ve biçimsel denemeler bu kitapta mevcut değil. Dili ve kurgusu oturmuş yazarlar konuya kendi evrenlerinden bakıyorlar. Güvenli alanlarının dışına ne kadar çıktıklarını incelemek başka ve çok derinlikli bir çalışmanın konusu olabilir. Derlemeler, tıpkı dergiler gibi belli bir vasatı oluşturmaya çalışırlar. Bunun doğal neticesi olarak bazı metinler diğerlerinden sıyrılır. Post Öykü’nün her sayısı en iyi sayısı olmuştur mesela ama her sayının yıldız ismi sürekli değişir. Takım oyunundan bile farklı bir öngörülemezlik var bu konuda. Okurun ilgisini diri tutan unsurlardan biri de bu olsa gerek. İstanbul 2099’da Afşin Kum “Ekmek Parası”, Sabri Gürses “Bergamavi”, Doğu Yücel “İstanbullu”, Cem Akaş “Uzun Siyah Tül”, Mehmet Berk Yaltırık “Bozkıresk” öyküleriyle öne çıkıyorlar. Afşin Kum, “Ekmek Parası” öyküsünde yapay zeka ile ilişkimizi bugünkü ekonomik kalkınmayı sorgulayacak şekilde ele alıyor. “Ekmek parası” ifadesiyle kabullendiğimiz hayatın bizi nereye sürükleyeceği büyük bir soru işareti.

Doğu Yücel’in “İstanbullu” öyküsünü diğer bütün metinlerden ayırmak gerekiyor. Çünkü bu tutkulu bir aşk hikayesi. Bazı öykülerde sadece fon gibi duran İstanbul burada gerçek hüviyetine kavuşuyor. Bütün ihtişamıyla ortaya çıkıyor. Güzelliği, evet, kendi başına bir güzelliği var. Ama onu esas güzel kılan kendisine duyulan aşk. Hakan Bıçakçı da “Cesur Yeni İstanbul” öyküsünde İstanbul’un güzelliklerini gözler önüne seriyor. Bıçakçı’nın kahramanları evlerinde sanal bir deneyim yaşarken Yücel’in kahramanı sokakta yürüyor. Sonları iyi bitmese de iki öykü arasında “İstanbullu”yu tercih etmek belki bu kadar basit bir nedene dayanıyor. Görmezden gelme refleksini harekete geçirebildiği için Hakan Bıçakçı’nın “Cesur Yeni İstanbul”unu da anmak gerekiyor, biz henüz o kadar cesur olmasak da. Cem Akaş “Uzan Siyah Tül”ün ardına, zamanın ötesine kalan insanı gizlemiş. Her şey değiştiğinde bile insanın temel dürtüleri aynı kalacak. İster mağarada yaşasın, ister yıldızlar arasında seyahat etsin.

Her şey değiştiğinde bile insanın temel dürtüleri aynı kalacak.
Her şey değiştiğinde bile insanın temel dürtüleri aynı kalacak.

Akaş’ın anlattığı insanın ne yaptığı da değil aslında. Kısacık öyküsünde tarihin herhangi bir anında yaşanmış olabilecek bir hikayeyi anlatıyor. Çok küçük dokunuşlar ile de öyküsünü hem geleceğe taşıyor, hem de gelecekte farklılaşan bir toplumu gözler önüne seriyor. “Bergamavi” öyküsünde Sabri Gürses kitaptaki genel havanın dışına çıkıyor. Öykülerin çoğunda dini baskılarla şekillenmiş toplumlar var. İçi boşaltılmış dindarlık, toplumu bir arada tutmak için söylem olarak kullanılıyor. Sabri Gürses ise bütün mabetlerin yok edildiği, ama bunun kimseye duyurulamadığı bir geleceği anlatıyor. Şans eseri Ortaköy Camii suya batarak ayakta kalıyor. İnananlar onu bulup orada kendilerine bir mescit inşa etmeyi başarıyorlar. Gizlice de olsa ibadet etmek güzel ama bu sefer de kadınların mescidi kullanma talebi gündeme geliyor. İlk kullanmak isteyen de Müslüman mahallesinin muhalefetine rağmen genetik araştırmalara katılan Bergamavi’nin kız kardeşi Hatice.

İlginizi çekebilirMehmet Berk Yaltırık ile söyleşi

The Complete Qoran var, İngilizce. İnananlar onu okuyorlar. Öykünün sonuna kadar neler olacağını tahmin etmek mümkün değil. Çevirileriyle haklı bir üne sahip olan Sabri Gürses öykünün sonunda çeviri bir metin ile kahramanını geleceğe uğurluyor. İncelikli göndermelerin yer aldığı bir öykü “Bergamavi”. Korku hikayelerinden tanıdığımız Mehmet Berk Yaltırık’ın “Bozkıresk” öyküsü ilk okuyuşta dikkat çeken bir metin. İktidar değişimini meşhur bir eşkıya üzerinen anlatıyor. Kırçiçek adlı kadın bir eşkıya ve onunla anlaşma yapmak isteyen can düşmanı Paşa. Akış olarak Amerikanvari denilebilir belki. Mad Max Furry Road’ı anımsatan bir havası var. Kahramanların kadın olması ve genel atmosfer bu benzerliği bariz kılıyor. Diğer yandan bisikletli bir eşkıya ile karşı karşıyayız. Palası ile adam öldüren, haraç alan, ama bisikletle gezen bir eşkıya. Düzenli ordunun da seçkin askerleri bisiklete biniyorlar. Eğlenceli bir hayal. Kitaptaki en güçlü hikayelerden birine sahip olmasına rağmen bu öykü kitaptaki en ayrıksı metin de olabilir.

Çünkü bu hikayenin İstanbul’da geçtiğini fark etmek zor. Bozkıresk ismi başta olmak üzere kullanılan isimlerin de bu yönde aldatıcı bir etkisi var. Eleştiri de tanıtım da olmayan kitap yazılarının arada kalmışlığını buraya kadar tamamlamış olmalıyız. Bitirmeden elimizdeki distopik öykülere bir iki soru sorabiliriz. Bir süredir Bülent Ayyıldız ve Aykut Ertuğrul Post Öykü’de Netflix’ten sonra öykünün yazılıp yazılamayacağını tartışıyorlar. İkisi de öykücü. Varacakları sonucun “Evet, öykü yazılabilir ve yazılıyor da,” olması gayet anlaşılır. İstanbul 2099’u bir de bu gözle okumakta fayda var. Başarılı dediğimiz bu öykülerin popüler kültürden ne kadar beslendiklerini, benzerliklerini, aynılıklarını, perspektiflerini, temel değerlerini sorgulayabiliz. Olumlu ve olumsuz niteliklerini ortaya koymak çok eğlenceli bir okuma olacaktır. Belki sonunda yazarlarımızın, farkında olmadıkları bir distopya içinden yazdıklarını göreceğiz. Bu da her zamanki gibi okura kalan eşsiz bir deneyim. İyi okumalar.