Sırtında Bir Ağırlık

Sırtındaki beyaz tüyler birer kanat formuna dönüştü. Kanatlar gözünün önünde hızla büyüdü.
Sırtındaki beyaz tüyler birer kanat formuna dönüştü. Kanatlar gözünün önünde hızla büyüdü.

Leyla Hanım günlerce en şiddetli ağrı kesicilerden neredeyse doz aşımına neden olacak miktarlarda aldı. Ama hiçbirinin bir tesirini görmedi. Bu ağrının altında başka bir neden yattığını düşündü nihayet. Ne olduğunu kendi bulamayacağını anlayınca bir doktora görünmeye karar verdi.

Sırt ağrıları ne zaman başladı biliyor. Şu Vatikan’ın büyük patlamayı kabul ettiğini duyurduğu günler. Tüm kanallarda aynı haber. Papa Bigbang’e inanıyor. Koyu Hristiyanlar rahatsız, İncil böyle demiyor. Şu sırt ağrısı olmasa ne keyifle izlerdi haberleri Leyla Hanım. Ağrı tadını kaçmıştı, arkasına kırlentleri dizdi, kanepeye uzandı. Ne kadar çok cahil insan var şu dünyada. Ama gerçeği buluyorlar yavaş yavaş. İşte şu Tanrı’nın oğlu olduğuna inanan Hristiyanlar bile nihayet akıllarını kullanmaya karar verdi. Dünyanın nasıl işlediğini böyle böyle anlayacağız. Akıl bunun için var. Bilim bunun için var. Sıra Müslümanlarda. Geçen kimdi biri televizyona çıkmış ne diyordu. Neymiş, her kar tanesini bir melek atarmış. Hangi çağdayız artık, her şeyin akılla ispatını yapabiliyorken buna inanıyorlar ya e yuh artık. Depremlerin insanların günahlarından kaynaklandığını düşünüyorlar bir de. Sanırsın ilkel kabileler devrindeyiz. Ve daha neler neler var. Zor, çok zor böyle bir milletle muasır medeniyetler seviyesine çıkmak ya neyse.

Biliminsanı olmakla övünen bir biyoloji profesörüydü Leyla Hanım. Hayatına bilimin bakışıyla bakar, bununla da gurur duyardı. Laboratuvarına neredeyse bir mabet muamelesi yapar ve saatlerce bilim tanrısı için ibadet ederken hiç gocunmazdı. Halbuki adanmışlığını bir din inanışına benzeten oldu mu sinirden köpürür ve bu dünyayı dogmalardan kurtarmak için canını dişine taktığını söylerdi. Bu çabasının dogmalarla beslenen dinlere benzetilmesinden oldukça müteessir olurdu.

Sırt ağrılarını duymaya başladığında yemeğini yemiş, bulaşıklarını yıkamış ve televizyon izlemek üzere üçlü kanepesine oturmuştu. Bu ağrıların sebebini tüm gün laboratuvarda ayakta durmasına bağladı. Haberler bitince ilaç aldı. Bekledi, bekledi, bekledi. Ama ağrısı dinmek bir yana daha da şiddetlenmişti.

Leyla Hanım günlerce en şiddetli ağrı kesicilerden neredeyse doz aşımına neden olacak miktarlarda aldı. Ama hiçbirinin bir tesirini görmedi. Bu ağrının altında başka bir neden yattığını düşündü nihayet. Ne olduğunu kendi bulamayacağını anlayınca bir doktora görünmeye karar verdi.

Doktor, Leyla Hanım’ın sırtını açtığında ufak bir çığlık koyverdi. Leyla Hanım dili tutulan doktorun bir şeyler demesini bekledi. Doktor derin bir nefes aldı ve Leyla Hanım’a korkunç şeyler söyledi. “Sırtınızda iki tane çıkıntı var Leyla Hanım, bildiğimiz kürek kemiklerinden bahsetmiyorum, onların hemen yanında, tümör olabilirler ama bildiğim ve gördüğüm hiçbir tümöre benzemiyorlar. Acilen taramaya girmeniz gerekli.”

Acilen taramaya girdi Leyla Hanım ve olmayacak bir şey oldu, taramada hiçbir ama hiçbir şey çıkmadı. Ne sırtındaki iki çıkıntıdan ne de herhangi başka bir anormallikten eser vardı görüntülerde. Bunun nasıl olabileceğine kimse izah getiremedi. Halbuki çıplak gözle bile Leyla Hanım’ın sırtında ayan beyan iki çıkıntı görünüyordu. Çıkıntıların üstündeki deri şeffaflaşmıştı ve gergin derinin üzerinde yol yol mavi mor damarlar uzanıyordu. Doktorlar her şeyini tetkik etti, beyin dalgalarını ölçtüler, kalp atışlarını, kan değerlerini… Sırtındaki dokudan biyopsi bile aldılar ama alınan örnekler enteresan bir şekilde mikroskop altında görünmüyordu. Doktorlar çaresizlikle kendilerince yorumlar getiriyorlar ama kendileri bile yaptıkları açıklamalardan tatmin olmuyorlardı.

Tüm bunlarla ilgilenen doktorlar bunları başka hiçbir meslektaşına anlatmayacağına dair ant içti. Çünkü böylesi bir haber yeri yerinden oynatır, modern tıbbın hazin sonunu hazırlardı. Makinenin göremediği bir insan dokusu olacak öyle mi? Açıklanamayan, örneği görülmemiş bir yapı, hastalık, artık her neyse. Bilim, determinizm, pozitivizm sayıklayan biliminsanları birer birer kalp krizi geçirir, ölmüş olanların ta mezarlarda kemikleri sızlardı. Doktorlar son teknoloji makinelerin göremediği bu iki kitleyi ameliyatla almanın riskli olacağında fikir birliğine varınca Leyla Hanım üniversiteden izin aldı, kendini eve kapattı ve bir faydasını göremediği doktorların telefonlarına bile çıkmaz oldu.

Leyla Hanım işin peşini bırakınca ağrıları giderek azaldı, ama sırtındaki yumrular giderek büyüdü. Her sabah uyanır uyanmaz sırtını aynaya dönüyor ve artık iki küçük kambura dönüşmüş olan çıkıntıların ne kadar büyümüş olduğuna bakıyordu.

Bir gece, daha önce hiç hissetmediği bir acıyla uyanıverdi. Sırtından aşağı inen bir ılıklık hissediyordu, ne olduğunu anlamak için hemen aynaya koştu. Üstünü çıkarttı ve arkasındaki çıkıntıların patlamış olduğunu gördü. Çıkıntıların içinden yumurtadan çıkan civcivler gibi kanla lekelenmiş bembeyaz tüyler uzanıyordu. Dehşet içinde bakakaldı. Beyaz tüyler birer kanat formuna dönüştü. Kanatlar gözünün önünde hızla büyüdü. Uçları neredeyse tavana değeceği sırada büyüme durdu.

Leyla Hanım çığlık atmamak için dudaklarını ısırarak düşünmeye çalışıyordu. Bu kat kat beyaz tüylü iki heyula kanadın mantıklı açıklaması vardı tabi ki. Bunlar hezeyandan başka bir şey değil, bunlar gerçek değil. Uyuyup uyanınca geçeceğini umarak yatağına geri dönmeye karar verdi ama adımını attığı gibi sırtındaki kanatlar kontrol edilemez bir şekilde çırpılmaya başladı. Kendini zorla yatağa attı ve yüzükoyun uyumaya çalıştı. Uykusunda sağa sola dönecek olduğunda ezilen kanatlarının acısını duydu, halüsinasyon görüyor olması mı daha kötüydü, bu kadar gerçekçi olması mı bilmiyordu.

Sırtındaki ağırlıkla uyandı. Yataktan doğrulmaya çalışınca kanatlar yine çılgınca hareket etmeye başladı. Leyla Hanım sakinleşince kanatların hareketi de durdu. Küçük küçük adımlar atarak banyoya girdi. Halüsinasyon gördüğü fikri gücünü kaybediyordu, belki literatürde gözünden kaçan bir hastalıktı bu. Hem şu semavi dinlerdeki melek tasvirlerinin kanatlı olması eski çağlarda da kanatları çıkan insanların görülmüş olmasından kaynaklanıyor olabilirdi. İnsanlar bunun bir hastalık olduğundan habersiz oldukları için buna metafiziksel anlamlar yüklemiş olmalılardı.

Leyla Hanım bu sefer artık gerçek olduğuna hemen hemen emin olduğu kanatlarını ılık suyla yıkadı ve saatlerce kendi hastalığıyla ilgili makale aradı. Ne yazık ki hiçbir şey bulamadı. Literatürde uzaktan yakından alakası olan herhangi bir hastalık bildirilmemişti. Tekrar bunların halüsinasyon olduğu fikri hasıl oldu ve yaka silktiği doktorlardan tekrar medet ummaya başladı, hastaneye dönmeye karar verdi. Her ne kadar gerçek olmasalar da kanatlarından dolayı hiçbir giysisi üzerine olmuyordu. Dolabında sırtı dekolteli bir gece elbisesi buldu. Ne kadar gülünç kaçacağını bile bile giydi onu. Payetli elbise içinde beyaz kanatlı bir melek. Kanatlarını kontrol etmeye de alışıyordu yavaş yavaş, kapıdan dışarı çıkarken onları aşağı eğebildi.

Dışarıda ona bakıyorlar mıydı? Evet. Tüm bu insanlar ona kıyafetinin şaşasından dolayı bakıyor olmalılardı. Bir an önce arabaya atlayıp hastaneye gitmeli. Ona antipsikotik bir şeyler vermeliler. İnsanlar bakıyor dik dik, gözlerini kaçırmadan, şaşkınlıkla. Yoksa kanatlarını onlar da mı görüyor? Saçmalıyor, kanat kuşta olur insanda değil. Literatürde böyle bir hastalık olsaydı gerçekten kanatları olabilirdi ama yok. Melek diye bir şey de yok. Fotoğrafını çekiyorlar, hayır hayır telefonlarına bakıyorlar sadece, arabaya atlamalı hemen ama bu kanatlarla sığar mı? Sığar tabi çünkü kanatları yok. Öyleyse bu ağırlık ne? O cahil insanlara dönüşüyor, kanatmış. Elinin körü. Kafayı yiyor denmez, usavurma yetisini kaybediyor. Belli ki dopaminerjik sisteminde sıkıntı var. Nihayet arabaya ulaştı. Kanatları arabanın içinde iki büklüm oldu, canı yanıyor. Var olmayan şeyin acısı duyulur mu?

***

Leyla Hanım şıkır şıkır elbisesiyle kendini Türk hekimlerine emanet etti. Tahmin ettiği üzere kendisinden başka kimse kanatları görmüyordu. Bu onu epey rahatlattı. Doktorların gördüğü hâlâ yalnızca o gizemli iki çıkıntıydı. Evet biraz büyümüş ama patlamamışlardı. Ne olduğunu bilmediği iki kamburu devasa iki kanada tercih ederdi Leyla Hanım. Ölümü görüp sıtmaya razı olmuştu ve sırtında ne olduğu bilinmeyen iki çıkıntı olmasına sevinmişti.

Psikiyatristler ne olduğu anlaşılamayan hastalığının Leyla Hanım için travmatik olduğunu ve bu travmayla başa çıkabilmek için dismorfilerin baş gösterdiğini söyledi. Birkaç depresyon ilacı yazdılar reçetesine. Hastanedeki diğer doktorlar gibi yumrulardan kimseye bahsetmeme konusunda yeminli oldukları için Leyla Hanım’ın hayali kanatları hakkında bir makale yazamayacaklardı. Bundan dolayı biraz üzgünlerdi. Ama ilaç tedavisinin birkaç haftada etkisini göstermeye başlaması ve Leyla Hanım’ın kanatlardan aşağı geçmiyor diyerek iki çirkin çıkıntıyı açıkta bırakan elbiseler giyme ısrarından vazgeçmesi herkes için iyi haberdi.

Leyla Hanım bir ay sonra eski haline döndü. Tıp fakültesinde derslere girmeye ve laboratuvarında araştırmalar yapmaya kaldığı yerden devam etti. Yumrular ilginç bir şekilde o halüsinasyonların başladığı korkunç geceden beri ağrımıyordu ama ne oldukları da hâlâ anlaşılmamıştı. Leyla Hanım da dahil olmak üzere hepsi bu iki kütleyi görmezden gelmeyi tercih etti. Leyla Hanım öldüğünde onu yıkayanları üç saniyeliğine şaşırtacak olan bu iki yumrudan kimse bir daha bahsetmeyecekti.

Veyahut

Leyla Hanım şıkır şıkır elbisesiyle kendini Türk hekimlerine emanet etti. Psikiyatri katına çıkana kadar psikiyatrinin gitmesi gerektiği yer olmadığını anlamıştı aslında, koridordaki istisnasız tüm bakışlar ona çevriliydi çünkü. Hemen doktorlardan biri onu kolundan çekip odasına aldı. Kanatlarının nasıl çıktığını dinledi, uzun uzun inceledi bu iki garip heybetli kanadı. Ne diyeceğini bilemiyordu, gözlerine yaşlar dolmuştu. Çok geçmeden odaya meslektaşları akın etti. Hepsinin tepkisi aynıydı, “Bu gerçek olamaz,” diyorlardı. “Daha önce ne böyle bir şey gördük ne de duyduk. Şu tüylere bakın. Şu kanatın sırta gömülen köküne bakın. İmkansız. Böyle bir şey hiçbir yerde yok. Hiçbir yerde yazmıyor. Ama basbayağı gerçek, görüyoruz, dokunuyoruz.”

Leyla Hanım’ın sırtındaki ağırlık artmış iyice iki büklüm olmuştu. Uzunca bir süre tek kelime etmeden sessiz sessiz ağladı. Tüm bunların hayal olmasını ne kadar çok isterdi. Halbuki şu susmak bilmeyen doktorlar bunlar gerçek diyerek kanatlarını bir kat daha ağırlaştırıyordu. Leyla Hanım bilinmezliğin altında eziliyordu. En sonunda dayanamadı ve “Kurtarın beni!” diyerek avazı çıktığı kadar bağırdı. “Hiçbir şey yapamayız,” dedi doktorlar Leyla Hanım biraz sakinleşince. “Kanatlarınızı biz görüyoruz ama makinelerimiz görmüyor.” Leyla Hanım kendisine yakışmayacak bir şekilde yalvarmaya başladı. Doktorlar kendi aralarında acil durum toplantısı yaptı ve riskli de olsa Leyla Hanım’ın isteğini gerçekleştirmeye karar verdiler. Gerçekten de bu halde insan içine çıkamazdı, onu ölene dek hastanede tutacak değillerdi ya.

Ameliyathane hazırlandı, cerrahlar tüm cesaretlerini topladı. Leyla Hanım’a genel anestezi yapıldı ve ağaç budar gibi kesildi kanatları, çok az kan aktı, korkulandan çok çok az. Kesilen kanatlar ameliyattan hemen sonra hastane bahçesine gömüldü. Leyla Hanım uyandıktan sonra kimse ona kanatlardan bahsetmedi. Herkes sessiz bir matem havasına bürünmüştü. Sırtındaki iki kök birkaç hafta sızladı. Hâlâ ne olduğu bilinmeyen iki çıkıntı olmasına rağmen hafiflemiş hissediyordu. Leyla Hanım aklında kalan iki ayrı anıdan en hafifini seçti, bunu değil.