20.356 Takipçi

"Postumuzu Serdik!". Post Öykü, 2014'te bu slogan ile matbaanın yolunu tuttu. Öyküyü merkezinde tutan dergi; kurmaca metinler, makaleler, incelemeler ve röportajları da sayfalarına alıp, iki ayda bir satış şubelerinin raflarında yerini alıyor. Şimdi, siz bu kaydı dinlerken Post Öykü, dijital dünyada da yeni bir öyküye imza atıyor. Atölyeler, ilginç dosyalar ve yazarların mutfağında olup, bitenler! Tüm bunlar ve daha fazlası sayfalardan ekranlarınıza taşacak! Post Öykü ve GZT'yi sosyal medya mecraları üzerinden takip etmeye başlayın.

Unuttuklarım ve kahve falı

Bak fincanı oynattık, fal da değişti. Yaratık eğildi sanki.
Bak fincanı oynattık, fal da değişti. Yaratık eğildi sanki.

Şimdi yavaş yavaş bitir konuşmanı. Hastabakıcı odayı temizlemeden, bu hikayenin de üstünü kapa. Yemekhanede alay etmesinler seninle. “Her gün kendi falına bakıyor, delirmiş bu,” demesinler. Günü koy diğerlerinin yanına. Yazgını ve yazını; bir klinikte, plastik bardakta kendine baktığın fallara sakla.

Çok büyük bir çöl var. Bak, ince ince kum dolu fincanın dibi. Arapça harfler görünüyor. ى ،ل ،غ gibi. Hatırlıyorsun değil mi? Yazları Süleymancıların kursunda kalırken çardakta halka olur, Macide Hoca’nın okuduğu tecvid kitabını tekrar ederdik etrafında. Başörtü ve uzun eteklerimiz bizi yaktıkça yakar, ekşi terimiz burnumuza geldikçe utanırdık. Koltukaltlarımızı sabunla yıkadığımız günlerdi, gizlice. Uğultu, güneş derken tatlı bir uyku bastırırdı. “O anlarda gerçekten yaşadığımı hissediyorum,” derdin sen, “yok oluş gibi memnun ediyor beni bu.” Bence, ölümle mutluluğun bir alakası yoktu. Kışın okula gidilir, yazın kursa gelinir, havlu ve yazma kenarları işlenir, sonra da evlenilirdi.

Bununla niye kavgalı olduğunu bilmiyordum. Seninkiler seni kursta bırakıp köye gider, üç ay görünmezlerdi. Hafta sonu evci çıkanların kaymaklı bisküviler ve harçlıklarla gelişi mi üzerdi seni? Yoksa pazar akşamları kursu dolduran yeni yazmalar, taşlanmış kot etekler, boncuklu bileklikler mi? Bunları anlatmazdın da, daha çok sabahlar hakkında konuşurdun. En sevmediğin şeydi sabah ezanında ranzaların dövülmesi. Hoca hanımların mukaddes duygular uyandıran narin ellerinin, bir yandan ranzaya vurup bir yandan da “Kardeşiiiiiim, kardeşiiiim, kardeşiiiim, haydi uyan kardeşiiiiim…” deyişleri saatlerce gitmezdi kulaklarından.

Abdesthaneye gidip abdestini alırdın. Gece boyu açık kalan camların soğuttuğu taşlık her sabah ürpertirdi seni. En üst kattaki mescide çıkardık sonra. İlla cam kenarında tutardın safını. Namazını kıldıkça için ılırdı. Aydınlanmaya başlayan dünyaya bakar, hayallere dalardın. O zaman da karalıyordun bir şeyler. Çocuk aklınla ne demeye yazıyor, bir gün çok büyük bir romancı olacağına nasıl inanıyordun? Ama söylemiştin. “İlk romanım, beni sabah namazına uyandıran annemin telaşlı sesiyle başlayacak. Çünkü o da seslenirken sanki Allah’mış gibi, sanki bir dakika daha geciksem cennetin kapısı sonsuza dek kapanacakmış gibi davranıyor. Nefret ediyorum sesindeki panikten,” demiştin.

Bak sol tarafta harabe binalara benzeyen şeyler var. Dibinde uzun saçlı, esmer bir kız yatıyor. Bu sensin. Uyuyor galiba. Tek başına, karanlıkta. Arkada kum dağları sıralanmış. Aman o da ne? Ellere bak ellere. Çölden taşan, fincandan taşan koca parmaklar uzanmış gölgene. Kliniğe yatacağını ilk duyduğumda da ellerin gelmişti aklıma. O romanı yazdıktan sonraydı. Her zamanki gibi aşağılamıştı baban. Ne varsa yüzüne vurmuştu. “Roman yazacağım diye evlenmedin, bu muydu yazdığın da, kendini âleme rezil ettin,” demişti. Dünya mükemmel olacak sanıyordun hep. Buna çocukça inanıyordun. Hani acı çekmiştin ya intikamını alacaktın hayattan. Boşa yaşamış olamazdın bunca kırgınlığı. Tüm zehirlerini akıtacak, onlar kitap olup raflarda dururken “Nihayet oldu,” diyecektin.

“Yazamayacak olsaydım ne anlamı kalırdı yaşadığımın?” Oysa güzel falan olacağı yoktu. Romanın yayımlanınca da mükemmel olmadı dünya. Bir kocanla iki çocuğun olsa onlara atardın suçu. “Evlendik, çoluk çocuk derken yenildik,” derdin. Sızlanma hakkın da alındı bak elinden. Sana uzanan parmakların arkasında tüyler var. Üstüne üstüne düşmüş sanki. Sakala benziyor bunlar. Çirkin bir ağızdan uzanıyor yüzüne doğru. “Herkes nereye gitti?” diyorsun. Islak, yapış yapış, hırıltılı bir dil dolaşıyor suratında. Yeşil damarlı, kemikli, ihtiyar eller boynuna uzanıyor. Gökle yani Allah’la arana giren adamın gücü seni korkutsa da, zayıflığı sana gurur veriyor. İlkel toplumlardan beri… İtici… Kan bağı… Yasak… Her hafta cumadan gelirken en çok lokumu sana vermesi hoşuna gidiyor yine de. O adamı yıllar sonra Mürekkep Lekesi Testi’nde bir daha görüyorsun.

Psikiyatra gittiğinin üçüncü ayıydı. “Testler yapıldı,” dedin. “Minnesota ve Mürekkep Lekesi.” Sınırda kişilik bozukluğu, demiş doktor. “Normal bir insanda öfke şu kadardır, sendeki bak bu kadar, şurada da kliniğe yatırıyoruz zaten.” Ellerinin delirmeye yakınlığı ürkütmüştü beni. Manik depresif tanıyı kendi aramızda koyup da “Canım sanatçı hastalığı işte. Virginia, Sylvia, Vivian, Brigitte hepsi manik depresif. Sanatın şanındandır delirmek,” demeye benzemiyordu bu.

Fincanın sağında, uyuduğun yerin karşısında bir sürü mezar var. Demek ki toprağa vermişsin herkesi. Çok severdi seni insanlar. “Ne kadar iyisin,” derlerdi. “Ömrümde böyle çalışkan, böyle başarılı, böyle alçakgönüllü kadın görmedim,” derlerdi. Birini iki gün ihmal etsen arardı hemen. İçindeki coşku yeterdi hepsini kanatlarının altına almaya. Kendini paramparça edişin kendinden değildi, işte bunu bilmezlerdi. Deli gibi korkuyordun terk edilmekten, sevilmemekten. Her dediklerini yaparsan borçlanırlardı sana. Gidemezlerdi. Elinde avucunda ne varsa dağıtmanın sebebi de bu değil miydi zaten? Aile, akrabalar, arkadaşlar. Ne zaman bir sevenin bu durumu sorgulasa aynı hikayeyi anlatırdın hep. Hani iki derviş varmış da biri birine sormuş: “Olunca ne yaparsın olmayınca ne yaparsın? Olunca yerim, olmayınca şükrederim. Sen ne yaparsın? Olunca dağıtırım, olmayınca şükrederim.” Sonra gülüp giderdin oradan.

Bak fincanı oynattık, fal da değişti. Yaratık eğildi sanki. Dili ayaklarına değiyor şimdi. Isırıyor mu, koparıyor mu bilemedim ama kan sızıyor ayakucuna. Arayışın, köksüzlüğün, sığamamanın düşmanı bu mahluk zaten. Gene mi intihar edeceksin yoksa? “Bazen içime biri yerleşiyor sanki. Taştan, kaskatı bir şey. Her zamanki gibi yaşıyorum ama ölümün soğukluğu giriyor hayatla arama,” dediğin şey mi bu? Fincandaki gulyabani mi giriyor falına, yaşama, rüyana. İntihar edeceksen küvette damar yolu açma kendine. Aklım çıkacaktı seni o halde gördüğümde. Küllerinden doğacağına inanırken kanında yarı ölü bulunmak mıydı hayat?

Şimdi yavaş yavaş bitir konuşmanı. Hastabakıcı odayı temizlemeden, bu hikayenin de üstünü kapa. Yemekhanede alay etmesinler seninle. “Her gün kendi falına bakıyor, delirmiş bu,” demesinler. Günü koy diğerlerinin yanına. Yazgını ve yazını; bir klinikte, plastik bardakta kendine baktığın fallara sakla.

İLGİLİ HABERLER