Yol bilenin kılıç kuşananın

Wade Davis, batının kötü olduğunu henüz kitabın başında kabul ediyor ve her bölümde sunduğu kıssa ve anılarla tezini destekliyor
Wade Davis, batının kötü olduğunu henüz kitabın başında kabul ediyor ve her bölümde sunduğu kıssa ve anılarla tezini destekliyor

Yol Bilenler, Kanada’da Toronto Üniversitesi’ndeki Ideas isimli bir radyo programında kitapla aynı ismi taşıyan bir konuşmadan metne aktarılmış. Kitabın dili gayet akıcı; okurken sizi, belki hayatınız boyunca hiç görmeyeceğiniz, hatta belki de adını ilk defa duymuş olduğunuz, kitabın arasına kalemi koyup google’dan aratmadan haritada yerini bulamayacağınız uzak coğrafyalara götürüyor.

“Daha iyi eğitilmiş olan biz, bir bakıma, çok daha kötüyüz”

Franz Boas

Bu yazıya neden böyle bir epigraf seçtim; bizzat kitabın içinden çekip aldığım bu epigraf bana kalırsa Wade Davis’in Yol Bilenler’deki bütün derdini özetliyor. Davis, batının kötü olduğunu henüz kitabın başında kabul ediyor ve her bölümde sunduğu kıssa ve anılarla tezini destekliyor, batıya net bir özeleştiri getiriyor. Bunun yanı sıra Davis’de hâlâ fazlasıyla üstten bakma refleksi görmek mümkün. Çünkü Wade Davis, Franz Boas’ın da dediği gibi “iyi eğitilmiş olan” meşhur bir antropolog ve ethnobotanikçi. İnsanlar, kültürler üzerine çokça vakit harcamış birisi. Zamanla oluşmuş harika bir bilgi birikimi mevcut, bu da mutlak suretle kitabına yansımış.

Yol Bilenler, Kanada’da Toronto Üniversitesi’ndeki Ideas isimli bir radyo programında kitapla aynı ismi taşıyan bir konuşmadan metne aktarılmış.
Yol Bilenler, Kanada’da Toronto Üniversitesi’ndeki Ideas isimli bir radyo programında kitapla aynı ismi taşıyan bir konuşmadan metne aktarılmış.

Yol Bilenler, Kanada’da Toronto Üniversitesi’ndeki Ideas isimli bir radyo programında kitapla aynı ismi taşıyan bir konuşmadan metne aktarılmış. Kitabın dili gayet akıcı; okurken sizi, belki hayatınız boyunca hiç görmeyeceğiniz, hatta belki de adını ilk defa duymuş olduğunuz, kitabın arasına kalemi koyup google’dan aratmadan haritada yerini bulamayacağınız uzak coğrafyalara götürüyor. Beş yüzyıl öncenin insanlarıyla Amazon nehrinin uçsuz bucaksız havzasında yaşam mücadelesi veriyor, Afrika’da, Kalahari’nin kuraklığında susuzluk çekiyor yahut Pasifik’te ters rüzgarlar başlamadan denizden çekip çıkaracak bir ada arıyorsunuz.

Bu anlattıklarımın hepsi bir yana Wade Davis’in içini kemiren bir de sıkıntısı mevcut; kaybolan, yitip giden, unutulan ya da unutturulan, nesli tükenmeye yüz tutmuş kadim kültürlere ağıt yakıyor. Kadim diyorum, çünkü ona göre her kültür kadim ve her toplumda bir sır var, her dil insanlığın entelektüel mirasının bir parçası. Davis, bu korkunç yok oluşu dillerin ölümüne bağlıyor ve hâkim dil olan -kendi anadili- İngilizceyi de bu yüzden pekala suçluyor.

“Dil denen şey, birtakım dil bilgisi kurallarından ve söz dağarcığından ibaret değildir. Adeta insan tininin billurlaştığı yerdir, her bir kültürün ruhunu vücuda getiren araçtır. Her dil zihindeki bir cangıldır, düşüncenin dönüm noktasıdır, tinsel olasılıkların oluşturduğu bir ekosistemdir.”

“Ortalama olarak iki haftada bir, bir ihtiyar ölüyor ve kadim bir dilin son hecelerini de beraberinde götürüyor. Bunun anlamı da şu: Birkaç nesil sonra, insanlığın toplumsal, kültürel ve entelektüel mirasının yarısının yittiğine tanık olacağız.”

“İngilizce konuşamadığım bir dünya hayal edemiyorum, zira İngilizce güzel bir dil olmasının yanı sıra, hem benim anadilim hem de benliğimin tam ifadesi. Ama İngilizcenin adeta kültürel bir sinir gazı gibi, insanlığın diğer seslerini, dünyadaki diğer dilleri de susturmasını hiç istemem.”

Peki, nereden geliyor batının bu susturma, yok etme, tarihe gömme arzusu? Kitabı oluşturan bölümlere ve içindeki farklı kültürlerin muazzam hikayelerine dalmadan önce çok kısa bu soruya odaklanmak istiyorum, zira Wade Davis de kitabı Yol Bilenler’de bu soruya öncelik tanıyor. Siyaset bilimcilerin “Beyaz Adamın Yükü” diye tabir ettiği, en iyi biziz ve diğer toplumlar da iyileşebilmek için bize muhtaçlar, dünyaya yayılmamız dünyanın hayrına olacaktır inanışı kitabın yazarının da canını sıkmışa benziyor. Bununla birlikte Davis, hâkim toplumların bu acımasız refleksine bir anlam verse de, antropologların bu doğrultuda birer kafatasçıya dönüşüp, yıllarca, o meşhur bilgi güç ilişkisinin bir aracı, alet edevatı olmalarına öfkeli. Antropolojideki bu yönelimin Hindistan’da, Güney Amerika’da, Afrika’da, Polinezya’da ve dünyanın daha birçok coğrafyasında yaşanılanları meşrulaştırmasından ve insanlığın benzerlikleri şöyle dursun, ırksal ayrımlarına odaklanmasından şikayetçi.

“Tarih bize göstermiştir ki mütehakkim grupların mazlumları kırıp geçirmesi için herhangi bir gerekçeye ihtiyaçları yoktur.”

“İrlanda’dan Japonya’ya, Amazon’dan Sibirya’ya kadar, insan toplulukları arasında keskin genetik farklar bulunmaz. Olsa olsa coğrafyaya dayalı değişimler bulunur.”

“Bilgi denen şey, çoğu durumda iktidarla el ele verir, yorum da çoğu zaman fayda görmenin ifadesidir.”

Ve Wade Davis soruyor: “İnsan olmak, hayatta olmak ne demektir?” Biz de bu sorunun ışığında Wade Davis’le beraber bir yolcuğa çıkıyoruz. Kitap boyunca gerek zamanda gerek mekanda atlamalar yaparak Modernizm öncesi dünyanın kadim bilgeliğine seyahatimiz böylelikle başlıyor.

İlk durağımız Kalahari Çölü. “Kahverengi Sırtlan Mevsimi” başlıklı bölümde insanlığın atalarını, atalarımızı, Sanlar diye bilinen uygarlığı ziyarete gidiyoruz. Bilim, büyük göç gerçekleşmeden, insanlık kollarıyla dünyanın dört bir yanını sarmadan önce her toplumun tek bir kökenden geldiğini belirtiyor: Afrika’dan. Sanlar genetik olarak bu kökenin ta kendisi ve güçlükle de olsa hâlâ varlığını sürdüren bir toplum. Binlerce yıl evvel bereketli Afrika toprakları çölleşmeye başladığında var olanı kabul edip yuvalarını terk etmeyenler. Kalahari Çölü’nün acımasız kuraklığı onlar için memleket havası. Ellerinde sopayla bitki kökü arayan, eğer bu yıl çöle yağmur düşerse ilkel silahlarıyla avlanmaya çıkacak olan ve çıplak ayaklarıyla dört mevsim çölü adımlayan bu topluluk, Wade Davis’in anlattığına göre hiç de sanıldığı kadar ilkel olmayan bir kültüre, dile, ahiret inancına sahip. Davis, Sanların yaşamlarını dini inançlarından çölde hayatta kalma metotlarına, gelenek ve göreneklerinden avlanma tekniklerine kadar ince detaylarıyla ele alıyor ve bizlere yok olmaya yüz tutmuş bir toplumu tanıma fırsatı sunuyor.

Kitaba ismini veren ikinci kısım beni en çok etkileyen bölüm oldu. Bu bölümde yolumuz Polinezya’ya düşüyor. Coğrafi keşifleri öncesi, biz henüz yeni dünya dediğimiz kısmın varlığından habersizken, sal tipi teknelerle Pasifik’in her köşesine Hawai Adaları’ndan Endonezya’ya, Güney Japonya’dan Yeni Zelenda’ya yayılmış seyrüseferci bir toplumdan bahsediyor, Davis. Bu seyrüseferci Polinezyalılar için, Modern anlamda denizci değil, diyor ve ekliyor, onlar yol bilenler. Bir nevi deniz keşişi bu insanlar okyanustaki her akıntıya, bütün takımyıldızlara, zamana ve mekâna, karaya, denize ve havaya hâkim kişilerdi. Onların tabiriyle bir adayı bulmak değil, okyanusun içinden çekip çıkarmak diye bir şey vardı. Wade Davis, İspanyol ve Fransızlar başta olmak üzere batının gerek misyonerler gerekse ordular aracılığıyla yaptığı kültürel saldırılar karşısında yüzyıllar boyunca hayatta kalma mücadelesi veren bu kültürü kendi anılarıyla, dinlediği hikâyelerle ve sözlü kültürün mitleriyle dolu dolu anlatıyor. Bittiği zaman tadı damağımda kalan bu bölümü belgesel keyfiyle ama yer yer coşarak okudum.

“Mau bir keresinde Nainoa’ya şöyle demiş; eğer okyanusu okuyabilirsen, zihninde adayı görebilirsen, hiçbir zaman kaybolmazsın.”

  • “Tam da hedeflerine ulaşacakları bir sırada, Nainoa sersemlemiş bir halde gözlerini açar ve kapkara bir gök altında, sisler içinde bir denizin ortasında nerede bulunduklarına dair en ufak fikri olmadığını fark eder. Denizde hayatta kalmak için çok önemli olan sürekli zihinsel takip ve hafızaya alma işlemi kesintiye uğramıştır. Korkusunu mürettebattan gizler ve büyük bir umutsuzluk içindeyken Mau’nun sözlerini hatırlar. Zihninde adayı görebiliyor musun? Bunun üzerine sakinleşir ve adayı zaten bulduğunu fark eder. Ada, Hokule’a’nın1 ta kendisidir; ihtiyacı olan şey kutsal teknede zaten mevcuttur.”

Kitabın “Yol Bilenler” bölümde, bu ve bunun gibi daha birçok hoş hikaye mevcut, kitabı güzel bir öykü kitabı okur gibi okumanız kuvvetle ihtimal.

Sözü daha fazla dolandırmayacağım, geri kalan bölümler de kitabın meraklısına sürpriz olsun, zira ele almadığım birbirinden değerli üç bölüm daha var: “Anakonda Halkları”, “Kutsal Coğrafya”, “Rüzgârlı Yıl”. İnsanın içinde merak uyandıran, başarıyla atılmış başlıkların altında birçok toplum, kültür ve hikaye saklı. Yol Bilenler, Kolektif Kitap’tan Akın Terzi’nin çevirisiyle çıktı. Meraklısına pek kıymetli olan bu kitap, raflarda okurunu bekliyor.

  • 1. Hokule’a, Fransız Polinezyası’ndaki, yaklaşık 300 senelik kültürel yasaktan sonra yaptığı 4400 km’lik seferle bir kültürün küllerinden tekrar doğmasına araç olan kutsal addedilen teknenin ismidir. Hawai’den Tahiti’ye yaptığı bu seferde Hokule’a hiç beklenilmedik ve daha önce görülmemiş bir şekilde 16.000 kişilik heyecanlı bir kalabalık tarafından karşılanmış.