Bir şehri tanımaya nereden başlanır?

Samsun, Türkiye'nin büyükşehir statüsündeki otuz ilinden biridir.
Samsun, Türkiye'nin büyükşehir statüsündeki otuz ilinden biridir.

Bir şehre herkes aynı kapıdan girmez. Şehirlerin herkesi kucaklamak için başka kapıları vardır. O yüzden bir şehri tanımaya, herkesi içine alacak bir kapıdan başlamanın zor olduğu kanaatindeyim. İnsanlarla şehirlerarasında, insanlarla çocuklukları arasındakine benzeyen, karmaşık, dokunaklı bir ilişki vardır. Bunu şehirlere dair kendi deneyimlerimizden biliriz. Mesela bazı mekânlar, biz onları unutsak da bizi asla unutmazlar. Değişerek, dönüşerek, başka biçim ve suretler kazanarak ama bir şekilde kendilerini var ederek bizimle yaşamaya devam ederler.

Yıllarca yaşadığımız bir sokak, hayatımıza sonradan giren bütün sokakları etkiler. Nasıl mı? Bazen benzeyerek, bazen hiç benzemeyerek, bazen göz kırparak, bazen dudak bükerek. Sanırım insan bilinci, yol boyunca mekânlara küçük ilmekler atıyor. Hatıralar, bu ilmekler arasındaki karmaşık ilişkilerden besleniyor. Bugün yaşadığımız evle aramızdaki ilişki, eskiden yaşadığımız evlerle kurduğumuz bağlardan çok da bağımsız değil. Muhayyile, belki de tozumanın en yaygın ve meşru olduğu alan. Hatıralar arasında sınır, ölçü, aidiyet, mahremiyet yok; her şey daima birbiriyle sarmaş dolaş. Bugün aklımıza gelen herhangi bir düşüncenin, yol boyu başka hangi düşüncelerle düşüp kalktığını bilemiyoruz. Şimdi bütün bunları göz önünde bulundurarak "İlk gençlik yıllarımın geçtiği Samsun’u tanımaya acaba nereden başladım?" sorusunun izini sürmek istiyorum.

Bandırma Vapuru Mustafa Kemal Atatürk'ü 9. Ordu Müfettişi olarak kurmayları ile birlikte İstanbul'dan Samsun'a getiren gemidir.
Bandırma Vapuru Mustafa Kemal Atatürk'ü 9. Ordu Müfettişi olarak kurmayları ile birlikte İstanbul'dan Samsun'a getiren gemidir.

Samsun’u tanımayan bir turist, Çakallı civarındaki menemencilerden; resmî konuklar, Bandırma Gemisi müzesinden; meraklısı, devasa Amazon heykelinden ya da Etnografya müzesinden başlayabilir. Ama gerçek anlamda insanın şehre girişi zannımca böyle olmaz. Şehrin sizi ağırlaması apansız olur, birdenbire. Hiç beklemediğiniz yerde ve zamanda. Bunu çoğu kez insanın kendisi belirleyemez. Zaten insan neyi belirleyebilir ki?

Köşeyi dönünce ansızın karşınıza çıkan eski bir konak, dolmuştaki şarkıya kapılmanıza ve inmeniz gereken yeri kaçırmanıza sebep olan Cemal Safi sözleri, göğsünüze dolan iyot kokusu bir bakmışsınız şehrin sizdeki yegâne imgesine dönüşmüştür. Kim ne derse desin bu imge sizin için şehrin mukaddimesidir artık. Şehre sonradan gelmiş olmanızla orada doğmanız vaziyeti değiştirmez; şehre giriş kapınızı asla siz seçemezsiniz.Hele de Samsun gibi insan, kültür ve iklim bakımından bütün Karadeniz’in birlikte yoğrulduğu bir büyük şehirden bahsediyorsak açık söyleyeyim insan her şeye hazırlıklı olmalıdır. Söz gelimi pırıl pırıl bir yaz günü gökyüzü var gücüyle üzerinize yağmur boca edebilir. Günlerce kasvetli, nemli gözlerle size bakabilir. Sakın bunu kişisel almayın derim. Neticede burası Karadeniz. Islak Kentin İnsanları diye bir romana konu olmuşluğu bile var. Bu sebeple belki birileri şehri tanıtmaya yağmurlardan, bereketli ovalardan, kuş cennetinden başlayabilir ki bu hiç de fena fikir olmazdı doğrusu.

Karadeniz Bölgesi'ndeki Orta Karadeniz Bölümü'nde, Türkiye coğrafyasının en kuzeyinde merkezî bir noktada yer alır.
Karadeniz Bölgesi'ndeki Orta Karadeniz Bölümü'nde, Türkiye coğrafyasının en kuzeyinde merkezî bir noktada yer alır.

İnsanlar gibi şehirleri de tanırken geçmişlerine dikkat kesilenlere saygı duymalıyız. Bu yaygın bir giriş denemesidir. Bakırcılar Yokuşu’nda mesleğin son temsilcisi bir demirciyi ziyaret edip onun gençlerden yakınmasını dinlemek sizde bir imgeyi uykusundan uyandırmayabilir ama Birinci Dünya Savaşı’nın işgal günlerinde iki hasırla bir çömleği sırtlanıp Rize’den, Trabzon’dan, Giresun’dan aç biilaç Samsun’a gelen, sığınan on binlerce insanın hikâyesi hakkında azıcık fikir sahibiyseniz o yılların en meşhur çarşılarından birinin şimdilerde oldukça ıssız da olsa yerinde durduğunu görerek heyecanlanabilirsiniz. Nedendir bilmem, o yokuşta Hasan İzzettin Dinamo’nun Samsun’da geçen Savaş ve Açlar romanındaki sefaletin hayaletini görürüm biraz. Şehrin insandaki imgesi böyle bir şeydir işte.

Yok eğer şehre giriş şansınızı simitle veya pideyle değil de mis gibi bir deniz kokusuyla deneyecekseniz sahile koşun derim. Batı Park olsun, Atakum olsun elbette sizi denizle doyasıya buluşturacaktır. Ama denizle arasına giren otoyola inat şehrin gönlünü almak için sonradan boynuna takılan Samsun Sahil Yolu’nun yerini bilmem başkası tutar mı? Sizi delişmen bir rehber gibi şehrin bir ucundan öbür ucuna gezdirip yoracağımı sanmayın. Neticede bir giriş kapısı arıyoruz, değil mi? Bakarsınız, Bulvar’ın üstündeki çarpık ama hayat dolu sokaklar değil de o sokaklarda görünmez bir pikaptan kesintisiz çalan bir Yıldıray Çınar kırkbeşliği tutar size kapı olur. Olur vallahi, niye olmasın?

 2015 yılında tescil edilen Amazon Tabiat Parkı, Samsun ilinin Terme ilçesinde yer almaktadır.
2015 yılında tescil edilen Amazon Tabiat Parkı, Samsun ilinin Terme ilçesinde yer almaktadır.
Ne demiştik, şehirler insana ansızın dokunur.

O küçücük dokunuşlar koca bir şehri belleğinizde yeniden kuruverir de siz şehre o dokunuşun kapısından girersiniz. Tabii bana bugünün cıvıltılı hayatı gerek diyorsanız kendinizi Çiftlik Caddesi’nin o hep kalabalık ama hep sakin akışına kaptırın ve yorulmaktan da asla korkmayın derim. Yolun sonunda gümrah ağaçlarıyla hayli zaman âşıkların buluşma mekânı olan Gazi Park sizi bekleyecektir. Ama şunu da söyleyeyim. Site Cami altındaki çay bahçelerinden birinde oturup gazete okumadıysanız, akşama doğru Mecidiye Çarşısı’nı arşınlarken Cümbüş Hasan’a denk gelmediyseniz ve onun sokağı bir uçtan bir uca dolduran sesinden Orhan Baba’nın "Batarken Ufuktan Bir Akşam Güneşi" şarkısını dinlemediyseniz Samsun’la henüz layıkıyla tanışmadınız, giriş kapılarının hepsini çalmadınız demektir.

Eğer yazın nemli bir taarruzu altındaysanız ve 56’larda sizi kaldırım boyu selamlayan oya ağaçları gözünüze fazla nahif göründüyse hiç tereddüt etmeden ara sokaklara sapın derim. Orada sizi modern rekreasyon mantığının aksine mahalle doğallığı içinde kaldırımlara serpiştirilmiş karayemiş ağaçları karşılayacaktır. Kuru bir dekordan söz etmiyorum. Ağacın dalını bükerek salkım salkım yiyebileceğiniz mayhoş bir yemişten bahsediyorum. O kısacık zaman diliminde, şairin, "taflan çiğnemekle güzelleşen çocuklar" dediği türden bir saflığa ve imgeye erişebilirsiniz belki de.

Kim bilir?