linkName
AYŞE ÇOBAN
GZT YAZARI

Tükettikçe tükeniyoruz!

aysecoban
AYŞE ÇOBAN
GZT YAZARI

Sürekli tüketim kültüründen şikayet ediyoruz ancak hepimizi etkisi altına alan bu ekonomik ve ideolojik kuşatmanın gönüllü tutsakları gibiyiz. Aslında yanlış olduğunu bildiğimiz ve çoğu zaman da dile getirdiğimiz bu toplumsal düzene, gidişata karşı koyamıyoruz, değiştiremiyoruz, üstelik suç ortağı olmaya devam ediyoruz.

Tüketim üzerinden, satın alma gücüyle kendisini ispat etmeye çalışan, hem saygın hem de narsist olmaya zorlayan sistemin sunduğu eşyalar ile varlığını kanıtlama yarışına giren, tüketimi bir kültüre dönüştüren, hazcı ahlak anlayışını benimseyen, kendi geleceğini bile borçlanan, “ayağını yorganına göre uzat” anlayışı yerine tüketimi, birikimin önüne alan, lüksleri ihtiyaç haline getiren zorunlu olanları arka plana iten  pasif “nesne”ler haline geldik, özne olduğunu zanneden nesneler…

Giderek tüketimle hemhâl olan, yoksulların ve çocukların da tüketim içinde olduğu, artık kitlesel tüketimle karakterize edilebilen toplumumuzda daha anlamlı bir yaşam nasıl sürdürülebilir sorusu  önem taşıyor. Böyle bir kısır döngü içinde gerçek mutluluğun tüketimde olmadığını kolektif olarak kavramak zorundayız. Bu yüzden öncelikle mevcut tüketim alışkanlıklarımıza sorgulayıcı biçimde bakmamız gerekiyor.

Bir şeylere sahip olmak için çalışıyoruz, daha doğrusu önce satın alıyor sonra çalışarak ödüyoruz. Kredi kartı gibi ödeme kolaylığı ve lütufmuş gibi sunulan araçlarla çalışmanın ürününe çalışmadan ulaşıyoruz ve daha çok “tüketme” imkanına kavuşuyoruz. Bilinçli şekilde demode edilip ilgimizin yenilere yönlendirilmesi suretiyle hala işe yarayabilecekken eskimiş kabul ettiğimiz ürünlere, aslında onu satın almak için harcadığımız emeğe, zamana hiç acımıyoruz, üzerinden daha bir yıl geçmeden satın aldığımız ürünün üst modeli çıktı diye ondan kolayca yüz çevirebiliyoruz. Ortamlarda yenisini almış olmakla övünen sorgusuz tüketicilerin kendilerini markalar üzerinden tanımlama yanlışına düştüğünü görmek yerine, sırf son modele biz de sahip olamadık diye kendimizi eksik hissediyoruz.  Zamansal açıdan içinde bulunduğumuz dönemi yansıtmayan ne modern ne de eski olan kişiliksiz mekana ait tarzların, eski modellerin tekrar kullanıldığı sistemin içinde kalarak kendi özgün kişiliğimizi ortaya koyabileceğimizi zannediyoruz.  Kendimizi diğerlerinden farklı görme, gösterme alışkanlığından dolayı bizi diğerlerinden ayırma olanağı sunduğunu iddia eden nesnelere diğerlerine benzememe, farkımızı ortaya koymak adına yöneliyoruz, gel gör ki herkesten farklı olmuyoruz, herkesle aynı oluyoruz. Önceden insanın yaşam ritmine boyun eğen nesnelere şimdi biz boyun eğiyor, eşyaların dayattığı ritme ayak uyduruyoruz.

Seri imalatın değişim hızına ayak uydurmaktan başka bir şey yapmıyoruz. Satın aldığımız bir eşya ile kişiliğe sahip olmaya, özne olmaya, çalışırken nesneliğimizi pekiştiriyoruz sadece. Ekonomik sistemin önceden belirlediği kişiliğe uyum sağlamayı özne olmak zannediyoruz. Pek çok seçenek arasından istediğimizi seçiyoruz ve satın alıyoruz diye yahut onu satın alma imkanına sahibiz diye özgür olmuyoruz.  

Seçme, bu anlamda dayatmadır, satın alma iknadır. Bizlerin  bu anlamdaki acziyetini ortaya koymak için George Ritzer  “Büyüsü Bozulmuş Dünyayı  Büyülemek” adlı kitabında Michel Foucault’nun  kafes benzetmesine yer veriyor.  Buna göre, mini kafesler var. Tüketici kafesten kafese sıçrayabilir ama her birinde köledir. Jean Baudrillard da benzer şekilde “Nesneler Sistemi” isimli kitabında sistemin ideolojik açıdan işlevini anlatırken farklılıkların önceden belirlendiği bir yerde ancak bir statü değiştirme oyunundan söz edilebilir, statü değişikliğinden değil diyor.  

Dolayısıyla,  bizim daha fazla harcayarak, daha fazla alışveriş yaparak  ya da ürünlerin en yenisini alarak belirli bir konum elde ettiğimizi, diğerlerinden farklı ve mutlu olduğumuzu zannettiğimiz  o süreç ve  seçme eylemi , kişisel gibi görünen bir “boyun eğme”dir. 

Bilincimizi satın aldığımız nesneler üzerinden, onların markaları ve fiyatları ile yansıtmaya çalışmak kendimize hakarettir. Emeğin, birikimin, liyakatin yerini kolay yoldan para kazanmanın ve bunun için de bütün ahlaki değerleri çiğnemenin aldığı bu dönemde tüketmek üzerinden değil, türetmek üzerinden bir kişilik ortaya koyabiliriz.   Tüketmek kişilik kazandırmıyor,  öyle tüketiyoruz ki hem kendimize hem diğer insanlara eşyalar üzerinden kişilik biçip sınıflandırıyoruz. Toplumsal ilişkileri düzenlemek yerine farkında olarak ya da olmayarak toplumun hiyerarşik şekilde bölünüp şekillenmesine destek oluyoruz.

Her şeyi arzulamaya iten, bir şeylere sahip olmak için insanların içinde yıkıcı duygular oluşturan tüketim kültürü, diğerleri gibi hızlı tüketmeyen insanın kendisini bir  şeylerden mahrum bırakılmış gibi hissetmesine neden oluyor. Keyfince, fütursuzca bir yaşam sürmenin ahlaklı bir davranış biçimi olduğuna inandırıyor. Ciddi koşullandırıcı gücü olan, tüketime katılma çağrısı yapan reklamlarla zihinleri kontrol ederek herkesi kapsayan bir tüketim evreni oluşturuyor. Aynı zamanda gösterişe dayalı yapay, istenmeyen ilişkilere zorluyor ve israfın haram olduğuna inanan ancak inandığı gibi yaşayamayan kişilerin zihinlerindeki çelişkileri,  inanç ve davranışlarındaki zıtlığı artırıyor.  

Madem belirlenmiş bir kültürel sistemin içerisinde yaşıyoruz ve  seçenekler karşısında seçmeme veya  sadece işe yarayanları seçme imkanından mahrumuz, peki o zaman ne yapmalıyız? Üretim ve tüketim dengesini gözlemleyerek amaçlar ve araçlar arasındaki ilişkiyi çok iyi sorgulamamız gerekiyor. Toplumdan önce kendi yaşamımızda bireysel üretim ve tüketim dengemize bakmamız gerekiyor.

İlk iki yazımda bahsettiğim kendi kültürünü oluşturabilmiş ve olan biteni sorgulayabilen, nesnelere duygusal değer atfederek onları kişilik gibi algılamayan, özün farkında olan bireylere ihtiyaç var.   Okumayan, düşünmeyen,  yaşadığı hayata sorgulayarak bakmayan insanları tüketim kültürü ve mekanikleşme köreltiyor; kitle iletişim araçlarıyla yönlendirilerek giderek tektipleştiriyor ve  sahte bireyler haline getiriyor.  Böylece sahip olduklarından fazlasını harcayabiyorlar, kaynakların neredeyse tamamına yakınını tüketebilecek hale gelebiliyorlar.  

İnsanlardan çok eşyalar arası etkileşimin arttığı, derinlemesine ilişkilerin azaldığı, tüm değerlerin egemen ölçüsü olarak paranın kabul gördüğü, eşyaların ihtiyaçtan dolayı değil, simgesel değerleri için satın alındığı, mutluluğa ulaşmak için mal edinmenin yenilenmek zannedildiği, bizim aslî kültürümüzle şekillenen toplumsal bedenimize uygun olamayan bu küresel tüketim kültürü ve çılgınlığından vazgeçmemiz gerekiyor.  Aksi takdirde basit tüketici yaşam tarzı sonu olmayan bir ihtirasla tüketmeye sevk etmeye devam edecek ve tükettikçe tükeneceğiz.

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.