linkName
AYŞE NUR AYYILDIZ
GZT YAZARI
Kahramanımız 1984 yılının Şubat ayında soğuk bir kış günü dünyaya gelmiş. Neşeli geçen bir çocukluktan sonra uzun yıllar sürecek eğitim hayatına başlamış. Aslen sanata ve edebiyata yoğun ilgisine rağmen, kaderin çeşitli cilveleriyle sonradan 5 sene akademisyenlik de yapacağı İstanbul Bilgi Üniversitesi Bilgisayar Bilimleri bölümünde lisans eğitimini bitirip akabinde Boğaziçi Üniversitesi Yazılım Mühendisliği ve İstanbul Bilgi Üniversitesi Sayısal Finans bölümlerinde yüksek lisans yapmış. Doktoraya başlama hayalleri kurarken bir kızı olacağını öğrenince tası tarağını toplayıp eğitim, öğretim ve çalışma hayatına son vermiş. Şimdilerde üç çocuk annesi olup, hayatı ve içindekileri daha iyiye dönüştürme hayaline çocuklarıyla devam ediyor.  devamı

The Circle

aysenurayyildiz
AYŞE NUR AYYILDIZ
GZT YAZARI

Paranoyak olman, takip edilmediğin anlamına gelmez.’  Hiç de ilgim olmamasına rağmen ergenlik dönemimin akımına kapılarak kulak kabarttığım grunge müziğin en ünlü temsilcilerinden Nirvana’ nın Territorial Pissings şarkısında duyuvermiştim bu cümleyi ilk kez. Fakat çat pat ingilizcemin de etkisinden olsa gerek, ne ifade ettiğini anlamam çok sonraya denk gelir; zaman geçip de kendi kişisel dedektifimizin kendimiz olduğu yani nereye gidip nereden dönüyorsak, ne içip ne yiyorsak velhasıl gözümüz neyi görüyorsa gösterip herkese bildirdiğimiz ve böylelikle sokaktaki insandan, bankadaki memura ve dahası yukarıdaki yöneticiye kadar herkes tarafından hiç zahmetsizce fişlenebildiğimiz zamanlara.               

George Orwell’ in 1984 romanından bize yadigar kalan ünlü fikir big brother is watching you, yani toplumu oluşturan her bir bireyin big brother diye adlandırılan merkezi bir otorite tarafından gözetlenip bir nevi kontrol edilmesi, geçmişte paranoyaya yaklaşacak kadar rahatsız edici addedilse de, sanıyorum ki günümüzde artık pek esamesi okunmayan bir önerme. Yani adama demezler mi otoritenin seni izlemesini istemiyorsun da, otorite harici herkes sana bakıp seni takip etsin ne diye istiyorsun? Tabi talep edilen bu takibin de belirli şartları olduğunu unutmamak da fayda var. Farz-ı mahal, sosyal medya sitelerinde fenomen olmuş şahsiyetlere bakarsınız; her yediği her içtiği her gördüğü size kadar ulaşır ama biri eleştirip küçük görmeye ya da saplantı halinde her şeyi takip etmeye başlayınca, bir anda özel hayatlar havada uçuşur. Yahut hiç o kadar uzağa gitmeyip bir dönüp kendimize bakalım: bundan seneler evvelinde bile, maraba televole! kahkahalarını evimize misafir edip sonra da toplumun tanınmış simalarının ahlaksızlığı hakkında bilirkişi kıvamında az mı ahkam kesip durduk? Kısacası izlemekten anlamsızca zevk ala ala, izlenmeyi de aynı anlamsızlıkla talep eder olduk.

Yanlış anlamayın, pencerenin kenarında durup gelen geçene laf atan mahalle teyzeliğine soyunmuş değilim; sosyal medyaya karşı tutumum her ne kadar mesafeli olsa da, elbette ben de etinden sütünden faydalanıyorum bu sanal dünyanın. Ama zaman zaman içine daldıkça nedir bu paylaşma konusundaki çılgınlık ötesi merakımız diye düşünürken yakalıyorum kendimi. Hani odanızın içindeki insanla bile paylaşmaya haya edeceğiniz şeyler, belki senede bir kere bile selam vermediğiniz insanların gözlerinin önüne düşüyor. İşin iki tuhaf yanı var bana sorarsanız; paylaştığınız insan kitlesi ve paylaştığınız içeriğin mahremiyet seviyesi. Sadece kendi arkadaş çevresi içinde günlük hayatından kareleri paylaşanları tenzih ederek söyleyeyim ki, bazı hayatları yanındaymışçasına yaşayabiliyoruz artık. Tuhaf bulacak olsanız, bunu paylaşmaktan utanmıyorum, bu benim hayatım minvalinde kimsenin yemediği laflar tıkılıyor ağızlara. Fakat herkesin farkında olduğu şöyle de bir gerçek var; insanoğlu yalnızlaştıkça daha çok kendinden bahsetmeye, kendinden bahsettikçe de daha çok avamlaşmaya başlıyor.

Mevzuyu çok dallandırıp budaklandırmadan, big brother kavramına geri dönelim zira bu hafta size bu kuruntuyu tam anlamıyla kendine dert edinmiş bir kitap ve yakın zamanda sinemalarda arz-ı endam eden uyarlamasından bahsedeceğim: The Circle (Çember).

İşe elbetteki orijinal metinle, Dave Eggers’ın 2013 yılında basılan kitabıyla başlayalım. The Circle, dijital dünyanın gerçek dünyanızı ele geçirmesi durumunda başımıza gelebilecek olası bir senaryoyu dile getiren bir eser. Bu kitaba tam anlamıyla bir distopya diyebilir miyiz tartışılır zira kitabı okudukça pek de uzak bir gelecekten bahsedilmediğine şahit oluyorsunuz. Yazar adeta, sosyal medya ve internet kullanımının çılgınlık sınırlarına varmasıyla oluşabileceklere yerinde bir gönderme yaparak biz teknoloji bağımlılarına selam edivermiş. Gelin şimdi kitabın konusuna bir göz gezdirelim:

Ana kahramanımız Mae Holland, üniversitedeki yakın arkadaşının yardımlarıyla dünyanın en prestijli ve güçlü internet şirketi The Circle’ da işe alınır. Hayatının fırsatını yakalayan Mae, büyük bir azimle yaptığı işte başarı yakalayacak ve böylece hızla yükselmeye başlayacaktır. Şirketin en büyük felsefesi olan şeffaflığa ve hiçbir bilginin gizlenmemesi, değiştirilmemesi ve yok edilmemesi düsturuna elinden geldiğince sadık kalmaya çalışan Mae, mahremiyetin sınırlarını kendisi, ailesi, arkadaşları ve yaşadığı dünyanın insanları için yeniden tanımlamaya başlayacaktır. Mae eninde sonunda şu sorularla karşı karşıya kalacaktır: bilgi ne zaman özel ne zaman geneldir ve özel olanı koşulsuzca genele çevirirsek hangi şeytanlar dünyaya davet edilir?

Dave Eggers, The Circle’da okuyucuya mahremiyetin sınırlarını, demokrasinin aslen ne anlama geldiğini ve özgürlük ve otokrasi arasındaki sıçrayışları hiç yormadan, sindire sindire içine soktuğu dünyadan en ufak bir şüphe duyurmadan anlatmayı başarıvermiş. Felaketin bir anda değil, yavaş yavaş, garip bulunanların günbegün normalleştirerek, sıradanlaştırarak bireyi ve akabinde kitleyi nasıl esir aldığını gözler önüne sermiş. Geriye dönüp baktığımda kitaba dair tek bir keşkem var, yazarın tam 400 sayfa boyunca bu dünyanın altyapısını okuyucuya tanıtırken harcadığı enerjinin, tüm aksiyonu içine sığdırdığı son 100 sayfada hissedilememesi. Evet The Circle’ın edebi açıdan büyük bir albenisi olduğunu söyleyemem ama yazarın kaygısını duyduğu kaosu okuyucuya iliklerine kadar yaşattığı aşikar.

Gelelim bu kitaptan uyarlanan, yönetmenliğini James Ponsoldt’un yaptığı 2017 yapımı filme. Oyuncu kadrosu oldukça iştah açıcı doğrusu; Emma Watson’dan Tom Hanks’e, Bill Paxton’dan Glenne Headly’e pek çok ünlü ismi filmde görmek mümkün. Ama bu kadro beklenilenin aksine tam anlamıyla hayal kırıklığı. Başroldeki Emma Watson haricindeki tüm karakterler yan rol bile diyemeyeceğiniz kadar geçiştirilmiş de oyuncular da bunu farkedip ona göre salla pati oynamış gibi. Kaldı ki, Harry Potter’daki Hermione karakterini adeta yaşatan, oyunculuğunu da oldukça sevdiğim Emma Watson, rolünü üzerinde eğreti bir kıyafet gibi taşıyor; ne karaktere empati duyabiliyorsunuz ne de hislerini ya da düşüncelerini anlayabiliyorsunuz. Elbette bunda senaryonun kopukluğunun da etkisi yok değil. Beyaz perdeye uyarlanan bir kitabın yüzde yüz her ayrıntıyı yansıtmasını beklemek anlamsız tamam ama yönetmen kafasına göre kitabın esas ayaklarını, anlatılmak istenen ana fikri değiştirdiğinde, o kitabı alıp çöpe atsanız daha makbul hale geliyor. Kitabı okurken Mae’ nin peşinden körü körüne gittiği fikri empati besleyemediğinizde bile O’nu anlayabiliyorken, filmi izlediğinizde ‘bu kız neyin peşinde yahu?’ diye sormaktan kendinizi alamıyorsunuz. Kısacası koskoca 1 saat 50 dakikanıza tam anlamıyla yazık bir film.

Sosyal medyanın, internetin ve teknolojinin gücünün insanları nerelere sevk edebileceğine, mahremiyetin nasıl yok olabileceğine dair bir hayal kurmak isterseniz, Dave Eggers bunu sizin için yapmış, bu kitabı mutlaka okumanızı öneririm. Fakat ne yapıp edin, filminin yanından bile geçmeyin derim ben…

AYŞE NUR AYYILDIZ GZT YAZARI

Kahramanımız 1984 yılının Şubat ayında soğuk bir kış günü dünyaya gelmiş. Neşeli geçen bir çocukluktan sonra uzun yıllar sürecek eğitim hayatına başlamış. Aslen sanata ve edebiyata yoğun ilgisine rağmen, kaderin çeşitli cilveleriyle sonradan 5 sene akademisyenlik de yapacağı İstanbul Bilgi Üniversitesi Bilgisayar Bilimleri bölümünde lisans eğitimini bitirip akabinde Boğaziçi Üniversitesi Yazılım Mühendisliği ve İstanbul Bilgi Üniversitesi Sayısal Finans bölümlerinde yüksek lisans yapmış. Doktoraya başlama hayalleri kurarken bir kızı olacağını öğrenince tası tarağını toplayıp eğitim, öğretim ve çalışma hayatına son vermiş. Şimdilerde üç çocuk annesi olup, hayatı ve içindekileri daha iyiye dönüştürme hayaline çocuklarıyla devam ediyor.  devamı

Tüm Yazıları

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.