Brütalist ütopya: Barbican

ÖMER TALHA UĞUR
Abone Ol

Barbican, brütalizmin en büyük örneklerinden biri olarak şehir içi yaşam için ütopik bir ideali temsil ediyor. 2. Dünya Savaşı'nın ardından Londra’daki yeniden yapılanma çabaları sonucu tasarlanan yapı, Kraliçe Elizabeth tarafından "dünyanın modern harikalarından biri" olarak tanımlanıyor.


Barbican, orta çağ İngilizcesinde, güçlendirme, kuvvetlendirme anlamına geliyor.

Barbican’ın popülaritesi ve kullanımı zamanla değişmiş olsa da, karmaşa ve sembolizmle dolu mimarisiyle ilgi çekmeye devam ediyor. Barbican’ın ardındaki hikaye ve sunduğu imkanlar, onu hala Londra’nın en çok aranan konut projelerinden biri yapıyor.

Barbican yapıldığı dönemde, yoğun konut yapılarıyla birlikte kültürel aktiviteleri ve geniş açık alanların nasıl olabileceğine dair yeni bir vizyon sunuyor.

2. Dünya Savaşı’nın en zor günlerinden 29 Aralık 1940'ta, Alman hava birlikleri, Londra’nın kalbinde, 35 dönümlük bir alanı yerle bir ediyor. Bir zamanlar zarar gören alanda bulunan Roma duvarı, Barbican olarak biliniyor. City of London Corporation şirketi, savaşın ardından bu tarihi alanı, yirminci yüzyılın ihtiyaçlarını karşılaması için araştırmaya başlıyor.

Proje için mimarlar; özel, topluluk ve kamusal alanlar arasında net bir ayrım oluşturmayı hedefliyor.

Barbican’ın Londra’nın finans merkezinde olması, onu ticari geliştiriciler için daha çekici hale getiriyor. Alan için birkaç ticari proje öneriliyor. Ticari öneriler, bölgenin azalan nüfusu düşünülerek reddediliyor.

1851'de, 100.000'den fazla sakini bulunan bölgenin 1951'de, yaklaşık 5.000 yaşayanı kalıyor. Bu kadar düşük seçmen sayısı, Londra Şehri’ne, Parlamento Üyesi (MP) kaybetme riski getiriyor ve Londra’nın siyasi nüfuzunu tehdit ediyor.

Proje, yayalara da arabalar kadar öncelik veriyor.

1955'te, Chamberlin, Powell and Bon tarafından ortaya konan konut planı, yeni sakinlerini şehirdeki bu boşluğa çekmeyi hedefliyor. Proje, nüfus düşüşünü tersine çevirme fırsatı sunuyor. Chamberlin, Powell & Bon’un konut planının seçilmesi, City of London Corporation’ın parlamentodaki temsilini sürdürme şansını artırmayı vaat ediyor.

Barbican’ın karmaşıklığı, onu sıra dışı kılıyor.

Yine de projenin City of London Corporation’a ekonomik katkısı yeterli gelmiyor. Kira gelirini en üst düzeye çıkarmak ve planı finansal olarak uygulanabilir kılmak için mimarlar, orta ila yüksek gelirli kesimi hedefliyor. Zamanla bu hedefe ulaşıyor ve George Best gibi önemli kişiler Barbican’da konut sahibi oluyor.

Barbican’ın kuş bakışı görüntüsü.

Peter Chamberlin ve Geoffry Powell, 1950'de, Christof Bon tarafından katıldıkları Londra'da yer alan Kingston Sanat Okulu'ndaki meslektaşlarına ders veriyorlar. Mimari ortaklıkları, Powell'ın Golden Lane Estate'i tasarlamak üzere girdiği bir yarışmayı kazanmasından iki yıl sonra başlıyor. Yine bir konut projesi olan Golden Lane Estate, City of London Corporation tarafından yaptırılıyor. Barbican’ın yakınında yer alan önceki projenin tasarımı, daha iddialı projelerin de önünü açıyor.

Barbican’daki birçok sıradan mimari öğe, anıtsal şekilde tasarlanıyor.

Barbican serası.

Kompleks, Le Corbusier'in çalışmalarından esinlenen bir yaklaşıma sahip. Ortak alanlar etrafına yerleştirilmiş konut bloklarıyla yapı, kentsel bir mikrokozmos olarak tasarlanıyor. Le Corbusier'in Marsilya’daki Unite d’Habitation konut projesinde uyguladığı "dikey bahçe" vizyonu, hem Golden Lane Estate'te hem de Barbican'da kendini gösteriyor.

Barbican konser salonu.

Chamberlin, Powell and Bon, konutlara ek olarak Barbican’ın ana planına, çeşitli kültürel ve sosyal tesisler ekliyor. Tesisler arasında konser salonu, sera, tiyatro salonu, alışveriş merkezi, yer altı otoparkı, özel bahçeler ve fıskiyeli göller bulunuyor. Bu işlevlerle, Barbican’daki çeşitli olanakların hedef pazarlarını çekeceği ve daha yüksek konut maliyetini haklı çıkaracağı umuluyor.

Barbican; brütalist konutları, bahçeleri, meydanları, kuleleri, okulları, mağazaları ve restoranlarıyla başlı başına küçük bir şehir oluşturuyor.

Guildhall Müzik Okulu ve Londra Şehri Kız Okulu’nun, kompleksin içinde bir topluluk duygusu oluşturması için alandaki yeni binalara taşınması planlanmış. 1940’taki bombardımandan sağ kurtulan birkaç binadan biri olan St. Giles Kilisesi, projenin merkezinde yer alıyor.

St. Giles Kilisesi.

Projenin konut blokları, dünya genelinde, brütalist mimarinin en dikkat çekici örneklerinden birini oluşturuyor. Barbican'da kullanılan beton, tamamen açıkta bırakılıyor. Anıtsallık duygusunu ifade eden soğuk bir görünüm vermek için beton yüzeyler çekiçle dövülüyor.

Tasarımın temelinde, ziyaretçilerin bölgeyi yürüyerek keşfetmesine olanak sağlamak yatıyor.

Barbican; üç tane kule bloğu ve on üç tane yedi katlı bloktan oluşuyor. Ufuk çizgisine hakim olan kule cepheleri, ızgara desenine sahip beton panellerden oluşuyor. Beton ızgaranın yatay elamanları, kulelerin dikey, kesintisiz çizgileriyle bölünüyor. Kısa blokların cephe kurgusu, yatay olarak yönlendirilerek yüksek kulelerle dinamik bir kontrast oluşturuyor.

Pilotiler üzerinde duran yapıların altından geçen yaya köprüleri.

Hem kulelerdeki hem de bloklardaki dairelerin yerleşimi, odalardaki doğal ışık miktarını maksimize edecek şekilde tasarlanıyor. Bu nedenle, yatak odaları, yemek odaları ve oturma odaları cephe boyunca konumlandırılıyor. Mutfaklar ve banyolar ise iç duvarlara yerleştiriliyor.

Mimarların cephelerde beyaz mermerler düşündüğü tasarımda, yüzeyler işverenin isteği üzerine daha az maliyetli olan brüt betonla değiştiriliyor.

Konut blokları, ikili yaya sirkülasyon sistemi ile birbirine bağlanıyor: yaya geçidi ve podyum. Köprülerden ve dar yürüyüş yollarından oluşan yaya geçitleri, konut alanını bir ağ gibi sarıyor. Podyum, sitenin sınırları içine girildiğinde, yeni bir zemin seviyesi haline gelen yükseltilmiş bir platforma dönüşüyor.

Yollar, tuğla ile kaplanıyor.

Bu tasarım özelliği, Barbican'ın tamamen yayalaştırılmasını sağlıyor. Proje alanına yakın olan kara ve demiryolu trafiği, tasarım sayesinde hem görünmüyor hem de duyulmuyor. Yer altı hattının, bahçelerdeki insanları rahatsız etmemesi için özel mühendislik teknikleri geliştiriliyor. Tren yataklarına lastik monte ediliyor; alan, tüm Londra Metro ağında bu şekilde değiştirilen tek bölüm oluyor.

Pilotiler arasında yer alan oyun alanları.

Barbican’ı oluşturan konut yapılarının büyük kısmı, piloti üzerinde yükseliyor. Böylece yayalar, açık alanlarda binalar tarafından kesintiye uğramadan doğrudan gezebiliyor. Bu tasarım, podyumlara ferahlık hissi katarak kesintisiz yürüyüş alanları oluşturuyor.

Su üzerindeki Gilbert House, ismini İngiliz koloniciliğinin öncülerinden Humphrey Gilbert’dan alıyor.

Chamberlin, Powell and Bon; tasarım sürecinde yoğun bir şekilde yurtdışına seyahat ediyor. Tasarımcılar, zamanlarının büyük bölümünü İtalya’da geçiriyorlar. İtalyan mimarisi, üç mimar için büyük hayranlık uyandırarak etkisini, Barbican tasarımında gösteriyor.

Konut blokları.

Blokların çatı katları, Roma mimarisinde yaygın olarak kullanılan beşik tonozlar içeriyor. Barbican'ın yaya sistemi; Venedik'in kanallarını, köprülerini ve kaldırımlarını kendine model olarak alıyor. Mimarlar Venedik’i, yaya ve hizmet trafiğinin tamamen ayrılmış olduğu bir şehrin en iyi örneği olarak tanımlıyor. Bu ayrım, yüzyıllar boyunca nitelikli bir şekilde işliyor. Barbican ile birlikte Londra’da da etkili bir şekilde uygulanıyor.

Mimarlar, Barbican içerisinde noktaları birbirine bağlayan birçok rota tasarlıyor.

Göl ve bahçeler, sakinler için geniş ortak alanlar sağlıyor. Bu özellik Barbican’ı, Londra'nın yoğun yerleşim bölgelerinden ayırıyor. Geniş peyzaj alanları, podyum seviyesinin altında uzanıyor. Farklı kotlar hem görsel çeşitlilik oluşturuyor hem de açık alanlara sakinlik katıyor.

Barbican’da, etkinlikler ve uzman rehberler tarafından sıklıkla turlar düzenleniyor.

Chamberlin, Powell and Bon’un orjinal planları, yirmi katlı, beş kule bloğunu içeriyor. Bu tasarım, planın yetersiz dış mekana sahip olması gerekçesiyle reddediliyor. Buna karşılık mimarlar, binanın zeminde kapladığı alanı en aza indirmek için kule bloklarının sayısını üçe indiriyor. Aynı zamanda, konut sayısını korumak için de kule boylarını iki katından fazla artıyor.

Barbican’ın kuleleri, inşa edildikleri dönemde, Londra’nın en yüksek yapıları arasında, ilk beşte yer alıyor.

Barbican’ın kuleleri; Cromwell Tower, Lauderdale Tower ve Shakespeare Tower.

Cromwell Kulesi kırk üç kattan, Lauderdale Kulesi ve Shakespeare Kulesi kırk dört kattan oluşuyor. Kuleler inşa edildikleri zaman Avrupa’nın en yüksek yapıları arasında yer alıyor. Mimarlar, pek alışkın olunmayan bu yükseklikteki binalarda yaşamanın sorunlarına ustaca çözümler geliştiriyor. Örneğin, asansör ile kiracının servis dolabı arasında doğrudan erişim sağlayan ikincil, küçük bir panel kapı yer alıyor. Böylece günlük ihtiyaçlar, servis asansörlerinden dairelere doğrudan ulaştırıyor.

Kulelerin cephe düzeni.

Böylesine yüksekliğe sahip ve karmaşık gereksinimleri olan bir proje, haliyle özel mühendislik teknikleri de içeriyor. Kulelerin iskeleti için ön dökümlü, betonarme elemanlar kullanılıyor. Bu sistem, yükün çoğunu binanın dışına iletiyor. Dönemin en yüksek kulelerinde, en güncel olan bu teknikler kullanılıyor.

Proje, rezidanslar, kompakt mutfaklar ve banyolarla sade yerleşim planlarından oluşuyor.

Kabaca üçgen planlı olan kulelerin her katının merkezinde; asansör şaftları, merdiven boşlukları ve servis hatları bulunuyor. Bunların etrafında düzenlenmiş üç daire konumlanıyor. Oturma odaları, üçgen planın her köşesinde yer alıyor ve panoramik manzaralar sunuyor. Balkonlar, hem kulelerde hem de bloklardan daireleri sarıyor.

Kuleler, 42 kat ve 123 metre yüksekliğe sahip.

Kulelerin oldukça belirgin olan çıkma balkonları, zarif, kıvrımlı uçları sayesinde bir geminin gövdesini andırıyor. Balkon biçimleri, rüzgar direncini ve yapısal strüktür üzerindeki gerilimi azaltıyor. Mühendislerin önerdiği tasarım özelliği olan balkonların uzun çıkıntıları, aşağıdaki dairelerin üzerinde geniş saçaklar oluşturuyor.

Barbican içerisindeki Roma kalıntıları.

Antik Roma duvarının günümüze kalan parçaları ve 13. yüzyıldan sonraki dönemden kalan bir burç, hala Barbican’da bulunuyor. Bu harabelerin yıpranmış tuğlaları, Barbican’ın gri betonu ile yan yana geldiğinde tarih ve modernite kontrastı oluşuyor.

Geç vardiyalarda çalışan birkaç Barbican personeli, bir zamanlar Roma duvarının durduğu konumda, hayalet görülmesi efsanesinden sonra bölgede çalışmayı reddediyor.

Proje, bölgenin geçmişiyle ilgili daha fazla referans içeriyor. Her bir konut bloğu, önemli bir yerel figürün ismini taşıyor. Örneğin, Shakespeare Kulesi, büyük oyun yazarı olan ve bir zamanlar bölgede yaşayan William Shakespeare’den adını alıyor.

1974'te tamamlanan (1982'de açılan) konut sitesi 156 milyon sterline; sanat merkezi ise 161 milyon sterline mal oluyor. Bu bütçe, bugün yaklaşık 500 milyon sterline eşdeğer durumda.

Barbican’ın inşaatı 1964’te başlıyor ve 1976'da, Shakespeare Kulesi'nin tamamlanmasıyla bitiyor. 1982'de, Kraliçe 2. Elizabeth tarafından resmi olarak açılıyor.

Peyzajlı bahçeler ve göller, sakinler için huzurlu bir manzara sunuyor.

Corporation of London, işveren olarak proje dahilinde, karma bir sakinler topluluğu oluşturmayı hedefliyor ve bunu bir süre için başarıyor. Ancak Margaret Thatcher'ın Britanya'nın başbakanı olarak getirdiği politik değişiklikler, evlerin çoğunun özel mülk sahiplerine satılmasına yol açıyor. Böylece konutlar, Corporation of London’ın elinden çıkıyor.

Proje dahilindeki Barbican Center, Avrupa'nın en büyük gösteri sanatları merkezi olarak biliniyor.

Londra’nın merkezindeki devasa proje, birçok yerinde modüler tekrarlar içeriyor.

Günümüzde Barbican’daki konut fiyatları, 10 yıl öncesinin neredeyse iki katı bir meblağa sahip. 4 milyon sterline kadar satış yapan mülklere, oldukça talep bulunuyor.

Betonarme pilotiler.

Brütalizm, 1970'ler boyunca Britanya'daki yeni konut siteleri için hakim olan mimari bir tarz haline geliyor. Ancak kötü örnekler, Barbican’ın olumlu etkisini zedeliyor. Yine de 21.yüzyıl Barbican için güzel günlerin devamını getiriyor. 2001 yılında yapı, İngiliz hükümetinden 2. derece listelenmiş statü alıyor.

Tuğla yüzeyler, brüt betona ayak uydururken bir yandan Roma kalıntılarına da atıfta bulunuyor.

50 yıllık ömrünün ardından tüm tartışmalara rağmen Barbican, ününü hala koruyor. Londra'daki Royal National Theatre ve Sheffield'daki Park Hill Estate gibi binalarıyla birlikte Barbican, savaş sonrası İngiliz mimarisinin sembolü haline geliyor.

Su seviyesinin altında kalan oturma alanları ve yollar.

Göletlerdeki yapıların suyla ilişkisi.

Proje

Barbarian Estate

Mimar

Chamberlin, Powell and Bon Architects

Tamamlanma yılı

1976

Konum

Londra, Birleşik Krallık

Alan

160000 m²