Ebru Sanatını dünyaya tanıtan attar: Mustafa Düzgünman

HABER MASASI
Abone Ol

Ebru sanatı, gelenekselsanatlarımız içerisinde en mühimlerinden fakat tarihi de bir okadar az bilinen sanat türlerinden biridir. Ayşe Kaya’nın ebrusanatı ve bu sanatı dünyaya tanıtan attar Mustafa Düzgünmanportresini kaleme aldığı, detaylı inceleme yazımız sizlerle…

Ebru sanatı kısa tarihi

Ulaşılabilen en eski kaynaklara göre Ebru’nun tarihi 15. Yüzyıl’da Orta Asya’ya kadar gitmektedir. Ebru sanatı ismini, kağıda aktarılmak için su üzerine serpilen boyaların bulutumsu şekiller oluşturmasından alır. Çünkü Ebri kelimesi Farsça’da bulut anlamına gelmektedir. Ebru kelimesininin kaynağına dair bir diğer iddia da Ab-ru yani su yüzü/yüzeyi kelimesinden geldiğidir.

Ebru sanatının iki altın çağı

Tarihimizde Ebru sanatı, genellikle kitapların yan kağıdı olarak ve hat levhaların iç ve dış pervazlarında kullanılmıştır. Fakat bir kitap sanatı olmasına rağmen, yukarıda da belirtildiği gibi eski eserlerde ebru ve ebruculuğa temas eden çok fazla kaynak bulunmamaktadır. Yüzlerce yıllık tarihimizde Ebru sanatını icra ettiğini bildiğimiz isimler malesef iki elin parmaklarını geçmiyor: Sanatın bilinen en eski ismi 16. Yüzyılda yaşamış Şebek Mehmet Efendi iken, bu sanata altın çağlarını yaşattığı söylenen iki büyük sanatkar vardır. Birincisi, boyaları iç içe damlatıp, bir at kuyruğu kılı yardımıyla, kalp, çarkıfelek, denizyıldızı gibi şekiller vererek ebru sanatına "hatip ebrusu" ekolünü katan Hatip Mehmet Efendi’dir (ö. 1773). İsmini görevi olan Ayasofya hatipliğinden alan Mehmet Efendi evinde çıkan yangına eserlerini kurtarmak için girmiş fakat eserleri ile birlikte yanarak hayatını kaybetmiştir.

Hatip Mehmet Efendi’nin vefatıyla birlikte tarihimizde Ebru ev ebruculuğa dair 150 yıllık bir durgunluk yaşanıyor. Bu ara döneme dair bir bilgiye rastlayamıyoruz. Ta ki Ebru sanatına ikinci altın çağını yaşatacak olan Necmeddin isimli bir genç eline geçen birkaç ebruya ilgi duyana kadar. Daha sonraları bin dalda ustalık göstereceği için Hezarfen diye anılacak olan Necmeddin Efendi, Ebru sanatını Buhara’dan İstanbul’a getiren Üsküdar Özbekler Tekkesi Şeyhi Edhem Efendi’den bu sanatı öğrenmekle kalmaz, unutulmaya yüz tutmuş olan bu sanata (ve birçoklarına) ikinci altın çağını yaşatır.

Tüm geleneksel sanatlarda olduğu gibi usta-çırak ilişkisinin çok önemli olduğu ebru sanatında da silsile Şeyh Edhem Efendi’den Necmeddin Okyay’a, O’ndan ise bu sanatı gelecek nesillere aktarmada çok önemli bir pay sahibi olan yeğeni, Mustafa Düzgünman’a geçmiştir.

Üsküdar’da bir attar dükkanı

Attar Dükkanı’nda Mustafa Düzgünman.

9 Şubat 1920 yılında Üsküdar’ın Sultantepe mahallesinde Aziz Mahmud Hüdayi Camii’nin imamlığını yapan Saim efendi ile Şükriye Hanım’ın dünyaya gelen Mustafa Düzgünman, ilk okulu Ayazma Mektebi’nde bitirdikten sonra babasının yanında aktarlık yapmaya başlamıştır.

Babasından esnaflık ahlakını öğrenir burada Mustafa Düzgünman, soyadları gibi düzgün bir aile denir onlar için. Mesela talebesi Alparslan Babaoğlu’nun bizzat şahit olduğu bir hatırası şöyledir:

"Birisi karabiber almaya geldi. Eskiden karabiberler kesekâğıdına konurdu, bütün her şey kesekâğıdına koyulurdu. Esnaf için kalın kâğıtlardan kesekâğıdı örülürdü, kesekâğıdı yaparlardı, bunun altını da hamurla yapıştırırlardı. Kalın ve ağır olurdu. Elli gram karabiber tartacak hoca bu kefeye elli gramı koydu bu kefeye kese kâğıdında elli gram karabiberi koydu. Buraya bir daha boş kesekâğıdı koydu. Kesekâğıdı kadar, kesekâğıdının ağırlığı kadar hak geçmesin diye. Allah korkusunun ve kul hakkına riayetin bu kadar güzel bir ölçüsünü ben hiç kimsede görmedim şimdiye kadar. O kâğıdı koymasa ne olacak ki boş kesekâğıdını ağırlık kefesine. Kimse ona niye koymadın diye sormayacak. Ama Allah soracak. Elli gram karabiber sattım dedin, 49 gram sattın. O bir gramın hesabını verebilmek için oraya boş bir kesekâğıdı koydu."

Ahmet Yüksel Özemre’nin esnaf ahlakından, devrin önemli adamlarının dostluklarından, tasavvuf, dini ve sanat sohbetlerinden, ve İstanbul geleneklerinden bahsettiği o eşsiz hatıralara sahip "Üsküdar’da Bir Attar Dükkanı" kitabından bilgi sahibi olduğumuz bu ufak dükkan sadece derde deva otların satıldığı bir yer değildir asla. Bir yandan da manevi hastalıklara, Üsküdar’ın gönüllere derman manevi sohbetlerinin merkezi noktasıdır adeta. İşte Mustafa Düzgünman bu atmosferde bir yandan babasına yardım ederken, bir yandan da bilhassa cumartesi günleri o dönemin en kıymetli sanatkarları, arifleri, alimleri ve sufileriyle vakit geçirme onların tasavvuf, hadisat, sanat ve musikiye dair sohbetlerini dinleme şansına sahip olmuştur. Bu sohbetler onun iç dünyasının şekillenmesinde çok etkili olacak ve bu birkaç metrekarelik küçük dükkan ileriki yıllarında adeta ebru sanatının dünyaya yaydığı bir merkez haline gelecektir. Günümüzde yerinde bir kuyumcu dükkanı olsa da bugün hala daha kitabı okuyanlar Hakimiyeti Milliye Caddesi 104 numara’yı ziyaret etmekten kendilerini alamıyorlar. Merak edenler için, Youtube’da TRT 2 için çekilmiş bir belgeseli de mevcut.

Aktar Hocalar, Hakimiyeti Milliye Caddesi 104 numara.

Lise yıllarında geleneksel sanatlarla ilgilenmeye başlamış ve bu ilgisi annesinin dayısı olan Necmeddin Okyay’ın dikkatinden kaçmayarak Düzgünman’ı, kendisinin o dönemler geleneksel sanatlar hocalığı yaptığı Güzel Sanatlar Akademisi-Tezyini Türk Sanatları Bölümüne 1938 yılında misafir öğrenci olarak kaydettirmiştir. Burada dayısı Necmeddin Okyay’dan klasik cilt ve ebru sanatını öğrenmiş aynı zamanda yeteneğiyle dikkat çekerek, akademideki birçok değerli hocanın bilgilerinden de faydalanmıştır. Ancak 2. Dünya Savaşı’nın ağır şartları okuldan ayrılmasına ve baba mesleği aktar dükkanına dönmesine sebep olmuştur. Ancak Akademi’den bu zorunlu ayrılık, onunla geleneksel sanatlar arasına bir mesafe koymamış, gittiği her yeri bir akademiye çevirmesine vesile olmuştur, babasının aktar dükkanından, vatani görevini yaptığı askeriyeye kadar.

1953 yılında askere gitmiş, Selimiye ve Harbiye’deki görevlerinin ardından Harbiye 1. Ordu Karargah matbaasında, Akademi’de öğrendiği ciltcilik ile mücellitlik yapmıştır.

Ustasını geçen çırak

Eşref Efendi Hazretleri, Mustafa Düzgünman, Necmeddin Okyay.

Mustafa Düzgünman Hocası Necmeddin Okyay’ın ebruculukta beni geçti iftiharına mazhar olan Mustafa Düzgünman, hocasından öğrendiği klasik anlayışa sıkı sıkıya bağlı kalmış. Hocanın bu sanata kazandırdığı "Necmeddin Ebrusu" olarak da anılan çiçek ebrularını ıslah etmiştir. Necmeddin Okyay ile yarı stilize edilmiş çiçek ebruları, Mustafa Düzgünman döneminde gölgelendirmeler, hareler, perspektif ve boyutlandırmalarıyla ile tam stilize edilmiştir. Ayrıca çiçek çeşitlerine bir de papatyayı eklemiştir. Ebrularında kompozisyona önem vermiş, çiçek motiflerinin, zemin dokusunun, renk uyumu ve kompozisyonun bir ebru sanatçısının imzası olduğunu vurgulamıştır. Ebru çeşitlerini serpme battal, netfli battal, hatip, gelgit, şal, bülbülyuvası, kumlu, fon ve çiçekli ebru olarak sınıflandırmıştır.

Mustafa Düzgünman'ın ebru sanatına kattığı papatya ebrusu.

Ebru yaparken toprak boya dışında boya kullanmama konusunda çok dikkatlidir. Zira Süleymaniye Kütüphanesi’nin o dönemki Müdürü Muammer Ülker de bu uygulamasının doğruluğunu şu sözleriyle tasdik ve takdir eder: "Yüzlerce yıllık bir kitabın restorasyonunda kullandığımız ebruların yapımında toprak boya dışında (guaj, akrilik gibi) muhtelif asitler ve kazein ihtiva eden boyalar kullanılmasına izin verirsek elli sene sonra o ebrular yanar ve o kitabın bir defa daha tamir edilmesi gerekir. Bu yüzden biz sadece Mustafa Düzgünman’dan ebru alırız." demiştir.

Düzgünman farklı yaşlarında, yine ebru teknesinin başında.

Düzgünman farklı yaşlarında, yine ebru teknesinin başında.

Düzgünman’ın unutulmaya yüz tutan sanatlardan olan Ebru’ya nasıl tekrardan hayat verdiğini Ahmet Yüksel Özemre şu sözlerle ifade etmiştir:

"Türkiye’de ebruya olan ilginin artması ve Mustafa Düzgünman’ın sanatkar olarak şöhret olması, Yapı ve Kredi Bankası’nın Müşaviri Nedim Tör’ün 1967’de bankanın Galatasaray’daki Genel Müdürlük binasında Mustafa Düzgünman ebrularının sergilendiği büyük bir sergi açması sonucu olmuştur. V. Nedim Tör ebruyu nonfıgüratif resmin öncüsü olarak kabul etmekte idi. Bu sergide Mustafa Düzgünman’ın ağabeyi Ahmet Düzgünman ile Niyazi Sayın’ın yaptıkları tespihler de sergilenmiş ve sergi bir ay boyunca İstanbul halkının yoğun ilgisini görmüştür. Bu sergi Düzgünman’ın hayatında bir dönüm noktası olmuştur."

Bu sergiden öyle ilgi görmüştür ki, insanlar çocuklarına Ebru ismini vermeye başlamıştır. Bu sergiyi Amerikan Kültür Merkezi, Akbank Galerisi’ndeki sergiler takip etmiş ardından Almanya’da da karma sergiye katılınca Ebru sanatı ilk kez yurt dışında da tanınmaya başlamıştır. Amerika, İngiltere, Fransa, Hollanda gibi dünyanın dört bir yanından sanat meraklıları Ebru sanatına ilgi göstermeye başlamış, hatta Üsküdar’a Düzgünman’ı ziyarete gelip Ebru satın alıp memleketlerine götürmeye başlamıştır. Düzgünman ile Ebru sanatı yeniden ayağa kalkmıştır, fakat tasavvufla terbiye olmuş kendisi öyle mütevazıdır ki, kendisine usta diyenlere hayır ben hala Necmeddin Hocam’ın çırağıyım der.

Türbedarlığı

1944 yılında ağır bir hastalık geçirir ve sol ciğerinde bir kanama olur. Çok uzun süre Validebağ Pravatoryumu’nda tedavi görür, doktorların ümit yok dediği bir dönemde babası Saim Efendi, rüyasında Aziz Mahmut Hüdaii Hazretleri’nin oğlunu istediğini görür. Bunu oğlunun vefatına yorumlamış olsa da aslında bu rüya Mustafa Düzgünman’ın hayatında olacak önemli değişikliğin habercisidir.

Tam da bu hastalık döneminde Hüdaii Divanı’nı okumaya başlar ve maneviyatının inkişafında Aziz Mahmud Hüdaii Hazretlerinin çok önemli tesirleri olur.

Bu tesirin büyüklüğünü manzum eserinde şöyle ifade etmiştir:

  • Bil ki manzûrun olan dest-nükûş-u Mustafâ
  • Nusrat-ı Mahmûd Hüdâyî himmet-i âl-i abâ
  • (Bil ki Mustafa’nın elinden çıkan işler, Hüdaii Hazretlerinin yardımı ve al-i abanın himmeti iledir.)

Kendi deyimiyle Hüdaii Hazretlerinin bir derya olduğunu anlar anlamaz Hüdaii için hizmet etmek ister ve türbedarlığına talip olur. 26 sene boyunca kendi deyimiyle türbeyi bi müzeci gözüyle elden geçirir. Levhaları indirip tamir etmek, sandukaları ve üzerindeki örtüleri hiçbirisinin tarihi özelliğine ve dokusuna zarar vermeden yıkar temizlemek, sandukaların üzerindeki sarıkları açıp, temizleyip, tozlarını alıp yeniden sarmak gibi türbenin her türü hizmetini görür. Türbedarlıktan aldığı cüzi aylığın tamamını türbenin tezyinatını korumak ve bakımını yapabilmek için sarfetmek bir yana, bir de gerektikçe Attar dükkanından da destek alır.

Mustafa Düzgünman, 1954 yılından 1979 yılına kadar sürdürdüğü türbedarlıkla ilgili hatıralarını şöyle anlatmıştı:

"12 Şubat 1954’te Aziz Mahmûd Hüdayi’ye türbedar oldum. Kırk beş lira aylığım vardı. Türbe haraptı, aldığım aylıklarla türbeyi onarmaya muvaffak oldum. Fakat bu süre içinde hadiseler de eksik olmadı. Türbenin kurşunları çalınır, karakollara giderdim. Vakıflar masraf etmez, ben adam bulur çatıyı yaptırırdım. Çoğu kere masrafları dükkanımızdan karşılardım. Dergâhın aşağı sokağındaki Cennet Efendi türbesine de ben bakardım. Ahşap ve haraptı. Orayı da yaptırdım ama yandaki evde çıkan yangınla 17 Şubat 1961 Ramazanında orası da yandı. Buna çok üzülmüştüm. Türbe yeniden yapılmayınca orayı da açık hazire olarak tanzim ettim ve ağaçlandırdım. Beni türbeler müdürlüğüne ‘O ticaretle uğraşıyor, ne işi var türbede’ diye şikayet etmişler. O da yetmiyormuş gibi bu insanlar beni huzursuz ediyorlardı. Yine müdürlüğe ‘Orası ham sofular karargahı oldu’ diyorlarmış. Baskılara dayanamadım, istifa ettim. İçim kan ağlamıştı."

İstifasından sonra malesef ki türbeye onun baktığı gibi hassasiyet ve özenle bakılmaz. 1986 yılının Ramazan Bayramı'nda türbeyi ziyaret eden Düzgünman malesef ki şahit olduğu değişime olan üzüntüsünü şu cümlelerle ifade eder.

"Türbeyi mahvetmişler. Hz. Hüdayi'nin sandukası etrafında çevrili altın varaklı özel parmaklığına vurmuşlar kurşuni soba yaldızını. Sandukalar üzerindeki kıymetli şallar, Kabe örtüleri, el işlemeli yazılı kıymetli peşkirler, örtüler yok olmuş. Yerine Kapalıçarşı usulü nefti çuha çekmişler. Perdeler sökülmüş ve yerlere makine halısı döşemişler. 135 senelik Abdülmecid yapısı asar yok olmuştu. Mihrabının iki yanındaki kıymetli mumlar yok olmuştu. Caminin çok kıymetli levhaları vardı. Temizlik dolayısıyla yerinden toplanmış ve çoğu, yerlerine takılmamış, yerleri boştu. Uğur Derman kardeşime meseleyi haber verdim. O da vakıflara iki defa haber verdi. İlgilenen bile olmadı. Dergahın emniyet kasası gibi kullanılan I. Ahmed devri yapısı bir oda vardı, onu da yıktılar. Vakıflar yine ses çıkarmadı. Bunlar benim acı hatıralarım."

Şairliği

Aktar dükkanının manevi değeri yüksek ziyaretçileri tasavvufa ilgisinin artmasına sebep olmuş, bu donemde çok sayıda şiir kaleme almıştır.

Şiirlerinden birinin Ebru üzerine olması kaçınılmazdır elbette. Düzgünman, Ebruname adlı şiirinde Ebrunun tarihçesi, özellikleri ve mahiyetini anlatmaz sadece. İcazetli talebesi Hattat Ahmet Sabri Mandıracı’nın ifadesiyle bu şiir Hocasının manevi anlayışının özetidir adeta. Kul ve Yaradan ilişkisi sanat yani Ebru üzerinden izah edilir bu şiirde. Hocaya göre ebruculuk bir vasıtadır, son dörtlükte geçen "Bâb-ı ebrû rehnümâdır vech-i bâkî fehmine" (Ebru kapısı, kalıcı olanın vechesine varmakta yol göstericidir) mısrası bunu tasdik eder.

  • Ebruname
  • Ebrûdaki görünen şu nukûşâta iyi bak
  • Şu’ûnât-ı ilâhîdir sıfatından ayân Hak
  • Nakş-ı sun'un pertevinden Hubb-i Rahman âşikâr
  • Rü’yetullah sırrıdır bu müsemmâdır her varak
  • Zannetme ki bu eşkâlin hâlikıyız senle ben
  • Gâfil olup şirke dalma bir fâildir iş gören
  • Fırça çanak boya tekne vâsıtadır bilmiş ol
  • Hep suver-i ilmiyyedir mezâhirde görünen
  • Türlü türlü şekillerle arz-ı dîdâr eyleyen
  • Kitâb levha sâir eşyâ zeyn-i envâr eyleyen
  • Şuh ve câzip hatlarıyla kalb-i insân zevkiyâb
  • Saltanât-ı ebrûdur bu aşkı izhâr eyleyen
  • Onaltıncı yüzyılında Tûrân ebrû mebdei
  • Orda zâhir olmuş ammâ burda bulmuş neş'eyi
  • Yüce Türkler ülkesinde kemâl bulmuş bu hüner
  • Rabbim dâim hıfz eylesin ebrû yapan zümreyi
  • Ebrû demek “ebr” demek yâni gökteki bulut
  • Âb-ı rû da tutar ma’nâ su yüzüdür et şuhûd
  • Bir kelâm-ı fârisîdir ebrû insân kaşları
  • Her tevcîhe sezâdır kim ma’nâsı da pek velûd
  • Kadîm ecdâd yâdigârı müzeyyen bir san'âtdır
  • Tabiatden mülhem olan bu nakışlar mir'âtdır
  • Sâni-i Hak sun'undan hep kendi kendin seyreder
  • Nakış nakkâş şey-i vâhid bir vahdet-i hikmetdir
  • Bu meslekde çok ustalar emek verip yetişmiş
  • Biz yetişdik zevâline hepsi Hakk’a göç etmiş
  • Büyük üstâd Özbek Şeyhi Edhem Kâmi Efendi
  • Hezâr-fen pür-ma’rifet bu san'âtda pîr imiş
  • Son zamanlar şems-i ebrû gurûb etmiş nâgihân
  • San'atkârı kalmamış hiç ne de işden anlayan
  • Bir er çıkmış Üsküdar'dan ihyâ etmiş bu zevki
  • İsmi hattât Necmeddîn'dir tek üstâddır bu zamân
  • Üstâdımız Necmi Molla çığır açmış bu işde
  • Azimkârdır muktedirdir anlayışda sezişde
  • Lâle sünbül karanfille bezendirmiş ebrûyu
  • Ta’lîm etmiş tâliblere zevâl yok bu gidişde
  • Dest-i zenkde ezilir hep renkli cism-i boyalar
  • Sarı zırnık inatçıdır ebrûcuyu oyalar
  • Zırnık lâhur gül bahar al ebrûda hep esasdır
  • Bu dört renkle çok renk olur bu cümbüşte neler var
  • Bu çeşitli boyaların cilvegâhı teknedir
  • Rahm-i mâder gibi sanki reng-i vusla teşnedir
  • Tekne içre kitre mahlûl bekler sırr-ı fıtratı
  • Bazen tutar bazen tutmaz bir acâib nesnedir
  • Ayrı ayrı çanaklarda boyaların kıvâmı
  • Su öd ile ayarlanır başlar işin devamı
  • Kitreli su üzerine fırçalarla boyalar
  • Serpilerek nakşedilir kâğıda çıkar tamâmı
  • Ta’rîf gerçi kolay amma tatbîkatda güçlük var
  • Tecrübesiz yapılırsa insân olur bî-karar
  • Görünüşe aldanıp da çok kolaymış deme sen
  • Bir ihtisâs işidir bu âşık olan er yapar
  • Mütenevvi’ şekillidir ebrûların sûreti
  • Battal hatip taramayla gör âsâr-ı kudreti
  • Karanfille lâle sünbül papatyayla menekşe
  • Taraklı da tezyîn eder bu elvân-ı kesreti
  • Ebrû yapan seyredende gam kasâvet bulunmaz
  • Gönülleri tenşît eder zevkle doyum olunmaz
  • Yapan hayran bakan hayran alan satan hep hayran
  • Bu ebrûdan zevk almayan ebrûcuya yâr olmaz
  • Nazar kıldık kâinâta baktım mutlak ebrûya
  • Vech-i yâri ayân gördüm salât etdim bu “rû”ya
  • Kenz-i mahfî tezâhürü aşk-ı Hüdâ nümâyân
  • Ebrû görüp Allah dedim erdim kalbî duyguya
  • Bî-hudûd zevk-i elvân ebrûculuk san'âti
  • Erbâbının nazarında çokdur onun kıymeti
  • Her varakda sırr-ı cemâl âşikârdır zâhidâ
  • Bu ebrûlar bu safâlar hepsi aşkın hikmeti
  • Ben ebrûya âşık oldum düşdüm onun peşine
  • Leylâ gibi nazlar etti yaramadı işime
  • Bir aralık isyân ettim görmedim hiç iltifât
  • İnsâf edip yüzün güldü işler açtı başıma
  • Besmeleyle tezgâh açıp ebrû yapan kişiyiz
  • Fırça ile su üstünde hüner satan kişiyiz
  • Üstâdımız Özbek Şeyhi hem Necmeddin hocadır
  • Büyüklere boyun kesip Hakk’a tapan kişiyiz
  • Ey Mustafâ nakş-ı sevdâ sana neler öğretti
  • Derûnunda duran nakkâş "Eynemâ"yı öğretti
  • Bâb-ı ebrû rehnümâdır vech- bâkî fehmine
  • Ârif olan bu ezhârı bir noktadan seyretti

Musikişinaslığı ve bestekarlığı

Aziz Mahmud Hüdayi Camii’nde uzun yıllar Cuma günleri iç ezan ve teravih namazlarında ilahi okumasıyla da bilinen Düzgünman, Mızıka-ı Humayun’da yetiştiği için Mızıkalı lakabıyla bilinen Hafız Muhittin Tanık başta olmak üzere, Hafız Eşref Ede, Tacettin Yalım, Hüsnü Sarıer gibi çok kıymetli hocalardan da tasavvuf ve musiki dersleri almıştır. Bazılarının güftesi kendisine ait olmak üzere farklı makamlarda 20 kadar ilahi de bestelemiştir. Bu besteler yakın arkadaşı neyzen Niyazi Sayın tarafından notaya alınarak kaydedilmiştir. Şanslıyız ki, o dönemler meşk ettiği bazı eserler kayda alınmış, günümüzde internet ortamına dahi yüklenmiştir.

Mustafa Düzgünman tarafından 'Segâh' makamında bestelenmiş olan ilahi.

Sanatçı Düzgünman, TRT'ye verdiği bir röportajda çocukluğunu şu sözlerle anlatmıştı:

"Babam Üsküdar'da Aziz Mahmud Efendi Cami imamı ve hatibiydi. Tabii biz de o muhitte yetiştiğimiz için, camide musiki muhakkak lazımdır. Oradan bir merak oluştu. Ezan okumak, müezzinlik etmek filan derken, dini musikiyi çok merak ettim. O zaman Mızıkalı Hafız Muhiddin Efendi vardı Üsküdar'da. Ondan ve Çarşamba Tekkesi Şeyhi Hayrullah Efendi'den dini eserler geçtim. Mevlid tevşihleri, ramazan ve devran ilahileri… Bu şekilde epey yol almış olduk."

Kayıt altına aldığı hat yazısı örnekleri

Mustafa Düzgünman’ın en çok bilinen yanı Ebruculuğu olsa da, geleneksel sanatlara olan katkısı sadece Ebru sanatına değildir. Sanatçı, bugün bir kısmı kaybolmuş olan 1000’e yakın kıymetli hat sanatı örneklerini elinde körüklü fotoğraf makinesi ile camii camii gezerek fotoğraflamış, cam negatiflerine banyolarını bizzat kendisi yaparak kayıt altına almıştır. Daha sonra bu kıymetli koleksiyon 1981 yılında "Kalem Güzeli" ve 1993’te "İslam Mirasında Hat Sanatı" adlı iki eserde yayımlanmış. Ayrıca bu fotoğraf camlarının asılları da hocanın kendisi tarafından Türk Petrol Vakfı’na hediye edilmiştir.

İşte bu güzel insan neredeyse geleneksel Türk-İslam sanatının unutulmaya yüz tuttuğu, geri plana atıldığı bir dönemde gelmiş, yarım asır boyunca marifetinin iltifata tabii olmadığı dönemlerde dahi gül sapına sıkıca sarılmayı bırakmamış, kağıdın bulunamadığı İkinci Dünya Savaşı döneminde bile gazete kağıtlarına Ebru sanatını icra etmiştir. Baki aleme göç edene dek emaneti ehline vermek düsturuyla Alparslan Babaoğlu, Fuad Başar gibi birçok talebe yetiştirmiş, Necmeddin Okyay ile bugünkü nesiller arasında Ebru sanatın bozulmadan gelmesini vazife edinmiştir kendisine. 12 Eylül 1990 yılında bu fanialemdeki yolculuğu sonlanmış, cenazesi elbette 26 yıl hizmetini ve türbedarlığını yaptığı Aziz Mahmud Hüdaii Camii’nden kaldırılmıştır ve Karacaahmet Mezarlığı’nda sırlanmıştır.

Mustafa Düzgünman ebrularından örnekler

Gelgit ve Şal Ebruları.

Gelgit ve Şal Ebruları.

Gelgit ve Şal Ebruları.

Gelgit ve Şal Ebruları.

Hatip Ebruları.

Hatip Ebruları.

Hatip Ebruları.

Hatip Ebruları.

Necmeddin (Çiçek) Ebruları.

Necmeddin (Çiçek) Ebruları.

Necmeddin (Çiçek) Ebruları.

Necmeddin (Çiçek) Ebruları.

Necmeddin (Çiçek) Ebruları.

Lale, gelincik, papatya demetleri.

Lale, gelincik, papatya demetleri.

Lale, gelincik, papatya demetleri.