Aynı kazanda pişiriyorlar bizi

NEŞE KUTLUTAŞ
Abone Ol

Kediler binlerce yıldır hayatlarımızda. Ya da tam tersi. Biz kedilerin binlerce yıldır yaşadığı yerlere kentlerimizi kurduk. Evin gerçek sahipleri. Emin değilim. Evlerimizi paylaşıyoruz. Bizi dinlemiyorlar. İlgileniyoruz. Bizi dinlemiyorlar. İstedikleri gibi yaşıyorlar. Ve bizi yine de dinlemiyorlar. Çok korunaklı konutlarımızda, gece güven içinde uyurken yanımızda bir kedi. Vahşi akrabaları çayırda çimende antilop peşinde koşarken onlarsa yanımızda…

Bir elbiseyi giyerken, bir ayakkabıyı beğenirken, birine yönelip bazı şeyler söylediğimizde, iyi veya kötü kişi ya da durum dediğimizde kararlarımızı ve tercihlerimizi diğer seçenekler arasından öne çıkartan şey nedir? Kimin rızasını veya hoşnutluğunu önemli buluyoruz ve bu kanaati oluşturan bilgi veya duyguya ne kadar itimat edilebilir? Bu kararları almamızla sonuçlanan sürecin insanın kendini algılama ve inşa etme işlemine tesiri nedir? Geçen hafta dinlediğim bir iletişim hocası yazdığı mesajların sonuna emoji koymamasının, muhatabı tarafından soğuk karşılandığı şeklinde algılandığını belirterek “emoji koymayı artık ihmal etmiyorum” dedi.

Kimin rızasını veya hoşnutluğunu önemli buluyoruz ve bu kanaati oluşturan bilgi veya duyguya ne kadar itimat edilebilir ?


Üç beş yıllık geçmişi olan bir hiçin bizi bu kadar belirlemesine izin verecek yola ne zaman girdik? Eskilerin bir lafı vardı “kocaman insan oldular yaptıklarına bak” derlerdi. İşin kötü tarafı, bizden sonraki nesillerin kendilerinden nakillerle hayatlarını zenginleştirecekleri veya kınandıkları durumları takip ederek uzak durmalarını ihtar eden büyükleri de olmayacak. Bu başka bir mesele. “Kocaman insanlar olmak”, doğruya dair fikre sahip olmayı gerektiren bir yaşanmışlığa işaret ederdi bu topraklarda.”

Vatan, bir sınır boyundan diğerine kocaman bir hayat tahsil etme yeriydi. Kimse sadece kendinden mesul ve menkul olduğu bir hayatın çukuruna düşmemişti. “İnsan kendini insanda (veya insanla) tanır” demiş Goethe. El hak, doğru olduğu durumlar ve yerler vardır. Batılı değer sistemi içerisinde kalan insanlar için kendini inşa etme sürecini ifade etmesi bakımından en veciz sözlerden biridir. Lazzarato, Nietzsche’den (Ahlakın Soy Kütüğü Üstüne) ilham alarak yazdığı ve Borçlandırılmış İnsanın İmali* adıyla tercüme edilen kitabında bu algının insanlık tarihindeki ilk borçlanma ameliyesi ile başladığını söyler. Bu borçlanma kapı komşusundan aldığı ödünç mal veya para ile alâkalı değildir ama. Sermaye sahibi birinden (geçen zamanla birlikte finans çevresi olarak bilinecekler) alınan borçla ilişkilidir. Kişi borcun ödenmesi için kefil olacak birine ihtiyaç duyar. “Kefil olunacak birine dönüşmenin yolu kendini başkasının gözünden tartmakla mümkün olabilir ancak” der Lazzarato.

Lazzarato, 'Borçlandırılmış İnsanın İmali' adıyla tercüme edilen kitabında bu algının insanlık tarihindeki ilk borçlanma ameliyesi ile başladığını söyler.

Sermaye sahiplerinin içinde yaşadığımız zamana gelinceye kadar epeyce geliştirip politik ve ekonomik yönteme dönüştürdükleri, kalın bir duvarla sınırını çizdikleri bu ilişki biçimi; içerisinde yaşadığımız hayatın bütün şubelerine nüfuz etmiş durumda. Adına sosyal medya denilen iletişim ağı vasıtası ile neredeyse bütün yaş gruplarını bu kazanın içinde pişiriyorlar. Beğenilme ve paylaşılma iştiyakı ile yanıp tutuşuyoruz. Ruhumuzun ıstırabına kulak vermemek için, ne olduğuna bakmaksızın borçlanmak suretiyle satın almaya güdülenmiş topluluklar olduk. Mesele sadece satın almak değil ama. Emeğin ve zamanın (kazanç, hayal, umut, gelecekten beklenti ve devam eden nesil) finans çevrelerince ele geçirilmesi ve bu suretle tasarlanmasıdır asıl olan.

  • Psikoloji bilimi, kişinin geleceğindeki bir ihtiyaca yöneliminin somut şeyler üzerinden değil; telkin altında kalmaya müsait tatmin olma duygusunun harekete geçirilmesi ile yönlendirdiğini ortaya koymuş. “İnsan eşittir satın alma nesneleri” paradigması, yeryüzündeki tüm canlı türlerinin yaşantısını tehdit eden bir prangaya dönüşmüş durumda.

Finans çevrelerinin bu saldırısı, durumun mağduru sayılması gerekenlerin işbirliği olmaksızın hayata geçmesi mümkün değil yine de. Fransa Maliye Müşaviri ve Osmanlı Devleti’nden alacağı olan ülkelerin Hesap Komisyonu Başkanı Daniel Ducoste’un 1889 yılında şöyle söylediği nakledilir: “Türkiye, ekonomik bakımdan tam bir perişanlık manzarası arz etmektedir. Türklerin öz varlıkları iki asırdan bu tarafa, sürekli şekilde imparatorluğun Türk olmayan unsurlarla meskûn bölgelerine akmaktadır. Bu büyük bir avantaj teşkil eder. Zira imparatorluğun çekirdeği olan Anadolu, bu suretle her gün daha gayri iktisadi şartlara mahkûm olmaktadır.

Kavramlar kelimeler ve acayip hakikatler: Kariyer*
Cins

Şimdi, Türklerin borçlarının hızla gelişmekte olduğu bir dönem yaşanmaktadır. Ancak ortalama 25 yıl sonra bu borçlanmaların Osmanlı bünyesinde muhalifleri çıkacak ve gerek alacaklar, gerekse borçlar ve faizleri tehlike içine düşmüş olacaktır. O hâlde, Osmanlı maliyesi, ekonomisi ve servetleri hakkındaki kararlılığımızı müdafaa edebilecek Türk yöneticilere ihtiyacımız olacaktır. Ben bu yerli misyonerlerin, bizlerden ve siyasi ve benzeri baskılardan çok daha müspet sonuçlar vereceği kanaatindeyim…”**

  • Politik güç olma arzusu taşıyanların finans sahiplerinin işbirlikçileri olmaya namzetliği, iktidara ulaşma sürecinin kısalmasının temin ediliyor olmasında yatmaktadır. Bu durum, tersini de izah eden bir politik çatışma gösterisine de dönüşebilmektedir.

Borç ilişkisi, kişi söz konusu olduğunda emek ve gelecek zamanın hırsızlığı manasına gelmekle birlikte ülkenin borçlanması, yönetici kadro ve politikaların çekip çevrilmesine de imkân sağlamaktadır. Daniel Ducoste’un bu borç - alacak ilişkisi tahlilinde ekonominin sanayi veya finans yanına dair doğrudan vurgu yapan bir tanımlama var mı? Buradan ekonominin, tamamen duygusal ve ikna etmeye dayalı bir şey olarak tasarlanması mümkündür sonucu çıkabilir mi bilemem. Ama üzerinde durulmaya değer. Meselemize geri dönelim. Başkasının gözünden kendini anlamlandırmak, marifetin iltifata tâbi olması haricinde meşru bir zemine oturamaz. Diğerinin ayartması ile harekete geçen çamur tarafımız, nihai olarak Müslümanı imanından etmek üzere tuzak kuran şeytanın işbirliğine razı olmuştur.

Pazarı terk edip piyasaya düştüğümüzden beri iki yakamız bir araya gelmez oldu.

Müslüman için her şey Allah’ın (Azze ve Celle) rızasını kazanmak ile nihai ifadesini bulur. Bunun zıddı günaha girmektir. Duygu durumları, sosyal statüler, psikosomatik hâller, toplumsal kabuller, beğenilme sürçmeleri gibi içerisine girip çıktığımız haller; bizi, finans piyasasının kendi tezgâhlarında kurguladıkları mevcutla bütünleştirme çabalarının ya yollarından ya da arızalarından bazılarıdır. (Piyasa kavramı -hiçbir abartma olmaksızın sözlükte başına ve sonuna gelen kelimelerle birlikte karşılaştığımız manalarından söz ediyorum- dünya hayatının efsunlarından biridir. Pazarı terk edip piyasaya düştüğümüzden beri iki yakamız bir araya gelmez oldu.) Kılcal damarlarımıza kadar didikleyerek parçaladıkları bütünlüğümüzün bırakın tamirini, duçar olunan facianın farkında olunmasını bile engellemek için yöntemler geliştirmekten bir an bile gaflette bulunmuyorlar.

Kavramlar kelimeler ve acayip hakikatler: Dolar
Cins

Arabadan tutun da klima reklamına hatta ayrana varıncaya kadar satılan üründen ziyade arzuya dönüştürülen bir durum tanıtımı yapılıyor. Gerçekliğin kaybolduğu yerde hesap günü ve ahiret inancı barınamaz. Dünya hayatı nefse hoş gelen bütün yanları ile etrafımızı kuşatırken, hesaba çekilmeyle ilgili endişeler öldükten sonra karşılaşılacak bir uzak akrabaymış gibi “atta”ya gider.

Müslüman olmanın dünya ve ahiretteki kazançlarını, sıcak yaz gününde bir çınarın altında otururken garsona soğuk gazoz siparişi vermekle eş değer gören bir anlayışa doğru evirilmeye başladık. Müslümanlık tapulu malımız, dünyanın bütün nimetleri de babamızdan miras kaldı! Yürüme şeklimizle bile ayağımızın cehenneme kayacağı bir dünyada yaşıyoruz oysa. “Yeryüzünde kibirlenerek yürüme. Şüphesiz ki sen, ne yeri yarabilirsin, ne de boyca dağlara ulaşabilirsin.” (İsra Suresi 37. Ayet Meali) Her karar ve davranış aynı yol üzerindeki kendinden sonra gelen daha büyük bir şeyin kapısını aralamak için vardır. Razı olunan bir amel için tercih edilir ise de günaha yönelmiş olan tavrın pişmanlık duyarak geri çevrilmesi ile yükümlü kılınmadık mı?

Gerçeklikle alâkasını bu derece zedeleyen bir hayat, ancak başkasının gözüyle kendine bakan insanda tezahür edebilir.

Onlarca öz çekim yapıp bir tanesini yayınlayan sosyal medya teşhirciliği ile onu çekiştiren, beğenen veya yorum yazan pespayelik nereden gelip yapıştı üzerimize? Gerçeklikle alâkasını bu derece zedeleyen bir hayat, ancak başkasının gözüyle kendine bakan insanda tezahür edebilir. Kendisi olmayı akıllarına bile getirmeyen insanların, başka hayatların nesnesi olmaya teşne bir hayata tutunmaya çalışmaları hem ibretlik hem de kölelikten başka nedir ki! İçerisinde debelendiğimiz bu çukurun kazıcıları, bizi seyredip ellerini ovuşturuyor. Maalesef böyle.

  • *Murat Erşen çevirisi, Açılım Kitap.
  • **Erol Kırşehirlioğlu, Türkiye’de Misyonerlik Faaliyetleri, 1963