Cezeri'nin mekaniğe şekil vermesi bahsi

GÜRAY SÜNGÜ
Abone Ol

Fırat bir yanda akardı. Dicle bir yanda akardı. İkisinin arasında bir köydü yaşadığı. Cezire derlerdi oralara. Oralarda kalmadı çocuk, büyüdü, saraya davet ettiler. Orada devam etti ne yapıyorsa onu yapmaya. Dünyalar kurdu; kurulanlar, kurulduklarından aldıkları güçle yürüdü, yürüdü, yürüdü.

Bu çocuk bir eşyaya baktığı zaman onu oluşturan parçaları görüyordu.

Bir gece yarısı başladı her şey. Küçük bir çocuk evinin bahçesine çıktı. Bir ses duymuştu. Metal sesine yok yok, tahtanın tahtaya değme sesine, yok yok, metalin tahtaya ama diklemesine değil, değip, onu itme sesine… Yok yok. Bir ses duymuştu ama bu ses daha önce duyduğu ve duyulan başka seslere benzemiyordu. Zaten bu çocuğun duymak bir yana, görüşü de başka türlüydü. Nasıl derler, insan bir eşyaya baktığı zaman onu bütün olarak görmez mi? Görür. Bu çocuk bir eşyaya baktığı zaman onu oluşturan parçaları görüyordu. Dünyayı görmezdi insan, zira içinde yaşardı. Kim görürdü içinde yaşadığı yeri ki görsün içinde yaşadığı yerin içinde yaşayan kendini. Ama çocuk dünyayı da görüyordu içinde yaşadığı hâlde. Çocuk dünyanın döndüğünü bilmiyordu. O zamanlar böyle şeyler henüz bilinmiyordu. İki tane yüz yıl kadar önce bir adam söylemiş ve çizmişti de bunu ama çocuk için henüz uzaktı bu bilgi. Ama içinden bir his doğup gelişiyor ve dünyanın hareket ettiğini söylüyordu çocuğa.

Fârâbî’nin bilgi ağacının gölgesini görüşüne dairdir
Cins

Çünkü sesini duyuyordu. Dünya ne şekilde, bilmiyordu. Küre mi, tepsi mi, üçgen mi, beşgen mi, ama ne şekildeyse o şekilde olmasına sebep başka şekillerden müteşekkil olduğu kesindi. Çünkü eklemleri vardı. Çocuk eklem nedir biliyor, bilmek ne, bunu hissediyordu. O gece oldu bu, bahçeye çıktığı gece, bir ses duyup da. Metal değil, tahta değil, ama bir şeyin bir şeye değme ve zorlayıp onu iterek onu hareket ettirme, hareketle beraber hem itenin hem itilenin ivmelenmesi ve ağırlıkları ile hareketin devam kazanması, devam esnasındaki değmeler ve sürtmeler ve itmelerin sesinin ise çocuğun kulaklarında inceden yankılanması sürdü. Bahçede baktı çocuk, önce sola sonra sağa sonra göğe sonra yere. Her yer aynıydı ve sesler o içinde duyduğu sesler gibi değildi. Hafif bir esinti, yapraklar hışırdıyor. Yerde çimen. Gökte ay. Başka… Ama ses? Çocuk iyice dinledi ve sesin kendi içinden geldiğini anladı. Kendi içine baktı. Hayır, öyle hemen bakamadı.

Cezeri'nin ''Kitab-ül Hiyel''indeki Filli Su Saati’nin orijinal çizimi.

Kolunu kaldırdı, kolunu kaldırırken, kolu ile gövdesi arasındaki açıya baktı, sesi de duyarak. Kaslarının ve kemiklerinin arasında bir eklem duydu. İşini yapan. Gücü ileten. Destek olan. Sonra aklı uçtu, çünkü bir fark ediş bin bir kapıyı açardı insanda. Bin bir kapı açılınca bin bir şey görürdü insan. Kalbini duydu çocuk, inip kalkan, şişip inen, inip kalkan ve durmayan, durmayan, durmayan. Çok korktu demiş miydik, yok aklı uçtu demiştik, aklı uçtu çocuğun ve göğe baktı, yere baktı ve seslerin nereden geldiğini anladı. Her şey, her şeye değiyor ve değdiği şeyi itiyor, itilen başka bir şey tarafından çekiliyor, çekilen bir şey tarafından itiliyor, iteni bir başka şey itiyor, iten bir başka şey tarafından itiliyor, aldığını veriyor, aldığını iletiyor, iletilen azalarak yol alıyor, yol alırken bir dirsek sayesinde gücü iki katına çıkıyor, yola devam ediyor, her dokunuş ve itişte bir ses çıkarıyordu.

Dünyayı ilk o zaman gecenin ay karanlığında gördü çocuk. Yuvarlak gibi sanki, ama sanki çok dışından gördü dünyayı, yuvarlak gibi sanki ama çok parçalı gördü dünyayı, milyon parça birbirine tutturulmuş, tutturulma yerlerinde sanki çarklar var; dağlar tepeler, ovalar dehlizler, mağaralar çukurlar, su birikintileri, göller, bulutlar var mesela; yerde duruyorlar, saklıyorlar, içe doğrular, sunuyorlar, dışa doğrular, gökte akıyorlar, kolu mesela kafasına doğru harekete başladığında dirseğinden hafifçe kırılıyor ve bileği de yamuluyor ve parmak eklemi de bükülüyor ve parmağının ucu alnına dokunuyor ve işte, diyor çocuk anladım sanki.

  • İşte o zaman sesler ve görüntüler aslına intikal ediyor çocuğun gözünde. Artık o her şeyi; çarklar, destekler, iten kollar, çeken kollar olarak görecek. Onların seslerini duyacak. Önce delirecek gibi olacak. Ama sonra onlarla barışacak.

Hilye adını verecek o kendi yaptığına. Hareket edecek yaptığı ve bir bütün olarak dışarıdan görülen şeyler.

Mesela sabah ilkin çarşıya doğru yürürken karşısından gelen insanların binlerce hareketli parçanın birbirine kusursuzca iliştirilmiş hâli olduğunu düşünecek. İnsan mı sadece, şu tepesinden uçan kuşun, binlerce hareketli parçadan müteşekkil olduğunu düşünecek. Kuş mu sadece; ağacın, dağın, yamacın, aklın da kalbin de böyle işlediğini düşünecek; rüzgârın böyle estiğini, dağların depremle böyle indiğini, denizlerin fırtınayla böyle kalktığını düşünecek. Aklın, böyle düşündüğünü düşünecek. Okula gidecek. Düşündüklerini çizmeye başlayacak. Çizdiklerini yapmaya başlayacak. Okullar bitirecek. Ama okullarda hocalarına ders anlatacak. Hocaları ondan öğrenecek. Hendese diyecekler adına yaptığının. Hilye adını verecek o kendi yaptığına. Hareket edecek yaptığı ve bir bütün olarak dışarıdan görülen şeyler.

Fırat bir yanda akardı. Dicle bir yanda akardı. İkisinin arasında bir köydü yaşadığı. Cezire derlerdi oralara. Oralarda kalmadı çocuk, büyüdü, saraya davet ettiler. Orada devam etti ne yapıyorsa onu yapmaya. Dünyalar kurdu, kurulanlar, kurulduklarından aldıkları güçle yürüdü, yürüdü, yürüdü.

Gerisini biliyorsunuz.