“Değişerek devam etmek devam ederek değişmek”

HABER MASASI
Abone Ol

Her şey değişiyor. Her an farklı bir yüzde tecelli ediyor Varedici Varlık. Her an yeni bir açılma, yeni bir görünme, yeni bir belirme oluyor. Varlığın çocukluk, gençlik ve yaşlılık hâlleri de bu tecelliyâtın cilvelerindendir.

Bir düşünür, “genç olmak suç ise, bunu zaten zamanla terk ediyoruz” der. Gençlerin, kendilerini dünyanın merkezine yerleştirmeleri, öncekileri küçümsemeleri, geleneğin pörsüyen yanlarına bakarak ondan tümüyle kaçınmaları söz konusu olduğunda bendeniz bu belirlemeyi de hatırlarım. Gençlik, ateştir, şevktir, ataklıktır, hamledir, gözü karalıktır, risk alma konusunda cesaretli olmaktır. Ama bütün bunlar aynı zamanda yaşlıların, geçmişin, geleneğin ve selefin değerini fark edememeye, muvaffakiyet ve huzurun ön şartı olan temkine ulaşamamaya, giderek tehlikeli bir körlüğe dönüştüğünde en büyük sorundur.

Gençlerin, kendilerini dünyanın merkezine yerleştirmeleri, öncekileri küçümsemeleri, geleneğin pörsüyen yanlarına bakarak ondan tümüyle kaçınmaları söz konusu olduğunda bendeniz bu belirlemeyi de hatırlarım.

Agnostik bir dostum vardı, üniversite hocasıydı. İç Anadolu’dan küçük bir ilin bir merkez köyündendi. Fakat zamanla çalıştığı bilim alanının, okumalarının etkisiyle inançlı, muhafazakâr bir yerden hayli uzağa savruldu, agnostik oldu. Ağabeyi ölmüştü. Baş sağlığı dilemek için aradım, hayli canı yanıyordu. Hoşbeşten sonra, “arkadaşlarla hatim yapacağız, duasını dilerseniz sizin evde edelim” dedim, sevindi, “olur” dedi. “Benim yapmam gereken bir şey var mı?” diye ekledi. “Dilerseniz gelenlere ikram etmek için yemek hazırlayın” dedim. Bir hafta sonra üç arkadaşla birlikte evine gittik. Akademiden, sağdan soldan tanıdıkları, kuzenleri, yeğenleri de gelmişti. Arkadaşlar Yâsin-i Şerif okudu, namaz sureleri, Fatihalar derken hatm-i şerif duası yapıldı. Kıymalı pide, ayran ve un helvasından oluşan yemek ikramından sonra geç vakte kadar sohbet edildi. İzin istedik, kapıdan çıkarken, iki eliyle elimi tutarak, sarıldı, kulağıma eğilerek, “hocam” dedi, “gelenek, bizim anlayamadığımız kadar muazzam bir şey!”

Hayatın özünde değişim yatıyor. Yazar’ın dediği gibi, “değişerek devam ediyor, devam ederek değişiyoruz.” Mübarek Kuran, “O, her an yeni bir şe’ndedir (işleyişte, oluşta, yaratıştadır)” buyuruyor. Koca Yunus, “her dem yeni doğarız, bizden kim usanası” diyor. Hz. Mevlânâ, “her gün bir yerden kalkmak ne güzel, her gün bir yere konmak ne iyi… Dün, dünle birlikte gitti cancağızım, bugün yeni şeyler söylemek lazım” buyuruyor. Bu, hayatın özündeki değişim dinamiğini ne güzel özetliyor. Varlık, O’nun zuhurudur. Varlığın dışına halk, içine Halk denir. Hakkın zuhuru ise kesintisizdir ve tekrar etmez. Bu yüzden, bir düşünür, “aynı suda iki kez yıkanamazsınız” diyor. Her şey değişiyor. Her an farklı bir yüzde tecelli ediyor Varedici Varlık. Her an yeni bir açılma, yeni bir görünme, yeni bir belirme oluyor. Varlığın çocukluk, gençlik ve yaşlılık halleri de bu tecelliyâtın cilvelerindendir. İlkgençlik ve gençlik, ilkbahardır. Doğuşun, dirilişin, dinamizmin, canlılığın, aşkın, şevkin, gücün, tazeliğin şenliğidir. Kemâl dönemi olan yaşlılık ise, duruluktur, yalınlıktır, basirettir, hikmettir…

Her şey değişiyor. Her an farklı bir yüzde tecelli ediyor Varedici Varlık.

Gönül isterdi ki, kanımızın fena halde kaynadığı, yerimizde duramadığımız gençlik demlerinde de temkinli, sabırlı ve müsamahalı olabilelim. Ya da tersinden okuyalım; yaşlılık döneminde de şevkli, aşklı, dinamik ve coşkulu olalım. Ama bunları sadece seçkin insanlar, bilgeler yapabiliyor. Onlar değişerek devam ediyor, devam ederek değişiyor.

“Kuşaklar arası gerilim ve çatışma” olgusu, tarih boyunca, işin tabiatı ve tanımı gereği yaşanıyor. Gençler, tecrübeyi ve teenniyi küçümsüyor; yaşlılar gençleri körleştirici ve tehditkâr heyecanların, tutkuların pençesindeki zavallılarmış gibi görüyor. Özellikle sorunun birinci boyutu, toplumsal hayatımızda daha derin yaralara yol açıyor. Gençlerin deneyimi ve kemâli küçümsemeleri, onlara çok şey kaybettiriyor. Bu bağlamda kültürel alanda, geleneğin hafife alınması, daha doğrusu dikkatlerden kaçırılması, Yahya Kemâl’in, Kocamustafapaşa şiirindeki o sarsıcı belirlemesini hatırlatıyor: “Derler, insanda derin bir yaradır köksüzlük…” Oysa “gelenek” denilen ve dostumun, “bizim anlayamayacağımız kadar muazzam olan” şey, geçmişin bugünde ve gelecekte (de) olduğu kabulüne dayanıyor. Şairin dediği gibi, “şimdiki zaman ve geçmiş zaman / belki her ikisi de gelecektedir / ve gelecek zaman, geçmiş zamanın içindedir…” Bu varsayımın, zamanın lineer/ardışık olmadığına, dairevî/kürevî olduğuna ilişkin metafiziksel arka planına da gönderme yapmak gerekiyor. Anadolumuzdaki tabiriyle, “iş başa dönüyor.”

Gençler, tecrübeyi ve teenniyi küçümsüyor; yaşlılar gençleri körleştirici ve tehditkâr heyecanların, tutkuların pençesindeki zavallılarmış gibi görüyor.

Dünyaya, saf ve ağırlıksız geliyoruz, bulanıklaşıyor, kirleniyoruz, arınıyoruz ve ahir ömürde tekrar ağırlıklarımızdan, zehirleyici bağlarımızdan kurtuluyor, bebekleşiyoruz.

İlkgençlik/gençlik çağı ilkbahar ama fırtınalarla dolu. Kırkından itibaren kemâl artıyor, nihayet tedbirimizi terk etmenin şart olduğuna ilişkin bir tedbir ve temkin hali… Gençler biraz daha akıllı davranıp, ağır ağır terk etmekte oldukları çağın sarhoşluğuna kapılmayıp bir gün aynı akıbete kendilerinin de duçar olacağını ve hatıraların, tecrübelerin, insanı yeni kapılara iten bir dinamizm olduğunu görebilseler ne güzel olacak! Madem halefken selef olmak kaçınılmaz, o halde halefin de selefin de üstünde bir yer/şey olduğunu, bununsa, “her dem yeniden doğmak” ile ilgili olduğunu idrak ederek yaşamak en doğrusu.